Geri Dönüşüm

1324 Words
“Bunu düşürdün.” Ne dediğini duydum. Ama beynimin cümleyi anlamlandırması biraz zaman aldı. Çünkü Aras’ın parmaklarının arasında duran şey, birkaç saat önce bir villanın kasasından aldığım gümüş çakmaktı. Ve onun benim çantamda olması gerekiyordu. Bir süre öylece kaldığımı fark edince kendime geldim. Sakin ol, Saye. Şu an yapılabilecek en kötü şey paniklemekti. İkinci en kötü şeyse paniklediğini Aras’a belli etmek. Gözlerimi çakmaktan ayırıp yüzüne baktım. Nasıl düşmüştü? Çantam kapalıydı. En azından kapalı olduğuna emindim. Değil miydim? Elimi uzatırken parmaklarımın titrememesi için kendimi zorladım. Aras çakmağı avucuma bıraktı. “İyi misin?” Soğuk metal tenime değer değmez parmaklarımı üzerine kapattım. “Uykusuzum.” Kaşlarını hafifçe çattı. Belli ki cevabımı pek yeterli bulmamıştı. Ben bulmuştum. Şu an demokrasiyle yönetilmiyorduk. “Sonra konuşuruz.” Başka bir şey söylemesine fırsat vermeden arkamı dönüp yürümeye başladım. İlk birkaç adımda yürüyordum. Sonra hızlandım. Bir noktadan sonra bildiğin koşuyordum. Çünkü çakmağın nasıl olup da çantamdan çıktığını düşünmek için önce Aras’tan, sonra da kalabalıktan uzaklaşmam gerekiyordu. Ne yazık ki hayatımın daha acil bir problemi vardı. Ders. Amfinin kapısına ulaştığımda içeriden profesörün sesi geliyordu. Geç kalmıştım. Kapının kolunu yavaşça aşağı indirip araladım. Yüzüme çarpan ilk şey içeride birikmiş sıcak hava oldu. İkincisi ise yaklaşık seksen kişinin aynı anda bana dönmesi. “Affedersiniz hocam…” Profesör konuşmayı keserek gözlüğünün üzerinden bana baktı. O bakışın akademik literatürdeki karşılığı muhtemelen yine mi sen? olmalıydı. “Saye Hanım.” “Efendim?” “Bugün de tarihe birkaç dakika geç kaldınız.” Sınıfta hafif bir gülüş yayıldı. Çantamı omzumda biraz daha yukarı çekip olabilecek en masum yüz ifademi takındım. “Tarih binlerce yıldır bekliyor hocam.” Profesörün dudakları birbirine bastırıldı. Ben devam ettim. “Beni de birkaç dakika beklese sorun olmaz diye düşündüm.” Bu kez sınıfın yarısı güldü. Profesör başını iki yana salladı. “Esprileriniz not ortalamanız kadar iyi olmasa seni kapının dışında bırakırdım.” “Ortalamam sayesinde yaşıyorum sayılırım.” “Yerine geç.” “Emredersiniz.” En arka sıraya doğru ilerlerken birkaç kişi gizlice el salladı. Profesöre çaktırmadan parmaklarımı oynatarak karşılık verdim ve arkadaşlarımın yanındaki boş yere oturdum. Çantamı sıranın altına koyarken elim istemsizce fermuara gitti. Kapalıydı. Bir kez kontrol ettim. Sonra bir kez daha. Çakmak içerideydi. Bu kez orada kalacaktı. Sabah yaşadığım küçük çaplı kalp krizi yeterliydi. Güvende olacaktı. Derin bir nefes alıp önüme döndüm. Hiçbir şey olmamış gibi. Profesör tahtaya eski Anadolu uygarlıklarını gösteren bir harita yansıttı. “Bugünkü konumuz, yasa dışı yollarla kaçırılan tarihî eserler.” … Pardon? Elimdeki kalem sıranın üzerine düştü. Yekta hemen bana döndü. “İyi misin?” Kalemi aldım. “Gayet.” “Hocayı görünce mi heyecanlandın?” “Tarih beni duygulandırıyor.” Hare