Kanlı Vuslatın Davetsiz Misafiri: 'Ben Geldim Bir Tanem'

1033 Words
Azad, kapının kilidini o sarsıcı sesiyle açıp savurduğunda, Hüsne abla kapının eşiğine yığılmış durumdaydı. Gözleri kan çanağına dönmüş, elleriyle dizlerini dövüyordu. "Ağam... Hastaneden... Hastaneden haber geldi!" dedi Hüsne Abla, hıçkırıkları kelimelerini boğazına diziyordu. "Anam... anam, bizi yetim bıraktı. Türkan Hanımım... Kalbi dayanmamış Azad oğlum! Gitti.'' Azad'ın yanına doğru korkarak ilerliyordum. Hiç sesini çıkarmadan olduğu yere çöktü yanına çöktüm, elimi çekinerek o gergin, buz gibi olmuş koluna koydum. "Azad’ım..." diye fısıldadım. Sesim bir hıçkırığın eşiğindeydi. Bakışlarını yavaşça koridordan içeri, yani bizim o dumanı üstünde tüten yatağımıza çevirdi. Gözleri yavaş yavaş odayı taradı; yerdeki kabanı, parçalanmış jartiyer iplerini, fırlatılmış kıyafetlerimizi gördü. Ve en son... bakışları yatağın ortasındaki o parlak, kırmızı lekeye çivilendi. Başını yavaşça dizlerine vurdu. O sarsılmaz, o her şeyi yıkan adam, şimdi yanımda küçücük kalmıştı. Azad’ın o kaskatı kesilen bedeni, ismini fısıldamamla birlikte bir anda çözüldü. O dışarıdaki dünyaya korku salan dev adam, sanki içindeki tüm kolonlar aynı anda çökmüş gibi yanıma, dizlerinin üzerine yığıldı. Hıçkırıkları boğazında düğümleniyor, nefesi odayı dolduran o ağır, sıcak şehvet kokusuna karışıyordu. Onu kendime doğru çektim. Hiç düşünmeden, omuzlarından tutup başını göğsüme bastırdım. Az önce hırsla, arzuyla, o vahşi açlıkla sığındığı o ten; şimdi onun en acı sığınağı, en ıslak gözyaşlarının döküldüğü yer olmuştu. "Ölmedi..." diye hırıldadı Azad; sesi, göğüs kafesimi döven bir feryat gibiydi. "Benim anam ölmedi! Daha helalleşmedik biz... Daha 'oğlum' diyecek bana, 'geç kaldın yine hayırsız' diyecek... Gitmem lazım, o bekleyemez beni, o soğuk odada yalnız bırakamam onu!" Azad göğsümde titreyerek kendini sıkarken, parmaklarını öyle bir hırsla tenime geçirdi ki, az önceki sevişmenin izlerinin üzerine yenileri eklendi. Ama acıyı hissetmiyordum. Benim de gözyaşlarım onun o terli, saçlarının arasına karışıyordu. İkimiz de helak olmuştuk; bir yanda çarşaftaki o taze kanın gururu, diğer yanda o kanın üzerine çöken ölümün karası... "Azad’ım... Azad’ım geçecek, kurban olayım bırakma kendini," diye feryat ettim, hıçkırıklarım boğazımda düğümleniyordu. Kafasını göğsümden kaldırıp ellerinin arasına aldı. Sallanarak ''Anam bizi yolladı, akşam... gelin...'' derken elleriyle kafasına vurmaya başladı. Hızlıca ellerini tutmaya çalıştım. ''Azad'ım dur yapma. Yapma ne olursun dur. Kurbanın olayım bir sakinleş.'' diye sıkıca sarıldım. Hüsne Abla ağlayarak bizi izliyordu. Mutfak çalışanları sesimizi duyup yukarı gelmişti. "İnin aşağıya!" diye bağırdım, sesim koridorda yankılanmıştı. "Hüsne Abla gidin diyorum! Azad Ağa'yı bu halde kimse görmeyecek! Kimse yukarıya çıkmayacak, kimse gelmeyecek duydunuz mu beni!" Hüsne Abla, bendeki o hırçın, o ölümüne korumacı ifadeyi görünce geri çekildi. Herkes aşağıya indi. Azad, tekrar göğsüme sığındı. Elleriyle belimi öyle bir sıktı ki, nefesim kesildi. "Ben ne yaptım Zerrin?" diye mırıldandı, sesi artık tamamen bitik bir haldeydi. "Ben burada cenneti yaşarken, anam cehenneme, toprağa mı yürüdü? Bu kan..." dedi, başıyla yatağı işaret ederek. "Bu kan benim muradım değil, anamın gidişinin mührüymüş..." "Zerrin..." dedi sesi titreyerek. "Biz... Biz ne yaptık? Anam o soğuk masada can verirken, ben burada... Ben nasıl bakacağım babamın yüzüne? Nasıl gireceğim o hastaneden içeri?" "Bakmayacaksın Azad'ım kalk güçlü olmamız lazım, şuan sadece insansın ve üzülüyorsun kimse sana hesap sormayacak." dedim, kendi gözyaşlarımı elimin tersiyle silerek. Onu omuzlarından tutup zorla doğrulttum. "Şimdi ağa değil. Şimdi sadece 'oğul' olacaksın. Kalk... Kalk kurban olduğum, kalk gitmemiz lazım. Onu orada yalnız bırakamayız." Azad'a, dolaptan