“Saye!”
Kaan.
Reflekslerim düşüncelerimden hızlı davrandı. Çakmağı çekmeceye bırakıp kapattım.
“Odamdayım!”
Birkaç saniye sonra kapım tıklandı ama cevap vermeme fırsat kalmadan açıldı.
Gözlerimi devirdim.
Tıklamayı bile prosedür gereği yapıyordu, meraklı.
Kafasını içeri uzattı. Saçları dağılmıştı. Kravatını gevşetmiş, gömleğinin üst düğmesini açmıştı. Yorgunluk yüzünden resmen akıyordu.
“Uyumadın mı sen hâlâ?”
Önümdeki defteri biraz kendime çektim.
“Ders çalışıyorum.”
Şüphelenmiş gibi görünmedi.
Bu güzel. Ben yalan söylemeye alışmıştım. Kaan da ne yazık ki bana güvenmeye. Bu ikisinin aynı evde bulunması ahlaki açıdan tartışmalıydı.
İçeri girip yatağın kenarına oturdu.
Derin bir nefes verdi. Ben kalemimi parmaklarımın arasında çevirmeye devam ettim.
“Bayağı geciktin. Zor bir gün müydü?”
“Sayılır.”
Başını geriye doğru esnetti.
“Bugün saçma sapan bir hırsızlık vakası çıktı.”
Kalem parmaklarımın arasında durdu.
Sadece bir saniyeliğine. Sonra yeniden çevirmeye başladım. Kalbimse aynı profesyonelliği gösteremedi.
Bir anda hızlandı.
“Ne olmuş?”
Kaan ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.
“Bir villa soygunu.”
…
Hayır.
Tesadüf.
İstanbul’da kaç tane villa vardı?
Bir sürü.
Peki.
İstanbul’da kaç tanesine hırsız giriyordu?
Muhtemelen yine bir sürü.
“Kasayı açmış.”
Tamam. Bu biraz sürüyü azaltır. Yüzümde mümkün olduğunca normal bir ifade tutmaya çalıştım.
“Ee?”
Kaan bana baktı.
“Paralar, altınlar, mücevherler yerinde.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“O zaman hırsız fikrini değiştirmiş.”
Burnundan kısa bir nefes verdi.
“Keşke.”
Gülümsemem yavaşça kayboldu.
“Bir şey çalmış.”
Kalemin ucu başparmağıma değdi.
“Ne?”
“Antika bir parça. Sadece bunu söyleyebilirim.”
Bir an sustu.
“Adam, kasadaki diğer hiç birşeyi önemsemediğini söylüyor. Çalınan şeyin manevi değeri varmış. Sigorta şirketini ayağa kaldırmış.”
Çekmecedeki çakmağın varlığını bir anda fazlasıyla hisseder oldum.
Kaan başını iki yana salladı.
“Manevi değeri bayağı büyük olmalı.”
Boğazımı temizledim.
“Belli ki öyle.”
Kaan ellerini dizlerine vurup ayağa kalktı.
“Hadi uyu geç oldu.”
“Tamam.”
Yanıma geldi. Elini başımın üzerine koyup saçlarımı hafifçe karıştırdıktan sonra eğilip öptü.
“İyi geceler.”
Gülümsedim.
“Sana da, abicim.”
Kapıyı kapattı. Ayak seslerinin koridorda uzaklaşmasını dinledim. Sonra derin bir nefes verdim.
“Harika.”
Başımı sandalyenin arkasına yasladım.
Sabah o villadan çıkarken olayın bu kadar çabuk büyümesini beklemiyordum. Ev sahibi aynı fikirde değildi. Üstelik şimdi olay, dünyadaki bütün polisler arasından gelip benim evime kadar ulaşmıştı.
Abimin dosyasına.
Evin tamamen sessizleşmesini bekledim. Sonra çekmeceyi yavaşça açtım.
Çakmağı elime alıp lambanın ışığına tuttum.
Başparmağımı üzerindeki tek harfin üzerinde gezdirdim.
V.
“Sen…”
Çakmağı çevirdim.
“…düşündüğümden daha fazlası olmalısın.”
Kapağını kapattım. Klik. Küçücük ses odanın sessizliğinde gereğinden fazla belirgin duyuldu.
Mantıklı olan neydi, biliyordum. Onu aldığım yere geri götürmek. Bu işten uzak durmak. Kaan’a hiçbir şey belli etmemek. O harfi düşünmemek.
Gayet makul.
Gayet güvenli.
Gayet sıkıcı.
Mantığım, sabaha kadar o çekmeceyi bir daha açmamam gerektiğini söylüyordu. Merakım ise çoktan başka bir karar vermişti. Çakmağı avucumda çevirdim.
“Pekâlâ V.”
Dudaklarımın kenarı kıvrıldı.
