Nefes Mesafesi: Yasaklı Tenin Sessizliği

1022 Words
Azad çıkmıştı kokusu kalmıştı yarın tekrar geleceklerdi. Azad geleceği için bu sefer hazırlanacaktım. Kafaya koymuştum Azad beni arzulasın diye elimden geleni yapacaktım. . . . Filiz Yengem benim evleneceğimi duyduğu gibi İstanbul'dan gelmişti. Odamda akşam için ne giyeceğimi birlikte ayarlamaya başlamıştık. Akşam Azad gelecekti: ''Zerrin bak ben sana neler getirdim.'' Filiz Yengem bize göre biraz farklıdır her şeyin en doğrusunu bilir. İstanbul'dan gelin geldi bizim aileye. ''Yenge bu ne acıtmaz mı bu canımı'' Kahkahayı basıp ''Zerrin sus hiç güleceğim yoktu. Tanga bu yengem acıtmaz korkma ne kıymetli popon varmış.'' ''Yenge buna ne gerek var nereden görecekler oralarımı.'' ''Kız elbisenin altında güzel duracak beni dinle. Evleniyorsun artık alış envai çeşit kıyafet getirdim sana.'' . . . Giyinip hazırlandım gelenleri karşılamak için heyecanla aşağıya indim. Azad'ın babası Mahmut Ağa, ağır adımlarla salona girdi. Arkasından Türkan Hanım, üzerinde otoritesini belli eden ağır işlemeli kumaşlarla süzüldü. Evin içinde bir anda o bildiğim, ağır ve kurallı hava hakim olmuştu. Ama bu sefer bir fark vardı: Ben, o kuralların altına Filiz Yengem’in o "cesur" hediyelerini gizlemiştim. Adım attıkça tenimde hissettiğim o alışılmadık temas, hem yüzümü kızartıyor hem de bana tuhaf, gizli bir güç veriyordu. Sanki üzerimdeki bu incecik kumaşlar, Bir erkeğe karşı kuşanabileceğim silahlar gibi hissettiriyordu. İlk defa böyle şeyler giyiyordum. Gözlerim Azad'ı arıyordu gelmemişti. Salonda eller öpüldü, hatır soruldu. Ben kahveleri getirmek için mutfağa gittim. Tezgaha yaslandım kızların kahveleri hazırlamasını bekliyordum. Derin bir nefes aldım. Kahve tepsisini kavradım ve salona yöneldim. Tam o sırada dış kapı açıldı. Gelen rüzgar, dün gece tanıştığım kokuyu tekrar burnuma taşıdı. Azad gelmişti. Durup dururken titremeye başladı ellerim. Herkese kahveleri dağıttıktan sonra sıra ona gelmişti koltuğa yeni yerleşiyordu. Tepsiyi uzatırken parmaklarımın ucunda bir karıncalanma hissettim. Ona yaklaştığımda, dün geceki o "mesafe" kuralını bilerek esnettim. Salonun en ucundaydık çok dikkat çeken bir yerde değildik. Önce tepsiyi tutan ellerime, sonra hızla üzerimdeki elbiseye baktı. Elbise vücuduma her zamankinden daha çok oturuyordu, Filiz Yengem sağ olsun. Bakışları, boynumdan aşağıya, göğüs dekoltemin bittiği yere doğru ağır bir tempoyla indi. Yutkunduğunu gördüm. O sarsılmaz adamın adem elması bir kez aşağı yukarı hareket etti. İşte o an anladım: arzulanmak hoşuma gitmişti bunu daha sık yaşamak istiyordum. "Afiyet olsun," dedim. Sesim her zamankinden daha kısık, daha davetkar çıkmıştı. Azad, kahvesinden bir yudum almadan önce başını hafifçe yana eğdi. Gözlerindeki o tehlikeli ışık tekrar parladı. Sanki üzerimdeki elbiseyi değil, altındaki o sakladığım "ahlaksız misafiri" görüyor gibiydi. Azad'ın bakışları beni içinde bir ana çekmiyordu herkesten farklıydı. Duvarları o kadar yüksekti ki ben içeri giremiyordum. . . . Salondakiler düğün tarihini, takılacak takıları ve aşiretler arası dengeleri konuşurken; biz, odanın iki ayrı ucunda sessiz bir savaş veriyorduk. Azad, babasının yanında oturmuş, tespihini ağır ağır çekerken bakışlarını bir saniye bile üzerimden ayırmıyordu. Türkan Hanım (Azad'ın annesi) bana dönerek, "Zerrin kızım," dedi otoriter bir sesle. "Azad ile yarın bir çarşıya çıkın. Eksik gedik ne varsa görülsün. Yanınıza Rojda’yı da alın, o size eşlik eder." Bu, "usulüne uygun" bir randevuydu. Benim ise ilk randevumdu. Azad’a baktım. Dudaklarında o belli belirsiz, tehlikeli gülümseme belirdi. "Olur ana," dedi Azad, gözlerini gözlerime dikerek. "Görülecek çok şey var." Görülecek çok şey var da neyin nesiydi. Bu çocuk dün akşam taştan duvardı bu vurgu neydi şimdi. . . . Bahçedeki Gizli Temas Yemekten sonra, herkes çaylarını içerken Azad ayağa kalktı. "Bir hava alayım," dedi. Birkaç dakika sonra Filiz Yengem kolumu çimdikledi. "Hadi Zerrin, boşları mutfağa götür de sonra bir dışarı çık, hava alırsın." Mutfağın arka kapısından bahçeye çıktım. Karanlık, ağaçların gölgesiyle birleşmişti. Azad, taş duvarın yanında durmuş, sigarasını yakıyordu. Omuzları simsiyah geniş bir gölge gibiydi. Yaklaştığımı duyduğunda dönmedi. "Dün gece 'bakma' demiştim," dedi, dumanı geceye savururken. "Ama bugün sen bakmakla yetinmiyorsun Zerrin. Sen, beni buraya, bu bahçeye çağırdın." "Ben bir şey yapmadım," dedim, sesimi dik tutmaya çalışarak. Bir adım yaklaştım. Bana arkası dönüktü hala "Sadece kahve verdim." Azad aniden döndü. Sigarasını duvarda söndürüp bana doğru bir adım attı. Omuzları o kadar genişti ki, ay ışığını tamamen kapattı. "O elbiseyi... o elbiseyi sen mi seçtin?" diye sordu. Sesi artık bir fısıltıdan ibaretti. "Beğenmedin mi?" diye sordum, cüretkarca başımı kaldırarak. Azad elini kaldırdı. Dokunacak sandım, nefesimi tuttum. Ama elini yanımdaki duvara yasladı. Tenimin sıcaklığını hissediyordu. "Konu beğenmek ya da beğenmemek değil" dedi. "İçimdeki adamı zor zapt ediyorum. Eğer yarın o çarşıda da bana böyle bakarsan, üzerinde bu elbise gibi vücudunu pazarlamaya çalışan bir kıyafet olursa, yanımızdaki Rojda’yı da, aşiret kurallarını da unuturum." "Pazarlamak mı?" Sesim, içimdeki öfkeyle birlikte titredi ama geri adım atmadım. Kelime, bir tokat gibi yüzüme çarpmıştı. Filiz Yengem’in o heyecanla seçtiği, kendimi ilk kez "güzel" ve "görünür" hissetmemi sağlayan o kumaş parçası, onun gözünde bir lekeye dönüşmüştü. "Sen bana ne dediğinin farkında mısın Azad Ağa?" diye tısladım. Aramızdaki o bir nefeslik mesafeyi de ben kapattım. Göğsüm, öfkeden hızla inip kalkarken onun sert göğsüne değmek üzereydi. "Ben kimseye bir şey pazarlamıyorum. Ben ilk defa... ilk defa kendim için bir şey giydim. Başımı eğmekten boynum tutulmuşken, biraz olsun aynaya bakınca gülümsemek istedim!" "Gülümsemek mi?" dedi, sesi göğsünden gelen bir hırıltı gibiydi. "Senin o gülümsemen, o üzerindeki daracık kumaşla birleşince çarşıdaki adamların zihninde neye dönüşüyor biliyor musun Zerrin? Sen daha kendi bakışlarını yönetemiyorsun, el alemin iştahlı bakışlarını mı yöneteceksin? Dışarıyı bilmeyen bir çocuksun sen." "Mesele el alem değil!" diye bağırdım, sesimi bastırmaya çalışarak. "Mesele sensin! Sen beni istemiyorsun Azad. Sen beni sadece diz çöktürmek, o karanlık dünyanda bir süs eşyası gibi saklamak istiyorsun. Dokunmayacağım dedin... Ama bakışlarınla, sözlerinle tüm akşam üzerimde gezindin!" Azad bir adım daha attı. Artık aramıza hava bile giremiyordu. Sırtım taş duvarın soğukluğuna çarptığında, onun sıcaklığı beni hapsetmişti. Eğildi, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki o hapsolmuş arzunun karanlığını ilk kez bu kadar çıplak gördüm. "İstemiyor muyum?'' ''Seni istemem gerektiğini kim söyledi kızım. Sana dün akşam bunu anlattım sadece bir düzen için birlikte olacağız. Sen içeride yaşananları da çok üstüne alınma anam oyunumuzu anlarsa gerdek gecemizde başımızda nöbet tutar.'' içimdeki o çocuksu "belki beni arzular" umudu, Azad’ın tek bir cümlesiyle yerle bir olmuştu. Bir "düzen"... Demek içerideki o bakışlar, o yutkunmalar... Gözlerimi gözlerinden ayırmadım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki elbisemin kumaşı göğsümün üzerinde titriyordu. "Rolünü çok iyi oynuyorsun Azad Ağa senden öğreneceğim çok şey var.'' dedim ve kaçar gibi içeri girerken aklımda tek bir şey vardı. Ona bir çocuk olmadığımı, onun vazgeçemeyeceği, arzulayacağı bir kadın olduğumu gösterecektim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD