İşte ben o an anlamıştım. Kaçabilirdim ama saklanamazdım. Beni getirdiği duvarları dökülü, camları eski ama kendince bir düzen oturtuğu mekanına getirdi. Kocaman bir masa, çapraz duran üçlü, ikili ve iki tane tekli deri koltuk vardı. Yerde eski, ya da demode bir halısı vardı. Güneşi beklerken dizisinde Kerem'in mekanına benziyordu. Tek farkla buraya bir tek kendisinin girebileceği kocaman kapının anahtarı ondaydı. Üzerime kapıyı kilitlemesinden bahsetmiyorum bile. İçim korkudan tir tir titriyor ama dışa vurmuyordu. Kahve, çay gibi meşrubatlarının olduğu bölmede kahve yapıyordu. Bense kafese kapatılan kuş gibi boynumu bükmüş öylece dikiliyordum.
"Otur" dedi şuh bir sesle, yerimde irkildim. Adımlarımı zoraki bir şekilde üçlü koltuğa yönelttim. Çantamı sıkı sıkı tutarken oturdum. Hala gözlerimi etrafta dolaştırıp onun gözleriyle buluşmamak için üstün çaba sarfediyordum. Biraz sonra elinde iki kupayla bana doğru yaklaşmaya başladığında gözlerim onu buldu. Onu ve güçlü heybetini. Siyah deri montunun içine giydiği gri tşörtü göğüs kaslarını belli ediyordu. Altında koyu renk kot pantolonu bacaklarını sarmış, ortaya nefes kesen bir görüntü çıkmıştı. Ortada minik bir sehpa vardı. Kupaları üzerine koyup yanıma oturdu, hatta dibime girdi diyebilirim. Nefesi yanağımı yalayıp geçtiğinde gözlerimi yumdum.
"Söyle bakalım mum ışığı, polisi sen mi aradın?" Soru gerçekten çalışmadığım hatta unuttuğum yerden gelmişti. Sustum. "Yüzüme bak" dedi bu kez sesi normal çıkmıştı. Bakamadım. "Yüzüme bak" diye kükredi. İrkilerek döndüm. Yakındı, fazla yakın. Ela gözlerindenki öfke boy gösteriyor, koyuluğu canıma okuyordu. Hala yüzünde kirli sakalları vardı. Bodrumdaki halinden biraz daha uzun.
"Cevap ver." Başımı olumsuz yönde salladım. Bıkkınlıkla bir nefes aldı. Dirseğini dizine dayayıp eliyle yüzünü ovdu. Elleri çok güzeldi. Tırnakları temiz ve biraz da uzundu. Saçlarının ön kısmı dağınık bir şekilde kaldırılmış, arka ve yan kısımları kısaydı. Uzaktan bakılınca hayran olunacak bir görüntüsü vardı ve yakın durmamız nefesimi kesiyordu. Dilim bağlanıyordu. Onu yanında aklımı kullanamıyordum. Kalbim yerinden çıkıyordu sanki.
"Sabaha kadar buradayız, ne kadar konuşmazsan bu süre o kadar uzar." Gözlerim dehşetle açılmış, ağzım aralanmıştı. "Olmaz" dedim can havliyle. Sırıttı. Yapmasa şöyle, o tebessüm kırıntı başımı döndürüyordu.
"Konuş o halde." Kesik bir nefes alıp konuşabilmek için yüzüne bakmayı kestim.
"Ben aradım." Dediğimle yay gibi gerilmişti. Yumruk yaptığı eli bir adım geride durmamı işaret ediyordu. "Niye" diye tısladı. Kalbim duracaktı. "Biraz uzak durur musun?" Elimi göğsüne koyup itmeye çalıştım. Milim kıpırdamadı. Göz ucuyla baktığımda hala bana bakıyordu, ifadesiz. "Sen bana böyle yakın dururken konuşamıyorum." Nedense içimden geçenler, dilimden dökülüyordu. Tek kaşı hafifçe kalktı. Tekrar sinsi bir tebessümle üzerime eğildi. Hadi ama, senin o koca cüssen beni yutacak. Neyse ki bazı şeyler içimden geçerken, dışarı çıkmıyordu.
" Niye? "Sorusunu kulağımın dibinde yineledi.
" Çünkü "dedim.
" Evet "dedi.
" Çünkü "dedim.
" Evet " dedi ve ben kelimeleri unuttum. Resmen dilimi yuttum. Kalkmak için harekete geçtiğimde elini bacağıma koyup beni engelledi. Sert baskısı altında mideme kramp girdi. Eli çok hassas bir yerde duruyordu, eğer biraz daha sıkarsa gülmeye başlardım. Öyle de yaptı, parmaklarını etime bastırmasıyla kahkaha atmaya başladım. Bacaklarımdan çok gıdıklanıyordum. Ve bu yüzden kim dokunursa dokunsun kontrolsüz bir şekilde gülüyordum. Eli hala bacağımda dururken yüzüme eğildi. Elimle elini işaret ettiğimde eline baktı. "Çek.. Elini.. Gıdık. Lanıyorum."
Hayret verecek şekilde bir söylediğimi tek seferde yapmıştı. Elimle dokundu yerin izlerini silmek için bastırarak ovdum. Böyle yapınca sakinleşiyordum. Sakinleşince ayağa kalktı. Kahvesini eline alıp yudumladı. Bu sırada yüzüm eski halini almıştı.
" Şimdi" dedi. "Seninle bir anlaşma yapacağız." Ben ona anlamaz bir şekilde bakarken o anlatmaya başladı.
***
"Ne" diye carladım. "Sen çıldırdın herhalde, bu mümkün değil."
"Başka seçeneğin yok. Bu fikre alış bu gece, fazla vaktin de yok." Zorba, resmen bana istediği şeyi diretiyordu.
"Yapmazsam?"
"Bordum da, otelde, benim odamda, bir gece. Bence başka şansın yok."
"Pislik" dedim yüzüne tükürür gibi. Ama bu ondanda keyif almış ayağa kalkmıştı.
"Seni bırakayım artık." Gözlerim dolu dolu olduğumda miskince yerimden kalktım. Çantamı kafamdan geçirip taktığım da, gözümden bir kaç damla yaş peş peşe düştü ona istediğini verecektim ya da istediğini yapıp adımı çıkaracaktı.
*
Beni aldığı yere bıraktığında hızla ondan uzaklaşmaya başladım. Peşimden gelip yanımda durdu. Kaskının camını açıp "o kız arkadaşına da bahsetmeyeceksin, unutma öyleymiş gibi yapıyoruz" dedi. Hiç tepki veremedim oda hızla uzaklaştı. Daha fazla kendimi tutamayacağımı anladığımda kaldırım taşına oturdum. Serbest bıraktığım gözyaşlarımla başımı dizlerime yasladım. Ben böyle bir şey yapamazdım.
Gök gürüldemeye başladı. Aynı anlarda yağmur bastırmıştı. Oturduğum yerden kalkıp koşarak eve geldim. Üzerindekiler inceydi ve sırılsıklam olmuştum. Babam yoktu. Ne zaman istediğimde biri yanımda olacaktı ki. Kapı çaldı. İki adım uzağında olduğum kapıyı açtığımda karşımda Elçin duruyordu. "Ben geldim" demesiyle ona sarıldım ve tekrar ağlamaya başladım. Bu defa sakinleşebileceğimi sanmıyordum.