siyah bir gömlek çıkardım. Düğmelerini iliklerken elleri o kadar çok titriyordu ki, yardım etmek için yanına gittim. Düğmeleri tek tek ben kapattım. Az önce bu gömleği hırsla üzerinden sıyıran ellerim, şimdi onu bir cenazeye hazırlıyordu. Kendimde üzerime kabanımı geçirdim. Tam çıkacaktık ki yatağı gördüm. Hızlıca dolaptan bir battaniye alıp yatağın üzerine örttüm. Konaktan çıktığımızda hava buz gibiydi. Avludaki çalışanlar başları önde, hıçkırıklarını gizlemeye çalışarak Azad’a yol açtılar. Azad, direksiyona geçtiğinde az önceki o ağlayan çocuktan eser kalmamıştı; yüzüne taş gibi sert, duygusuz bir maske takmıştı. Hastanenin o soğuk, ilaç kokan koridoruna girdiğimizde bizi Mahmut Ağa ve Cemal karşıladı. Mahmut Ağa, duvara yaslanmış, bir asırlık çınar gibi devrilmişti. Azad’ın geldiğini görünce başını kaldırdı. O an, bir babanın oğluna bakışındaki o derin acı, Azad’ın dizlerinin bağını bir kez daha çözdü. Azad, babasının önünde diz çöktü. Hiçbir şey demedi, sadece Mahmut Ağa’nın eline kapandı. "Geç kaldın..." dedi Mahmut Ağa, sesi hırıltılı ve bitikti. "Anan... Seni bekledi. 'Azad’ım gelecek' dedi son nefesinde. Helalliğini verdi de öyle gitti." Azad, bu sözlerle koridorun ortasında bir kez daha yıkıldı. Benim bakışlarım ise Cemal Ağabey’in üzerindeydi; o, bize başka bir şüpheyle, sanki o odada dökülen kanın ve geçen zamanın hesabını sorar gibi bakıyordu. Cemal Ağabey bana bakınca göz göze geldik, içim titremeye başladı Başım dönüyordu, mide suyumu ağızımda hissediyordum. Bakışlarımı kaçırıp gözlerimi kapattım, neden böyle oluyordu? Kendimi biraz toparlayıp Azad'ın yanına, yere diz çöktüm. Omzunu sıvazlarken, kolumda bir pençe gibi kenetlenen o sert eli hissettim. Cemal Ağabey, bir hışımla beni kolumdan tutup ayağa kaldırdı. Gözleri kan çanağına dönmüştü, solunumu düzensizdi; içindeki yas, bir hedefe ihtiyaç duyuyordu ve o hedef bendim. "Kendine gel gelin hanım!" dedi Cemal, sesi kısık ama bir o kadar yakıcıydı. "Bak şu haline... Bak şu yüzündeki, üstündeki o dağınıklığa! Anamız o soğuk odada son nefesini verirken, siz hangi dünyanın hevesindeydiniz de bu kadar geç kaldınız? Burası Barzanların yas yeridir, edep yeridir. Senin bu halin, bu vaktin ağırlığına hakarettir!" Kolumu öyle bir bıraktı ki, sırtım duvara çarptı. "Azad’ın yanından çekil, gölgenle bile lekeleme bu acıyı. Git o yüzünü yıka, o hallerini toparla da gel! Aşiretin içine bu yüzle mi çıkacaksın?" Hastanenin yerleri, ayaklarımın altından kayıyordu adeta. Cemal Ağabey'in sözleri, kısık bir fısıltıyla kulağıma çarparken. Etrafım dönüyordu. Öğürmemek için kendimi sıkmaya başlamıştım. Sadece suçluluk değildi bu; vücudum, az önceki o en uç noktadaki hazzın hemen ardından gelen bu büyük trajediye fiziksel bir tepki veriyordu. Mide suyumun tadı ağzıma geldiğinde, başımı dik tutmaya çalıştım ama her şey pusluydu. Lavaboya doğru yalpalayarak ilerlerken Cemal Ağabey’in sesi arkamda bir gölge gibi beni takip ediyordu: "Bu vaktin hesabını tek tek vereceksiniz!" Başım öyle bir dönüyordu ki, yer ayağımın altından çekiliyor, tavan tepeme iniyordu. Yürümeye çalışıyordum. Tam o sırada, koridorun puslu karanlığında, buraların tozuna toprağına, töresine ve kederine hiç uymayan bir ses yankılandı. Topuklu ayakkabıların mermer zemindeki o kendinden emin tıkırtısı... Gözlerimi aralamaya çalışarak arkama baktım. Koridorun diğer ucundan, üzerinde bu yörenin ağır havasıyla taban tabana zıt, bir kadın yaklaşıyordu. Adımlarının doğrudan bizim feryat figan içindeki grubumuza, yani Azad’ın diz çöktüğü o noktaya doğru gitmesiydi. Cemal Ağabey’in öfkesi, Mahmut Ağa’nın yıkılmışlığı ve Azad’ın hıçkırıkları arasında bu kadın, bir hayalet gibi süzüldü. Bulanık görüyordum, emin olamadım yalpalayarak lavaboya ilerlemeye devam ettim. ''Azad, ben geldim bir tanem...'' bu ses bir kadına aitti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD