Ders saati yaklaştığından kantinden çıkmıştık.
Lavaboya uğramam gerektiği için diğerlerinden ayrıldım. Görüş alanımda olan Aras’ın peşimden geleceğini tahmin etmek zor değildi.
Bazı insanlar suçlu olduklarını hemen kabul etmez, bir süre peşinizden gelirlerdi.
Sonra “Konuşabilir miyiz?” derler.
Ardından “Yanlış anladın.”
Bir sonraki aşama “Aslında sen de…”
Ve büyük final: Suç bir şekilde sizin olur.
Film hep aynıydı.
“Saye!”
Yürümeye devam ettim.
Duymadım. Daha doğrusu duydum da işime gelmedi.
“Saye, dur bir dakika ya!”
Of.
Adımlarımı kestim. İçimden üçe kadar sayıp arkamı döndüm.
“Kronometreyi açıyorum.”
Kaşlarını çattı.
“Ne?”
“Üç dakikan var.”
“Üç dakika yeter.”
“Neye?”
“Seni susturmaya.”
Kaşlarımı kaldırdım.
İddialı.
“Bak Aras, benim dersim var, senin de yalanların. İkimiz de meşgulüz yani.”
Bir an yüzüme baktı. Eskiden olsa gülerdi. Şimdi gülemiyordu. Çünkü şu an aramızdaki en komik şey kendisiydi.
“Gerçekten bana çok kırgınsın.”
“Yok ya. Ben herkese böyle davranıyorum. Kantindeki İlyas Abi’ye de sabahtan beri psikolojik savaş uyguluyorum.”
Derin bir nefes verdi.
“Dalga geçme.”
“Geçeceğim.”
“Saye…”
“Aras…”
Başını hafifçe eğdi.
“Saye, bir hata yaptıysam…”
İşaret parmağımı kaldırdım.
“Harika.”
“Ne?”
“Demek hata yaptığını kabul ediyoruz.”
“Hayır, onu demek istemedim.”
“Ben öyle anladım. Türkçem iyidir.”
“Bir dinler misin beni?”
“E onu yapıyorum zaten.”
Burnundan sertçe nefes verdi.
“Bir dakika ciddi olabilir misin?”
Olabilirdim. Aslında fazlasıyla ciddiydim. Sorun da buydu. Çünkü onun yüzüne bakıp gerçekten ne yaptığını sorduğum an, alacağım cevabın ilişkimizi geri dönülmez bir yere götürebileceğini biliyordum.
Ve galiba henüz o konuşmayı yapmaya hazır değildim. Neyse ki evren, duygusal yüzleşmeler konusunda benim kadar kaçaktı.
Uzaktan Hare’nin sesi yükseldi.
“Saye! Profesörün asistanı seni arıyor!”
Başımı ona çevirdim.
Kurtarıcı meleğim.
Kanatları yoktu ama telefon bağımlılığı vardı. İdare edecektik.
Aras’a döndüm.
“Gitmem gerekiyor.”
“Saye—”
“Sonra konuşuruz.”
Bu kez gerçekten arkamı dönüp Hare’ye doğru ilerledim. Arkamdan bir şeyler söyledi ama duymamayı tercih ettim.
Bugünlük entrika kotamı doldurmuştum.
——
Arkeoloji laboratuvarının kendine has bir kokusu vardı.
Eski kitaplar. Toz. Biraz toprak.
Biraz da ne olduğunu bilmediğim ama yıllardır orada olduğuna emin olduğum başka bir şey.
Garipti. Ama seviyordum.
Profesör henüz gelmemişti.
Sınıf her zamanki gibi birbirinden bağımsız küçük adacıklara ayrılmıştı.
Bir köşede rapor yetiştirenler.
Bir köşede sevgilisiyle kavga edenler.
Bir köşede de hiçbir şey yapmadan çok önemli bir şey yapıyormuş gibi görünenler.
Profesörün sesi laboratuvarı doldurduğunda bakışlarım ona döndü. Kapıdan içeri giriyordu.
“Sessiz olun. Dikkatinizi bana verin.”
Masasının üzerine küçük ahşap bir sandık bıraktı. Bakışlarım doğrudan ona kaydı.
“Bugün…”
Kapağın üzerine elini koydu.
“Gerçek eserlerle çalışacağız.”
Laboratuvarda anında bir uğultu yayıldı. Ben de istemsizce doğruldum. İlgimi çekmişti.
Profesör eldivenleri dağıtmaya başladı.
“Herkes son derece dikkatli olacak. Bunların bazıları yaklaşık iki bin yıllık.”
Yekta eldivenlerini geçirirken bana doğru eğildi.
“Saye.”
“Hı?”
“Sen bunların fiyatını tahmin edebiliyor musun?”
“Yaklaşık…”
Kelime ağzımdan çıktığı anda sustum.
Yekta gözlerini kıstı.
“Yaklaşık?”
Başımı kaşıdım.
“Yaklaşık… paha biçilemez.”
Şüpheli şüpheli baktı.
“Profesör gibi konuştun.”
“Çünkü doğru cevap o.”
İçimden kendimi tebrik ettim. Az daha piyasasını söyleyecektim. Bu da sınıf ortamında açıklaması pek kolay olmayan bilgiler kategorisine giriyordu.
Profesör ilk kutuyu açtı. İçinden işlemeli bronz bir bilezik çıkardı.
“Bunun tahmini tarihi?”
Sınıf sessiz kaldı. Elimi kaldırdım.
“Evet Saye.”
“MÖ birinci yüzyıl.”
Gülümsedi.
Yekta kulağıma doğru eğilip “bir gün derse katılma da moralimiz düzelsin” dedi.
“Olmaz.”
“Neden?”
“İmaj meselesi.”
Hare araya girdi.
“Şunun özgüvenine bak.”
“Ben olsam utanırım.”
Ona döndüm.
“Ben de olsam utanırdım.”
Profesör bu kez kutudan eski bir kandil çıkardı.
“Bunu elden ele dolaştıracağız. Herkes dikkatlice incelesin.”
Yekta anında iki adım geri çekildi.
“Ben almıyorum.”
Hare kaşlarını kaldırarak sordu. “Neden?”
“Geçen dönem beher kırdım. Hâlâ taksidini ödüyorum.”
Duyan herkes kahkahaya boğuldu.
“Sessizlik.” Profesörün ikazıyla sınıf sessizleşti.
Kandil birkaç kişinin elinden geçtikten sonra bana ulaşmıştı. Eldivenli ellerimin arasına dikkatlice aldım. Beklediğimden ağırdı. Yavaşça çevirdim.
Üzerindeki küçük işlemeleri incelerken, o çizgileri tek tek işleyenin ellerini düşündüm.
Nasıl biriydi?
Kaç yaşındaydı?
Bunu yaparken ne düşünüyordu?
Ortaya çıkardığı şeyin binlerce yıl sonra benim avuçlarımda duracağını bilse ne hissederdi?
Onunla tanışmayı isterdim.
Profesörün sesi düşüncelerimi böldü.
“Saye.”
Başımı kaldırdım.
“Efendim hocam?”
“Eseri incelerken ne düşünüyorsun?”
Kandile yeniden baktım.
“Birinin bunu iki bin yıl önce eline almış olması garip geliyor.”
Profesör başını hafifçe yana eğdi.
“Neden?”
Cevabım ağzımdan düşünmeden çıktı.
“Çünkü insanlar ölüyor.”
Başparmağımı kandilin üzerindeki küçük işlemeye değdirmeden üzerinden geçirdim.
“Eserler kalıyor.”
Laboratuvar sessizleşti. Az önce şakalaşan Yekta bile susmuştu. Profesör birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra başını salladı.
“İşte arkeoloji tam olarak budur.”
Gözlerimi yeniden elimdeki kandile indirdim.
Belki. Ama benim için biraz daha fazlasıydı.
İnsan ölüyordu. Eşyalar kalıyordu. Ve bazen o eşyalar, sahiplerinin söyleyemediği şeyleri yüzyıllarca saklıyordu.
Arkeoloji belki de tam olarak buydu.
İnsanların eşyalara sakladığı hikâyeleri bulmak.
——
Eve döndüğümde salon karanlıktı. Kaan henüz gelmemişti. Başkomiser olmanın en kötü yanlarından biri buydu sanırım. Mesai saati denilen şey, başkalarının hayatında var olan sevimli bir şehir efsanesiydi.
Anahtarlarımı sehpaya bırakıp ayakkabılarımı çıkardım. Omuzlarım düşmüştü. Gerçekten uzun bir gündü.
Yirmi bir yaşındaydım ama kırk iki gibi hissediyordum.
Doğruca odama geçip kapıyı arkamdan kapattım. Çantayı yatağın üzerine bıraktığım anda elim fermuara gitti.
Oradaydı.
Gümüş çakmağı çıkarıp çalışma masama oturdum. Lambayı yakınca sarı ışık metalin üzerinde gezindi.
Çakmağı avucumun içinde çevirdim.
Biraz daha yakından baktım.
“Gündüz bana küçük çaplı kalp krizi geçirttin.”
Kaşımı kaldırdım.
“Şimdi bütün bunlara değecek bir şey ver.”
Çekmeceden pamuk ve biraz alkol çıkarıp yüzeyindeki kiri dikkatlice temizlemeye başladım. İşlemeler düşündüğümden çok daha inceydi.
Bunu yaptıran kişi belli ki sıradan bir çakmak istememişti.
Dakikalar geçtikçe kararmış gümüş yavaş yavaş parlamaya başladı.
Bir yüzünü temizlemiş diğer tarafa geçmiştim.
Tam bırakacaktım ki ışığın altında küçücük bir çizgi gözüme takıldı.
Duraksayarak çakmağı lambaya yaklaştırdım.
Bu çizik değildi.
Bir harfti.
İncecik oyulmuş tek bir harf.
V.
Kaşlarımı çattım.
“Sadece bu mu?”
Çakmağı ışığa kaldırıp farklı açılardan çevirdim.
Başka bir sembol.
İkinci bir harf.
Bir isim.
Tarih.
Hiçbiri yoktu.
Sadece V.
Başparmağımı işaretin üzerinde gezdirdim. Bir yerden tanıdık geliyordu.
Bu harfle damgalanmış birkaç eserden daha önce söz edildiğini hatırlıyordum.
Ama nerede?
Bir derste mi?
Bir kitapta mı?
Okuduğum makalelerden birinde mi?
Zihnimi ne kadar zorlarsam zorlayayım görüntü yerine oturmuyordu.
Tam o sırada dış kapının açıldığını duydum. Ardından evin içinden tanıdık bir ses yükseldi.
“Saye!”