Dakikalardır ağlıyordum. Elçin'in dizinde yatıyordum. Oda soru sormuyor sakinleşmemi bekliyordu. Hoş sorarsa ne diyecektim ki? Beni saçma sapan bir oyunun içine çekmiş ağzıma da kilit vurmuştu. En yakın arkadaşıma anlatamayacak olmak hıçkırıklarımı daha da arttırmıştı. Ağlamaktan gözümde yaş kalmayınca, az önce yağmurda ıslanan kıyafetlerin kuruduğunu farkettim. Miskince yattığım yerden kalkıp odama girdim. Üzerimdekileri çıkarıp banyoya girdim. Ilık suyun altında küvete oturdum.
Pislik herif, yine beni kullanacaktı ve yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Banyodan çıkıp üzerimi giyindim. Kızaran gözlerim yanıyordu. Salona geçtiğimde Elçin kahve yapmıştı. Kupadan buharı tüten kahveyi alıp dudaklarıma götürdüm. "Ne oldu bal küpü, anlat bana." İşte can alan soruyla karşı karşıya kalmıştım.
"Benim bir sevgilim var." Elçin söylediğim şeyle ağzındaki kahveyi püskürttü. Dudakları yanınca peçete uzattım. Eliyle yellerken bir yandan da öksürüyordu. "Ne" dedi yarım öksürüğüyle. Önünde duran su bardağını doldurdu. Tek dikişte suyu bitirdiğinde artık sakindi.
"Anlat, çabuk. Herşeyi bilmek istiyorum. O çocuk değil mi, Kağan. Hadi Nil." Bir sussa söyleyeceğim yalanı düşünecektim ama, heyecanla sorusuna bir yenisi ekliyordu.
"Evet Kağan." Hala yüzüme bakıyor, devamını bekliyordu. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum ki. Sahte bir sevgiliyi nasıl süsleyecektim. Benim hiç sevgilim olmadı. Nasıl anlatılır bilmiyordum.
"eee, bu kadar mı? Nasıl oldu anlat hadi." Yapamayacaktım, ona saçma sapan bir oyunu, allayıp pullayamazdım. Pes ettim, ona yalan söyleyemezdim ben. Dudaklarımı yaladım. Tam ağzımı açıyordum ki, mesaj geldi. Telefonu elime aldım. Ekranda hercai ismini görmemle tedirgin oldum.
Kuralı bozarsan ne olur biliyorsun. Ağzını kapalı tut.
Bir an kafamı kaldırıp etrafıma bakındım. Beni gözetlemiyordu değil mi? Saçmaladığımı anladığımda yerime yasladım.
"Ne anlatacağım Elçin, sevgilim işte. Bugün başladık." Elçin bana uzaylı gibi bakıyordu. Bana nazaran onun sevgili sayısı fazlaydı. Tecrübeliydi ve bi sevgiliyi anlatmanın bin bir türlü halini biliyordu. Elçin'in konuyu değiştirmesi beni rahatlatmıştı. Sabaha karşı yatağa girip uyumuştuk.
Bir pazar gününe uyanmıştım. Saat on biri gösteriyordu. Elçin'i uyandırmadan yataktan kalktım. Evi babamın yaptığı menemen kokusu sarmıştı. Odadan çıkıp kokuyu takip ettim. Babam mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Arkasından sarıldım.
"Prensesime günaydın." Güldüm. Hazır masaya baktığımda pazar kahvaltılarımızı vazgeçilmezi menemen tam ortadaydı. Babam sağlıklı beslediğimi biliyordu ve çokta dikkat ediyordu. O nedenle yeşilliklerle süslenmiş masa ağzımı sulandırılmıştı. "Hadi Elçin'i uyandır." Başımı salladım, kapıdan çıkacakken çarpmıştık.
"Günaydın." Uyku mahmuru hali her zaman çok tatlı olmuştu. Yanaklarına sulu öpücükler kondurdum. Kahvaltıya oturduğumuzda babamın neşeli hali gerginliğimi bir nebze olsun azaltmıştı. Komik fıkralar anlatıyor, gülmekten karnımıza ağrılar giriyordu. Babamın enfes menemeni yine efsaneydi. Elçin çok nadiren olurdu pazar kahvaltılarımızda. Ama babamla hep çok eğlenir, buruk yanı biraz olsun babamla onarılırdı.