kısık sesle güldü. Aksel ise yalnızca kaşlarını kaldırdı. Profesörün sesi amfide yankılanmaya devam ediyordu. “Dünyada çalınan eserlerin büyük bir bölümü hâlâ bulunamıyor.” Ben de bulunsun istemiyordum zaten. “Çünkü bazı insanlar onların yalnızca maddi değerini görüyor.” Hayır hocam. Bazıları hikâyesini görüyor. Benim gibi. Gözlerim istemsizce sıranın altındaki çantama kaydı. İçinde duran gümüş çakmağı göremiyordum. Ama varlığını hissediyordum. Sabah o villadan çıktığımda işin bittiğini düşünmüştüm. Kasayı açmıştım. Çakmağı almıştım. Çıkmıştım. Plan tam olarak buydu. Üç adım. Gayet basit. Ama içimde küçük, huzursuz bir his kıpırdanıp duruyordu. Bu iş bitmemişti. Daha kötü olanıysa iç sesimin bu konularda rahatsız edici derecede başarılı olmasıydı. ————————————————— Öğle arasında kantin, küçük çaplı bir şehir nüfusunu ağırlıyordu. Bir tarafta yemek sırası bekleyenler, diğer tarafta boş masa arayanlar, sandalye kapmak için birbirini süzenler… Biz her zamanki masamızdaydık. Yekta tostunun yarısını çoktan bitirmişti. Aksel kahvesini karıştırıyor, Hare ise telefonunda bir şeyler izleyip kendi kendine gülüyordu. Bir süre onu izledim. Başını bir saniye bile kaldırmıyordu. “Bir gün şu telefon yüzünden yürürken, direğe çarpıp sakatlanacaksın.” Hare gözlerini ekrandan ayırmadı. “Direğe dava açarım.” Yekta kahkahayı bastı. “Özgüven dediğin böyle olur.” Kahvemden bir yudum aldım. “Hayır. Bu düpedüz bağımlılık.” Tam o sırada Aksel’in bakışları omzumun üzerinden bir noktaya kaydı. “Hmm…” Kupayı dudaklarımdan indirdim. “Ne?” “Misafir geliyor.” Arkamı dönmeme gerek yoktu. Yakınıma geldiğinde parfümünün kokusu önceden gelmişti. Aras. Uzak durmak istedikçe dibimde bitme konusunda doğaüstü bir yeteneği vardı. Aksel sandalyesinde doğruldu. “Kalkalım mı?” Yekta tostunu bıraktı. “Ben güvenliği çağırayım.” Hare nihayet telefonundan başını kaldırdı. “Allah’ım, olay çıkacak.” Üçüne sırayla baktım. “Sakin olun. Sorun yok.” Bir an durdum. “Şimdilik.” Aras masanın yanında durdu. “Saye, konuşabilir miyiz?” Ona baktım. “Şu an konuşuyoruz.” “Yalnız.” “Neden? Böylesi daha interaktif.” Aksel başını öne eğip gülümsemesini saklamaya çalıştı. Aras’ın çenesi hafifçe gerildi. “Lütfen.” Tam cevap verecekken kantinin diğer tarafından ince bir kahkaha yükseldi. Başımı sese çevirdim. Ah. Bir eksik onlardı zaten. Üç kız bize doğru yürüyordu. Ortalarındaki sarışını tanıyordum. Lara. Beni gördüğü anda yüzüne yayılan gülümseme, bunun tesadüf olmadığını anlamam için yeterliydi. Okuldaki dedikodular çoktan yayılmıştı. Aras’ın başka biriyle görüldüğü… O kişinin kim olduğu… Ne kadar süredir devam ettiği… Kimsenin elinde kesin bir kanıt yoktu. Ama üniversitede kanıt, dedikodunun ön koşulu değildi. Yanımıza geldiklerinde Lara kollarını göğsünde birleştirdi. “Aaa…” Kaşlarımı kaldırdım. “Ne güzel. Tek bir sesli harfle iletişim kurabiliyorsun.” Hare dudaklarını birbirine bastırdı. Kızın gülümsemesi hafifçe gerildi. “Rahatsız mı ettik?” “Henüz değil.” “Bir şeyi bölmüyoruz değil mi?” Hare