“Ne anlatmaya çalışıyorsun daha yakından bakalım.”
——
Gözlerimi, perdenin arasından sızıp tam yüzüme vuran güneş ışığı yüzünden araladım.
Bir süre tavanı izledim.
Beynim uyanmış sayılmazdı.
Açık pencereden içeri dolan serin sabah havasına kahve kokusu karışıyordu.
Kahve.
Demek Kaan uyanmıştı. Başımı yastıktan biraz kaldırıp komodinin üzerindeki saate baktım.
07.05
Yorganı üzerimden atıp yatağın kenarına oturdum. Çıplak ayaklarım ahşap zemine değdiğinde serinlik hoşuma gitti. Saçlarımı parmaklarımla geriye itip gözlerimi ovuşturdum.
Odam her zamanki gibiydi.
Bir köşede dün akşam gelişigüzel bıraktığım sırt çantam. Dışarıdan bakınca sıradan bir üniversite öğrencisinin odası.
İçindeki bazı çekmeceleri açmadığınız sürece.
“Sayee…”
Kaan’ın sesi koridordan yaklaştı.
Ardından kapıya iki kısa tık.
“Uyandın mı?”
“Uyandım, geliyorum abi.”
“Tamam güzelim. Kahvaltını ve kahveni soğutma.”
Ayak sesleri uzaklaşırken gülümsedim. Kahvenin soğuması bizim evde ciddi meseleydi.
Üzerime ince bir hırka geçirip mutfağa geçtiğimde masadaki tabağı gördüm.
Yumurta. Peynir. Domates.
Ve yumurtanın pişmiş olup olmadığı konusunda ciddi şüpheler.
Kaan tezgâhın önünde kahvesini hazırlıyordu.
Sandalyeye oturmadan tabağı biraz kendime çektim.
“Abi.”
“Hmm?”
Çatalla yumurtanın kenarını kaldırdım.
“Bunun hâlâ civciv olma ihtimali var.”
Ensemde hafif bir şaplak hissettim.
“Yaa!”
Karşımdaki sandalyeye oturan Kaan’a ters ters baktım.
“Acıdı.”
“Uydurma cadı. Dokunmadım bile.”
Ensemi dramatik biçimde ovaladım.
“Şiddetin fail tarafından küçümsenmesi. Klasik.”
“Sabah sabah başlatma.”
“Ben başlatmadım. Yumurtan başlattı.”
Kaan bana cevap vermek yerine tezgâhın yanındaki bulaşıkları gösterdi.
“Sana daha komik bir şey söyleyeyim mi?”
Bakışlarımı çevirdim. Lavabonun içinde küçük çaplı bir felaket vardı.
“Şu yığıntıyı görüyor musun?”
“Görüyorum.”
“Onları yıkaman gerekiyor.”
Kaşlarımı çattım.
“Onlar dekor.”
Kaan birkaç saniye yüzüme baktı. Sanki gerçekten benimle aynı genleri paylaşıp paylaşmadığımızı sorguluyordu.
“Dekor mu?”
“Eve yaşanmışlık katıyor.”
“Yaşanmışlık değil o. Bakteri kolonisi.”
“Abartıyorsun.”
“Saye, o tavanın içinde yeni bir medeniyet kurulmuş olabilir.”
Omletten bir lokma aldım.
“Arkeoloji öğrencisiyim abi. Yeni medeniyetlere saygım sonsuz.”
“Harika. O zaman git kazını lavaboda yap.”
Kahvemi iki elimin arasına alıp masumca gülümsedim.
“Ben bilim insanıyım.”
“Sen tembelsin.”
“Arada çok ince bir çizgi var.”
“Yok.”
“Var.”
“Yok.”
“Peki.”
Kahvemden bir yudum aldım. “Akşam yıkarım.”
“Dün de aynı şeyi söyledin.”
“Bugün daha inandırıcıyım.”
Kaan başını iki yana sallarken gülmemek için verdiği mücadeleyi kaybetti.
Ben de tabağımdaki yumurtayla barış yapmaya karar verdim.
Bir süre mutfakta yalnızca çatal bıçak sesleri duyuldu. Kaan telefonuna uzanıp gelen mesajlara bakarken fincanımı iki elimin arasında tuttum. Sıcak seramik avuçlarımı ısıtıyordu.
Ama zihnim başka yerdeydi.
Çakmak.
V.
Ve haftalardır odamda sakladığım siyah defter.
İçindeki rakamlar. İsimler. Tarihler.
Birbirine benzemeyen ama nedense aynı hikâyenin parçalarıymış gibi duran notlar.
Kaan’ın başını kaldırmadan telefonunda gezinmesini birkaç saniye izledim.
“Abi…”
“Hm?”
“Babamla alakalı ne hatırlıyorsun?”
Başparmağı ekranın üzerinde durdu, yavaşça bana baktı. Soruyu beklemiyordu.
“Durup dururken nereden çıktı bu?”
Omuz silktim.
“Geçen gün okulda aile fotoğraflarıyla ilgili bir şeyler konuşuldu.”
Yalan değildi. Sadece gerçeğin küçük, oldukça kullanışlı bir parçasıydı.
“Sonra eve gelince düşündüm…” Kahveme baktım. “Aslında ben onu hiç tanımamışım.”
Kaan’ın yüzündeki ifade yumuşadı. Telefonunu masaya bıraktı. Fincanına uzanarak içmeden elinde tuttu.
“Biliyor musun…”
“Ne?”
“İnsanları yüzleriyle değil, sana hissettirdikleriyle hatırlıyorsun.”
Kaşlarımı hafifçe çattım. “Nasıl yani?”
“Mesela babam eve girdiğinde onun geldiğini anlardın.”
“Neden?”
Kaan’ın bakışları bir an benden uzaklaşıp sanki yıllar önceki başka bir mutfağa gitti.
“Çünkü evin havası değişirdi.”
İstemsizce gülümsedim.
“Anlatması zor.”
Kısa bir nefes verdi.
“Sesi gelirdi mesela. Kahkahası. Radyoyu açardı. Mutfaktan anneme laf atardı. Sonra beni omzuna alıp bütün evi dolaştırırdı.”
Gözleri yeniden bana döndü.
“Sen çok küçüktün.”
Gülümsemem biraz soldu. Çünkü bunların hiçbirini hatırlamıyordum.
Ne kahkahayı.
Ne radyoyu.
Ne de evin değişen hâlini.
“Sinirlimiydi?”
“Bize karşı değildi.”
Kaan kısa bir an düşündü.
“Haksızlık yapanlara.” Biraz durdu. “Çoğunlukla işiyle ilgili şeylere sinirlenirdi.”
Sesindeki ton değişmemişti. Ama cevap bana garip biçimde hazır geldi. Belki de ben artık her şeyin altında başka bir anlam arıyordum.
“Garip.” Parmağımla fincanın kenarında dolaştım. “Onun hakkında bildiğim her şey başkalarının anısı.” Başımı hafifçe eğdim.
“Sanki kendi babamın hatıralarını ödünç alıyormuşum gibi.”
Kaan bana uzun uzun baktı. Sonra elini uzatıp yüzümün önüne düşen saç tutamını kulağımın arkasına aldı.
“Anıların az olabilir.” Sesi iyice yumuşamıştı.
“Ama bu seni az sevdiği anlamına gelmez.”
Boğazıma küçük bir düğüm oturdu. Bunu elbette biliyordum. Yine de insan bazen hiç hatırlayamadığı birini bile özleyebiliyordu.
Sanırım en haksız özlem türü buydu. Neyi özlediğinizi bile bilmeden bir boşluğun eksikliğini hissetmek.
Birkaç saniye sustum. Sonra sesimi olabildiğince sıradan tutarak sordum.
“Hiç ondan kalan bir şey var mı?”
Kaan’ın bakışları yüzümde biraz fazla uzun kaldı.
“Niye sordun?”
“Koleksiyon falan yapar mıydı diye merak ettim.”
“Koleksiyon?”
“Ya da ne bileyim… Saklayıp atmaya kıyamadığı şeyler.”
Kaan sandalyesine biraz yaslandı.
“Vardı galiba.”
Kalbimde çok küçük bir kıpırtı oldu.
“Tam hatırlamıyorum.” Başını kaşıdı. “Eski eşyalara değer verirdi. Ama neyi niye saklardı, onu bilmiyorum.”
Bir an sustu. Sonra yüzünde belli belirsiz bir ifade belirdi. “Bir de defteri vardı.”
Elimdeki fincanı masaya bıraktım.
“Nasıl bir defter?”
“Bildiğin siyah kapaklı bir şey. Yanından kolay kolay ayırmazdı. Ben daha çok içine çizim yaptığım için azar işittiğimi hatırlıyorum.”
Gülümsemek zorunda kaldım.
“Sen babamın defterine mi resim çiziyordun?”
“Çocuktum.”
“Ne çiziyordun?”
“Hatırlamıyorum.”
“Kesin çöp adam.”
“Kes sesini.”
Güldüm. Ama içimde başka bir şey hareketlenmişti. Siyah kapaklı defter.
Demek haftalardır odamda sakladığım, yarısını çözemediğim, rastgele tutulmuş eski bir ajanda değildi.
“Anladım.”
Kahvemden kalan son yudumu içtim.
Daha soru sormadım.
Cevap işleri kolaylaştırmamıştı.
İçindekiler hâlâ bana inatla aynı şeyi söylüyordu:
Bir şeyleri kaçırıyorsun.