Babam hep sevecen, hep anlayışlı, hepte komik olabilen tek insandı galiba. Babama olan aşkımı sayfalarca yazar, saatlerce anlatabilirdim. Çünkü benim babam bir kahramandı. Her zaman kanatlarının altında olmanın verdiği huzuru hiç bir yerde bulamazdım. Annemin yanında bile kimi zaman uykularımdan olurdum. Babam gibi kimsenin yanında huzurlu hissetmezdim. Varlığı bütün karmaşanın içinde sığındığım limandı.
Kahvaltı faslı bittiğinde çaylarımızla salona geçtik, babam hala anlatıyor, kahkahalara boğuyordu. Sehpanın üzerinde duran telefonum çalınca yine ürpermiştim. Ama arayan annemdi. Lütfen dönmüş olmasın, lütfen.
"Anne."
"Bebeğim biz döndük." Evet artık babamla geçirebileceğim zaman kısıtlıydı. Bir hafta daha burada kalacak, sonra o mahzene dönecektim.
"Tamam, anne." O yine tembihler ederken araya dönmem için ısrarlarını sıkıştırmayı ihmal etmemişti. Telefonu kapattığımızda babamın neşesi duman olup uçmuştu. Elçin'in de neşesi kaçmıştı.
"Baba, beni artık yanına alsan." Babam derin bir iç çekti. Bu mümkün olsa çok zaman önce alırdı zaten de, işte.
"Biraz daha sabret bebeğim." Başımı salladım.
Elçin eve, babam işe gittiğinde yine yalnız başına kaldım. Onu düşünmemeliydim. Kendimi tekrar ev işine verdiğimde aklımdan çıkmamıştı. Saatler sonra kapı çalmıştı. İşimde bitmişti. Temizlik yaparken dağılan saçlarım ve üstüm başımla kapıyı açtım ve karşımda inanılmaz bir şey duruyordu.
"Ya ben seni yerim, sen kimsin?" Eğilip başını okşadım. Kucağıma aldığımda boynundaki papyon kahkaha attırmıştı. Sevimliliği üzerimdeki gerginliği atmıştı. Hayvan sevgimin önüne geçemediğim doğrudur ama hiç hayvan bakmamıştım. Küçükken bir kuşum vardı. Bir gün onu açık havaya çıkarmıştım. Ellerimin arasından arasından uçup gitmiş, bir daha geri gelmemişti.
"Sen nasıl geldin buraya." Bahçeye bakınırken, Giray yaramazlık yapmış çocuk edasıyla görüş açıma girmişti. Yüzüm anında solmuş, yerini yine tedirginliğe bırakmıştı.
"Biraz konuşalım mı?" Başımı salladım. Ne söyleyeceğini bilemiyor gibiydi. "O senin" diyerek kucağımdaki köpeği gösterdi. Gülümsedim. "Akşam mahallenin aşağısında ki parkta buluşalım, söyleceklerim önemli!" Onu yine başımla onaylayıp gidişini izledim. Ne söyleyecekti acaba. Kapıyı kapatıp eve girdim. Üzerini yokladım, tasmasında adı yazmıyordu. Bu iyiydi, ona adını ben koyacaktım.
Diğer yandan hercaiyi aramam gerekiyordu.
Kural 1. Ne olursa olsun haber ver, önemsiz deyip geçersen anlaşma bozulur.
Derin bir nefes aldım. "Of, nerden bulaştım bu işe." Telefonu elime alıp numarasının üzerinde oyalanmaya başladım. Dudaklarımın içini ısırıyordum. Kaçış yoktu, arayacaktım. Numaranın üzerine dokunup kulağıma koydum. Tek çalışta açılmasına şaşırsamda belli etmedim.
"Ne oldu?"
"Giray geldi."
"Evet."
"Akşam buluşacağız, birde bana hediye getirmiş, bir köpek. Haber vereyim dedim."
"Güzel, akşam görüşürüz. Sevgilim." Telefon kapandığında ağzım peş karış açılmıştı. Sevgilim demişti. Aklımı kaçırmama ramak kaldığını hissediyor ve hiç bir şekilde buna karşı koyamıyordum. Yapıyordu işte, beni istediği gibi kullanıyordu, buna ben izin veriyordum. Bir an önce bu saçma sapan şeyin içinde sıyrılmaktan başka yolum yoktu. Ben ona karşı kafamın karışmasından korkuyordum. Şu an bile onu tehditine boyun eğiyordum. Hiç bu kadar saçmalamadım ben. Her zaman düz ve net bir kişiliğe sahipken olanlara dur diyemiyorum, nerde hata yaptım.
Elimdeki telefonum çalınca bakmadan açtım.
"Nil." Cemil'in sesi biraz olsun rahatlamama sebep olmuştu.
"Cemil."
"İyi misin, kaç gündür konuşamadık."
"İyiyim desem yalan olur."
"Nerdesin buluşalım mı?"
"Bugün olmaz işim var. Yarın buluşalım olur mu?"
"Oldu bile, hadi görüşürüz." Yerimden kalkıp köpeği bahçeye çıkardım. Bahçe kapısını kapatıp çimlerin üzerine oturdum. Köpeğin kuyruğunu sallaya sallaya koşturmasını izlerken eğlenmeye başlamıştım. Ona henüz isim vermeyecektim, doğrusu bağlanmaktan da korkuyordum. O dengesiz sorunlu herifin ne yapacağı pek belli olmuyordu. Hoş onun ne düşündüğü beni neden bu kadar ilgilendiriyor onu da bilmiyorum ya.
***
Sevgili günlük...
Günlerdir anlamsız duygu karmaşası içindeyim. Bana neler olduğu konusunda bir fikrim yok. Tek bildiğim galiba Kağan'ı özledim. Giray'ın gelip bana köpeği hediye edip gittiği o günden sonra ne Giray'ı gördüm ne de Kağan'ı. İkisi de sır olmuş gibi kaybolmuşlardı ortalıktan. Diğer yandan köpeğim tarçınla iyi anlaşıyorduk. Birbirimize bayağı alıştık, hatta birlikte uyuyoruz. Günlerdir evden çıkmadım. Nihayet tatil bitti ve ben bavulumu toplamış evime veda ediyordum. Bu ev benim kalkanımdı sanki, öyle güvenli öyle sıcak. İçimde tuhaf bir his var, sanki bir yanım bu evden gitmemek çırpınıyordu. Ve bir diğer yandan, annemi özledim. Yarın okullar açılıyor, heyecanlı mıyım? Galiba, son sınıf olmak, hayallerime biraz daha yakın olmak çok güzel bir his. İşte böyle, hayat yolunda. Uzun zamandır aradığım ve bulduğum sessizlik ilk defa rahatsız ediciydi.
*
Evden çıkmak için hazırdım. İstemeye istemeye annemin yanına gidiyordum. Ben burda olmak istiyordum. Yine o eve, Burcu'ya dahası o adamın yersiz kurallarına ayak uydurmak zorunda olmak çok kötüydü. Bavulu kapının önüne bırakıp kol çantamı toparladım.
"Babacığım, hazırım."
"Geliyorum." Çantamı koluma takıp kapıya yürüdüm. Bir elimle bavulu tutup diğer elimle kapıyı açtım ve bavul elimden düştü. Çünkü bu evde daha uzun kalmama sebep olacak olan adam tam karşımda duruyordu.
"Amca." Şaşkınlıktan ağzım yüzüm ikiye ayrılırken atladım boynuna. Amcam kahkaha atarken babamın sesini duydum.
"Senin ne işin var burda?" Babamın sesi katı ve hoşnutsuzdu. Ben bildim bileli araları hep bozuktu. Babam, amcam ne zaman gelse üzerinde anlamadığım bir tedirginlik olurdu. Onların arası neden bozuk bilmiyordum ama onu gelişi bana iyi gelirdi.
"Artık temelli buradayım." Ben sevinç çığlıkları atmaya hazırlanırken babam "hazırsan çıkalım Nil" dedi ve amcamın bu gelişi beni anneme gitmekten alıkoyamadı. Yüzüm düşerken yanımızdan hızla geçen babamın peşine takıldım. Arabaya bindim ve esaretime doğru yola çıktık. Annemin yanına gitmek istemiyordum ama babam ilk defa beni bu kadar istekli götürüyodu. Yüzü çok gergin, elleri çok sertti. Önceleri amcam geldiğinde ben bir hafta daha babamda kalabiliyordum. Şimdi bu neydi? Telefonum titrediğinde bakışlarımı babamdan çektim.
Artık rol yapmamıza gerek kalmadı.
İçimden akan ılık bir his gözlerimi doldurmuştu. Bu böylemi söylenirdi. Sırf rol yapmak için ayağıma kadar gelmişti. Şimdi attığı bu mesajda neyin nesiydi. Günlerdir mesaj atmamış, beni saçma sapan bir oyunun içine çekmişti. Şimdi de sözde sevgili oyununu kafasına göre bitirip, beni azad mı ediyordu yani. Neydim ben?
Ah ne aptalım. Tabi ki de onun istediği zaman oynayacağı oyuncağı. Kendimi ne konuma sokuyordum ben. Hiç tanımadığım birinin attığı mesaja neden üzülüyorum. Bitsin bu oyun, neden benim için bir anlam ifade ediyordu ki, zaten. Yine de merakıma karşı koyamamış, cevap vermiştim.
Nasıl yani?
Akmak için hazır bekleyen gözyaşlarımla birlikte, içimde kıvranıp duran hıçkırıkları zor tutuyordum.
Zaten çok saçmaydı. Giray'ın canını seninle yakabileceğimi düşünmem büyük saçmalıktı.
Ellerim titrerken telefon elimden düştü. Aralanan ağzımla gözyaşlarım özgür kalmıştı. Giray'ı bilmiyorum ama benim canımı yaktığı kesindi. Ellerimle yüzümü kapattım. İstemsizce ağzımdan çıkan sesleri durduramıyordum. Babam adımı sesleniyordu ama algılayamıyordum. Arabayı durdurmuştu. Ellerimi tutup yüzüme baktı babam.
"Ne oldu?" İç çekmekten ağzımı açamıyordum. Gözümün içine endişeyle bakan babama sarıldım. Ne olmuştu, ben anlamamıştım ki. İçimden gelen saçma ağlama hissini bastıramıyordum ki. Alt tarafı saçma bir oyunun içinden kendiliğinden sıyrılmıştım, neden ağlıyordum. Babamdan ayrılıp gözyaşlarımı sildim.
"Bir şey yok babacığım, nefesim kesildi bir an." Babam daha da endişelenmişti. Nefes daralması, kalp sıkışması gibi sorunlarım vardı çocukluktan. Şimdilerde pek olmuyordu. Uzun zamandır hiç olmamıştı hatta ama şimdi bu durumdan sıyrılmak için yalan söylemiştim.
" Hastaneye gidelim mi? İyi değilsen hemen gidelim." İçin için pişman olsam da başka çarem yoktu.
"Yok babacığım geçti, zaten anlık birşeydi."
Babam başını salladı. Tekrar yola çıktık. Zor bir sene beni bekliyordu. Yine o ev ve kuralları, bir de Burcu katlanılacak gibi değildi ama sabretmeliydim. Bu sene son senemdi. Ondan sonra üniversite ve hayallerim. Yarın okullar açılıyor. Tek temennim beni yolumdan döndürecek, hesaba katmadığım olayların olmamasıydı...