telefonunu sessizce masaya bıraktı. Bu önemliydi. Hare telefonunu bırakıyorsa gerçekten dikkatini çeken bir olay vardı. Yekta’nın çenesi hafifçe kasılmıştı. Aksel ise kıza değil, bana bakıyor, nasıl tepki vereceğimi bekliyordu. Kahvemden son bir yudum aldım ve bardağı masaya bıraktım. “Bölecek bir şey bulamadıysan üzülürüm.” Lara alaycı bir ifadeyle güldü. “Duyduk da… Bazıları ilişkinizden sıkılmış.” Başımı hafifçe yana eğdim. O kadar umrumda değildi ki. “Doğrudur. Mesela zekâ seviyesi düşük sohbetlerden ben de çok sıkılıyorum.” Yekta öksürüyormuş gibi yaparak ağzını kapattı. Hiç inandırıcı değildi. Kızın gülümsemesi bir anlığına dondu. “Ne demek istiyorsun?” “Anlamadıysan açıklamam da pek işe yaramaz.” Yanındaki esmer kız söze karıştı. “Yani aldatılınca insanın dili sivriliyor galiba.” İşte. Sonunda biri doğrudan söylemişti. Masanın çevresindeki birkaç kişinin bakışları bize döndü. Aras bir anda gerildi. “Kesin şunu!” Lara ona döndü. “Neden?” Sonra yeniden bana baktı. “Gerçekten üzülüyor musun?” Garip olan şuydu: Hayır. En azından şu an değildim. Belki öfke üzüntüyü ezmişti. Belki gururum ikisine de oturacak yer bırakmıyordu. Bilmiyordum. Ama sakindim. Sandalyemi geriye itip ayağa kalktım. Aramızda yalnızca bir adım kalmıştı. “Bir şey soracağım.” “Sor.” “Bir insanın ilişkisi olduğunu bile bile onunla yakınlaşana ne deniyordu?” Yüzündeki ifade değişti. “Ne saçmalıyorsun?” Kaşlarımı çattım. “Ben unuttum da. Eminim sen biliyorsundur.” Masanın etrafında kısa bir sessizlik oluştu.Gözlerini benden kaçırdı. Ben kaçırmadım. “Hadi benim sevgilim beni aldatmış olabilir. O, onun karakteri.” Bir an Aras’a baktım, sonra tekrar Lara’ya döndüm. “Sen bunu bile bile yanında duruyorsan o da senin karakterin.” Hare’nin yüzünde gururlu bir gülümseme belirmişti. Yekta dudaklarını birbirine bastırıyordu. Aksel kollarını göğsünde bağlamış, sessizce olanları izliyordu. Lara küçümseyici bir kahkaha attı. “Demek hâlâ ayrılmadınız.” Gülümsedim. “Hayır. Çöplerimi geri dönüşüme göndermeden önce ayırmayı severim.” Bir an durdum. “Geleceğe bırakacağımız miras önemli.” Bu kez kahkahayı yalnızca bizim masa değil, çevrede oturan birkaç kişi de tutamadı. Aras’ın yüzü kıpkırmızı olmuştu. “Saye…” İlk kez doğrudan ona baktım. Gülümsemem kayboldu. “Şimdi değil.” Sesimi yükseltmemiştim. Gerek de yoktu. Aras birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra çenesini sıktı ve arkasını dönüp uzaklaştı. Onun gidişini izlerken Hare’nin sesi geldi. “Saye.” “Hı?” “Ben olsam ağlardım.” Omuz silktim. “Onun için mi? Hiç sanmıyorum.” Hare kaşını kaldırdı. “Nasıl yani? Hiç üzülmedin mi?” Masadaki kahveme uzandım. Boştu. İşte bu üzücüydü. Kupayı yeniden bıraktım. “İnsanların yaptıklarının sonuçlarını yaşarken izlemek daha terapötik geliyor. Bugün bana, yarın ona. Herkes yaptıklarının sonucuna katlanmalı değil mi?” Diyerek göz kırptım. Yekta başını iki yana salladı. “Senden korkuyorum.” Gülümsedim. “Akıllı çocuk.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD