“Hayır.”
ZIRRRRRR!
“Hayır, hayır, hayır…”
Feneri kapağın iç tarafına tuttum. İnce metal bir tel. Menteşeden kasanın arka kısmındaki küçük pirinç bir düzeneğe uzanıyordu. Kapağı açınca gerilmişti. Ben kilidi çözmüştüm. Ama kasa yalnızca kilitten ibaret değildi.
“Harika.” ZIRRRRRR! “Gerçekten harika.”
Ev sahibine “Merhaba, ben geldim.” diye mesaj göndermenin daha zarif yolları vardı ama belli ki ben dramatik olanı seçmiştim.
Kasanın içine dikkatli bir şekilde ulaşmaya çalışırken parmaklarım ilk seferde teli kaçırdı.
“Sus.”
ZIRRRRRR!
“Bak, kaba olmak istemiyorum.”
Bu sefer teli yakalayıp çektim. Ses bir anda kesildi. Odadaki sessizlik öylesine ani oldu ki birkaç saniye kendi nefesimi dinledim. O anda yukarıdaki müzik de sustu.
Kanım çekildi. Kıpırdamadım. Saç diplerimde ter biriktiğini hissedebiliyordum. Ellerim hâlâ titriyordu. Bütün kötü senaryolar gözümün önünden bir film gibi akıyordu.
Bir saniye.
İki.
Üç.
Sessizlik.
Tam umudu kesmiş kaçış planı yaparken, yukarıdan başka bir şarkının ilk notaları yükseldi. Omuzlarım düştü.
“Allah’ım seni seviyorum.”
Bugün gerçekten iyi günümdeydim. Ya da az önce çok kötü bir günün içinden sağ çıkmıştım. Aradaki farkı sonra düşünecektim.
Kasaya döndüm. Artık oyalanamazdım.
Biraz altın.
Birkaç mücevher.
Bir kısmı Türk lirası, çoğunluğu euro ve dolardan oluşan deste deste para. İnsanların bütün hayatını değiştirebilecek kadar çok para. Benim ilgimi çekmeyecek kadar sıradan.
Sonra onu gördüm. Kasanın içinde, diğer eşyaların yanında neredeyse umursamazca bırakılmış eski, işlemeli gümüş bir çakmak. Metali avucuma aldığımda beklediğimden ağır olduğunu fark ettim. Soğuktu. Başparmağımı üzerindeki işlemelerde gezdirdim. Yakından bakmayan birinin ikinci kez dönüp bakmayacağı kadar sıradan görünüyordu. İşte bunun için gelmiştim.
Çakmağı aceleyle arka cebime koydum. Kasayı mümkün olduğunca eski hâline getirdim, tabloyu yerine indirdim ve geldiğim yoldan çıktım. Bahçeye ulaştığımda ilk kez rahat nefes alabildim.
Duvarın üzerine çıkıp karşı tarafa atlamadan önce eve son kez baktım. İçeride müzik hâlâ devam ediyordu. Kimsenin benim orada olduğumdan haberi yokmuş gibi görünüyordu. Ben de öyle kalmasını tercih ederdim. Gülümsedim.
“Au revoir, mon bébé.” Ve kendimi duvarın diğer tarafına bıraktım.
——
Sabah altı tuhaf bir saatti.
Şehir o saatte insanları nereye gittiklerine, nereden geldiklerine göre ayırır.
Bazıları güne yetişmeye çalışır. Alarmını susturur, kahvesini içer, işe ya da okula gitmek için kapıdan çıkar.
Bazılarıysa günü çoktan tüketmiştir. Gece vardiyasından, eğlenceden ya da sabaha uzamış herhangi bir yerden dönüp perdelerini kapatmaya hazırlanır.
Benim içinse sabah altı ne tam olarak gecenin sonuydu ne de günün başlangıcı. Daha çok, kimsenin nerede olduğumu sormadığı kısa bir aralıktı.
Gece yarısından sonra çıkmış, şehir tam anlamıyla uyanmadan eve dönmüştüm. Annem yaşasaydı buna “düzensiz hayat” derdi. Ben “esnek çalışma saatleri” diyorum. Sonuçta aynı şeyi daha pazarlanabilir bir isimle söylemiş oluyorduk.
Her neyse.
Hadi tanışalım.
Ben Saye Runa Varel.
Yirmi bir yaşındayım.
Kahveyi şekersiz içerim.
Makarnayı kırmadan pişiririm.
Kırmızı ışıkta karşıya geçmem.
Otobüste yaşlılara yer veririm.
Ama insanların evine pencereden girmek konusunda pek prensibim yok.
Kimse mükemmel değil.
Bu arada kendime hırsız demiyorum.Bence kelimenin enerjisi kötü.
Bazı kriminal olaylara karışmışlığım olabilir ama ben para ya da mücevher peşinde değildim. Hukuk sistemi bu ayrımı benim kadar önemsemiyor olabilir.
Arkeoloji ve Sanat Tarihi üçüncü sınıftayım. Tarihi severim ama olay aslında bunun ile alakalı değil.
Geçmişi sorgulamaya kısa süre önce başlamıştım. Çünkü insanların en iyi sakladığı suç ortağı olduğunu anlamıştım.
Ne kadar eskiyse o kadar az sorgulanır. Bence bu büyük haksızlık. Ben olsam piramitleri bile yeniden sorgulardım. Sadece mezar oldukları konusunda hâlâ ikna olmuş değilim.
Eğitimimi pratikle desteklediğim söylenebilir. Akademik danışmanımın bu tanıma katılacağını sanmıyorum.
Kahve makinesinden gelen bip sesi düşüncelerimi böldü. Kokusu mutfağa yayılınca kupayı elime aldım. Çünkü şu an en çok ihtiyacım olan şey vicdan değil, kafeindi.
Eve geldiğimde saat altıyı biraz geçmiş, duş almış, üzerimi değiştirmiş ve suç mahallinden yeni dönmüş gibi görünmemek adına elimden geleni yapmıştım.
Abimin beni o hâlde görmesini istemezdim. Özellikle de mesleği düşünüldüğünde.
Kahveyi iki kişilik hazırlamamın sebebi de buydu. Birazdan uyanacağını biliyordum. Nitekim kupalara kahve doldururken arkamdan sesi geldi.
“Yine sabahladın.”
İşte uyandı. Kaan Arman Varel. Abim. Yirmi dokuz yıldır dünyada, yaklaşık yirmi bir yıldır da beni çözmeye çalışıyor. İkisinde de oldukça yorulduğunu tahmin ediyorum.
Arkamı dönüp yüzüne baktığımda, mutfağın kapısına yaslanmıştı. Saçları dağınık, gözleri uykudan şişti. Buna rağmen yüzünde o tanıdık “seni sorgulayacağım ama önce kahve içeceğim” ifadesi vardı.
“Sabahlamadım.”
Kaşını kaldırdı. “Öyle mi?”
Kupasını tezgâha koydum. “Teknik olarak geceyi bitirdim.”
Ağzının kenarı kıpırdadı ama gülmemek için direndi. “Komik değil, laf ebesi.”
Yanıma gelip kupasını alacakmış gibi yaparak burnumun ucunu sıktı. “Yaa, abi!”
“Sus. Abiye çemkirilmez.”
Burnumu kurtarmaya çalıştım. “Canım acıdı.”
“Zaten amacı oydu.”
Burnumu ovalarken homurdandım. Kaan kahvesinden bir yudum aldı ve beni baştan aşağı süzdü.
“Gece uykunu almazsan hasta olursun. Sonra üniversitede hocanın anlattığı o karışık şeyleri de anlayamazsın.”
“Arkeoloji.”
“Ben ne dedim?”
“Karışık şeyler.”
“İşte.”
Gözlerimi devirdim. Kahvesine bakıp tekrar bana döndü.
“Bir de bunu duble yaptığına göre erken dersin var.”
“Her şeyi de bil.”
“Mesleğim.”
“Sakın bir şey kaçmasın gözünden, Sherlock.”
Masadaki anahtarlarını aldı. Ardından telsizini ve tabancasını neredeyse düşünmeden kontrol etti. Mesleki deformasyon. Kaan başkomiserdi. Hayatında bazı hareketler artık refleks hâline gelmişti.
Benim yalan söylediğimi de çoğu zaman anlardı. Bu nedenle onunla aynı evde yaşayıp gizlice iş çevirmem oldukça zordu. Çabalıyordum.
Telefonuna gelen birkaç çağrıya göz attıktan sonra sandalyeyi çekip oturdu. Beni yeniden süzdü.
Şaka bir yana, benim için endişelendiğini biliyordum. Annemle babamı kaybettiğimizde Kaan mesleğine daha yeni başlamıştı.
Ben çocuktum.
O da aslında o kadar büyük sayılmazdı. Ama yine de benim için abi olmaktan fazlasını yapmıştı.
Yemek yiyip yemediğimi soran, okul toplantılarına gelen, ateşim çıktığında sabaha kadar başımda bekleyen de. Bunu bana uzun uzun anlatmasına gerek yoktu. Beni önemsediğini hissettiriyordu ve sevdiğini.
“Dikkat et kendine,” dedi sonunda.
Sesi bu kez daha yumuşaktı.
“Ediyorum.”
“Daha çok et.”
Gülümsedim.
“Tamam, baba.” Kaşları çatıldı.
“Bana baba deme.”
“Tamam, Kaan Bey.”
“Onu hiç deme.”
Dayanamadım. Bir anda üzerine eğilip iki yanağını birden sıktım. “Ya şu yakışıklılığa bak! Kimin abisi buuu?” Yüzü elimde şekilden şekle girerken bağırdı.
“Lan, acıdı kızım! Ne yapıyorsun?”
“Seviyorum.”
“Böyle sevgi mi olur?”
“Benimki biraz fiziksel.”
Bileklerimi tutup beni kendinden uzaklaştırdı. “Bir kahve içirmedin cadı.” Yanaklarını ovalamaya başladı. “İz kalırsa seni paralarım.”
Bir adım geri çekildim.Yanakları gerçekten kızarmıştı. Gülmemek için dudaklarımı ısırdım. Sonra hızla mutfaktan çıktım.
“Saye!”
“Derse geç kalıyorum!”
“Daha hazırlanmadın bile!”
“Bunlar küçük detaylar!”
Odaya girip kapıyı kilitledim.
Arkasından söylenmeye devam ediyordu. Kapının önünde durup sırıttım.
Sonra saate baktım. Ve gülümsemem anında silindi.
“Kahretsin.” Gerçekten geç kalıyordum.
Dolabın kapağını açıp ilk gözüme çarpan uyumlu parçaları aldım.
Açık mavi İspanyol paça kot. Sarı, ince triko bir bluz. Kaan görse kesin “üşütürsün” derdi. Bu yüzden görmeden çıkmak en sağlıklısıydı. Saç, makyaj derken tahminimden fazla oyalanmıştım. Hazır olduğumda Kaan çoktan evden çıkmıştı.
Çantamı kaptığım gibi kendimi dışarı atarak taksi çağırdım. Bir buçuk saat sonra derste olmam gerekiyordu. İstanbul trafiğinin buna kendi yorumunu katacağından emindim.
——
Taksinin arka koltuğunda otururken camdan dışarı baktım. Hava güzeldi. Ne yazık ki benim bunu romantikleştirecek vaktim yoktu.
Yaklaşık yarım saat sonra okulun önünde indim. Saatime baktım.
“Koş.” Kendi kendime emir verip kampüsün içine daldım. Dosyaları bir kolumda, çantam omzumda taşırken amfiye yetişmeye çalışıyordum. Omzum sertçe birine değdi.
Dosyalar elimden kaydı.
Çantam yere düştü.
Kâğıtlar etrafa saçıldı.Tam karşımdaki kişiye söylenecektim ki başımı kaldırdım. “Harika.” Ve tabii insan hayatında görmek istemediği kişilere özellikle acele ederken çarpar.
Aras.
Bugün görmek istediğim son kişi. Daha kötüsü, sevgilimdi. En azından teknik olarak.
Son zamanlarda birbirimize sevgiliden çok yanlışlıkla aynı ilişkiye atanmış iki yabancı gibi davranıyorduk.
Yere eğilip eşyalarımı toplamaya başladım. Aras da hemen çömeldi.
“Aşkım, özür dilerim. Ben sadece konuşmak istemiştim. Dün telefonlarımı açmadın.”
“Önemli değil.” Aslında önemliydi. Ama daha önemlisi derse geç kalıyordum ve onunla iki cümleden fazla konuşacak sabrım yoktu.
Bir dosyayı yerden aldı.
“Vizeler için tekrar yapıyordum. Uyuyakalmışım.”
Başımı kaldırmadan kâğıtlarımı toplamaya devam ettim. Gözlerinin yüzümde dolaştığını hissediyordum.
Sanki söylediklerine inanıp inanmadığımı anlamaya çalışıyordu.
“Ben de bana kızgın olduğunu düşünmüştüm,” dedi. “Neredeyse evine geliyordum.”
Yalancı. Bu kez başımı kaldırdım.
“Sana neden kızgın olayım?”
Bir an afalladı. Gözlerinde çok kısa bir panik gördüm.
“Neden olacak canım? Ne zaman trip atsan telefonlarımı açmıyorsun.”
Dudaklarımda samimiyetsiz bir gülümseme belirdi. “Dediğim gibi. Uyuyakalmışım.”
Ağzımı arıyordu. Ben de aptal değildim. Son dosyayı çantama sıkıştırıp ayağa kalktım.
“Derse yetişmem lazım. Sonra konuşuruz.” Arkamı dönüp yürümeye başladım.
“Saye!”
Gözlerimi kapattım. Tabii ki bitmemişti. Arkamı döndüm.
“Efendim, Aras?” Elini kaldırdı.
Ve o an bütün dünya birkaç saniyeliğine sessize alındı. Parmaklarının arasında güneş ışığını yakalayan gümüş bir çakmak vardı.
Benim çakmağım. Daha birkaç saat önce bir villanın kasasından aldığım. Onun benim çantamda olması gerekiyordu.
Nefesim boğazımda düğümlendi.
Olamaz hayır.
Aras kaşlarını kaldırdı.
“Bunu düşürdün.”
Ne dediğini duydum ama cevap veremedim.