5. BÖLÜM: KONUŞACAĞIZ

1890 Words
LÎVYAN AZRAK: Aynanın karşısında geçirdiğim saatlerin sonunda odam adeta bir savaş alanına dönmüştü. Yatağımın üzeri, sandalyelerin arkası, gardırobun açık kapaklarından sarkan kumaşlar... Ankara’dan gelirken yanıma aldığım ne kadar kıyafet varsa hepsini teker teker denemiş, teker teker de fırlatıp atmıştım. Bir yanım çok abartılı olmaktan, ona "senin için süslendim" mesajı vermekten delicesine korkuyor; diğer yanım ise o heybetli, her adımıyla yeri sarsan adamın karşısında sıradan, sönük bir çocuk gibi kalmak istemiyordu. En sonunda dolabın en arkasında kalan, Urfa’nın bu kavurucu haziran sıcağına en uygun olan efil efil, bordo renkli elbisemde karar kılmıştım. Elbise tenime değdiği an içimdeki o huzursuz telaş biraz olsun yatışır gibi oldu. Kumaşı o kadar hafifti ki, tenimde neredeyse yok gibiydi. Sol bacak kısmındaki o derin yırtmaç, her adımımda bacağımın beyazlığını gözler önüne seriyordu. Aynada kendimi hafifçe öne doğru eğerek süzdüm; göğüs dekoltesi biraz cüretkardı, dolgun göğüslerim fazlasıyla göze batıyordu ama kendi kendime "Eğilecek bir durum yok Lîvyan," diye fısıldadım, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. "Sadece bir fincan kahve içip geleceksin. Hepsi bu." Bordonun o asil, koyu tonu, benim mermer gibi beyaz tenimle muazzam bir tezat oluşturmuştu. Dün gecenin o kirli, tozlu toz toprak içindeki görüntüsünü tamamen silmek ister gibi saçlarımı iri dalgalar halinde şekillendirdim, omuzlarımdan geriye doğru savurdum. Boynumdaki morlukları tamamen kapatmasam da saçlarımın dalgaları arasına gizlemeyi umuyordum. Aynaya biraz daha yaklaşıp hafif bir makyaj yaptım; kirpiklerimi belirginleştiren bir rimel, gözlerimin yeşilini ortaya çıkaran ince bir kalem ve dudaklarıma bordonun ağırlığını dengeleyecek hafif bir ruj... Karşımda duran kız, dün o patikada çaresizce çırpınan o zavallı kız değildi artık. Ya da ben kendimi buna inandırmak istiyordum. Gözüm salondaki sehpaya kaydı. Saatlerdir sessiz duran o yeni telefon, sanki her an patlamaya hazır bir el bombası gibi orada duruyordu. Zaman daraldıkça odanın içindeki hava daha da sıkışıyor, kalbimin ritmi hızlanıyordu. Ve tam o anda, sessizliği bölen o keskin melodi salonda yankılandı. Yerimde hafifçe sıçradım. Kalbim anında ağzımda atmaya başladı, nefesim boğazımda düğümlendi. Sanki o telefon çalmadı da göğüs kafesime sert bir darbe indi. Yavaş adımlarla, sanki kaçarsam beni yakalayacak bir şeyden uzaklaşır gibi sehpaya yaklaştım. Titreyen elimi uzatıp telefonu elime aldım. Ekrana baktığımda gördüğüm isim, içimdeki tüm sakinlik kırıntılarını darmadağın etmeye yetti. Delilşah ŞAHİNOĞLU Sadece iki kelime ama bu şehrin tüm ağırlığını, dünkü o dehşet anını ve o adamın buz gibi kokusunu içinde barındıran iki kelime. Parmaklarım o kadar çok titriyordu ki telefonu düşürmemek için gövdesini daha sıkı kavradım. Gözlerimi kapatıp derin, sarsıcı bir nefes aldım. Göğsüm hızla yükselip alçaldı. Kendimi toparlamaya çalışarak yeşil butonu sağa doğru kaydırdım ve telefonu kulağıma götürdüm. "Alo?" diyebildim sadece. Sesim düşündüğümden daha cılız, daha teslimiyetçi çıkmıştı. Karşı taraftan gelen o derin, tok ve insanı anında etkisi altına alan ses cızırtıların arasından sıyrılıp zihnime sızdı. "Açmayacaksın sandım, Lîvyan," dedi. Sesi sabırsız değildi ama öyle bir tınısı vardı ki, sanki onun bekletilmeye hiç tahammülü yoktu. Yutkundum, boğazımdaki o dünkü sızı hafifçe kendini hatırlattı. "Telefon... Telefon uzaktaydı biraz," diye yalan söyledim, oysa saniyelerdir başında nöbet tutuyordum. "O yüzden geç açtım." Kısa, neredeyse hissedilmeyecek bir sessizlik oldu hattın diğer ucunda. Onun o sert çehresinin ardında ne düşündüğünü kestirmek imkansızdı. "Anladım," dedi sadece, sesindeki o gizemli ton içimi ürpertti. Ardından hiç uzatmadan, adeta bir emir verir gibi ama içinde tuhaf bir davet barındırarak devam etti: "Aşağıdayım. Hazırsan in." "Hemen geliyorum," dedim aceleyle, sanki beni yukarıda beklerken görecekmiş gibi başımı sallayarak. "Görüşürüz." Cevap vermesini beklemeden telefonu kapattım. Eğer bir saniye daha konuşmaya devam etseydim, kalbimin göğüs kafesimi delip dışarı çıkacağını duyacak diye korkmuştum. Hızla küçük çantamı aldım, evimin anahtarını içine fırlattım. Kapıya doğru yürürken aynadaki aksime son bir kez baktım; yanaklarım heyecandan hafifçe pembeleşmişti. Kapıyı açıp dışarı çıktım, arkamdan üç kez kilitledim. Anahtarı çantamın derinliklerine atarken parmaklarımın bağı çözülüyor gibiydi. Asansöre bindiğimde, kabindeki aynaya bakmamaya çalıştım. Beşinci kattan zemin kata inen o asansör sanki dünyanın en hızlı aracıymış gibi saniyeler içinde aşağı vardı. Kapı metalik bir sesle iki yana açıldığında, apartmanın o loş ve serin koridoruna adım attım. Ön kapıya doğru yürürken, dışarıdan sızan o parlak Urfa güneşi gözlerimi kamaştırdı. Büyük demir kapıyı yavaşça itip dışarı çıktım. Ve çıktığım an, zaman benim için tamamen durdu. Kapının hemen önünde, o lüks siyah arabanın gövdesine hafifçe yaslanmış bir dağ gibi duruyordu. Üzerinde dünkü gibi koyu bir takım elbise yoktu; bu kez siyah, keten bir gömlek giymişti ve gömleğin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. O güçlü, esmer kolları güneşin altında parlıyordu. Sol elinin parmakları arasında tüten bir sigara vardı. Dudaklarından süzülen o beyaz duman, Urfa’nın sıcak havasına karışıp kaybolurken, o başını hafifçe kaldırmış, gözlerini apartmanın çıkışına dikmişti. Beni gördüğü an, sigarayı dudaklarından uzaklaştırdı. Bakışları yüzüme değdiği an içimdeki her şeyin alev aldığını hissettim. O karanlık, keskin gözler bende takılı kaldı. Beni süzmeye başladı. Ama bu sıradan bir bakış değildi; ruhumu, tenimi, giydiğim her bir parçayı inceleyen, adeta üzerime kendi mührünü vuran bir süzüştü. Bakışları ilk önce dalgalı saçlarımdan aşağı indi, yüzümdeki hafif makyajda çok kısa duraksadı. Ardından boynuma, o saçlarımın arasına gizlemeye çalıştığım morluklara kaydı. O an çenesinin yan tarafındaki kasın kasıldığını, o mermer çehresinin daha da sertleştiğini gördüm. Dünkü o öfke kıvılcımı gözlerinde anlık olarak çaktı ama kendini hemen zapt etti. Bakışları durmadı; bordo elbisemin göğüs dekoltesine, oradan ince belime ve her adımımda yırtmaçtan dışarı sızan sol bacağıma doğru indi. Öyle uzun, öyle dikkatli baktı ki, vücudumun beyazlığının bordo kumaşın altında nasıl eridiğini onun gözlerinde gördüm. Altımda düz taban sandaletler olmasına rağmen, onun o devasa boyunun karşısında kendimi o kadar ince, o kadar savunmasız hissettim ki... Bakışlarının ağırlığı tenimi yakıyordu, sanki dokunmadan beni eritiyordu. Rüzgar elbisemin eteklerini hafifçe uçuşturduğunda, onun da bakışlarının o hareketle beraber savrulduğunu fark ettim. Aramızdaki o birkaç metrelik mesafeyi nasıl yürüdüm, ayaklarım yere nasıl bastı hiç bilmiyorum. Sadece ona doğru çekiliyordum, kaçınılmaz bir fırtınaya doğru yürür gibi. Tam yanına vardığımda, Delilşah gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadan, henüz yarısı bile bitmemiş olan sigarasını parmaklarının arasından bıraktı. Sigara yere düştü. Ağır, emin bir hareketle ayakkabısının ucuyla sigaranın üzerine bastı, sertçe ezerek söndürdü. Bu hareketi bile o kadar otoriter, o kadar erkeksiydi ki, nefesimi tuttum. Bana doğru bir adım attı. Kokusu... O ceketinden aldığım, dün geceden beri zihnimi işgal eden o baskın, odunsu parfüm kokusu taze bir darbe gibi etrafımı sardı. Elini uzattı, arabanın ön yolcu kapısının kulbunu kavradı ve sertçe çekti. Kapıyı benim için açmıştı. Bir an duraksadım, şaşkınlığımı gizleyemedim. Urfa’nın ortasında, bu topraklarda herkesin önünde eğildiği, adından korkuyla bahsedilen koskoca Delilşah Şahinoğlu, benim için araba kapısı açıyordu. Bu ihtimam, bu korumacı hizada duruş beni darmadağın etmeye yetmişti. Yüzümün yandığını hissederken, "Teşekkür ederim," diye fısıldadım ve hızlıca kendimi toparlayıp arabanın ön koltuğuna oturdum. Elbisemin eteklerini yırtmacımı çok açmayacak şekilde altıma doğru topladım. Delilşah, ben içeri girdiğim an kapıyı tok bir sesle kapattı. Onun dışarıda kalan varlığı bile arabanın camından içeri sızıyordu sanki. Arabanın önünden dolanırken o heybetli gölgesinin camdan geçişini izledim. Sürücü koltuğunun kapısını açıp içeri oturduğunda, arabanın o geniş iç hacmi bir anda onun varlığıyla daralıverdi. Delilşah hiçbir şey söylemedi. Ancak o keskin bakışları, yırtmacımı örtmek için çekiştirdiğim elbisemin eteklerinde ve rüzgarın az önce savurduğu ince kumaşta bir saniyeliğine gezindi. Dudakları sert bir çizgi halini alırken, arabanın ön konsolundaki bir düğmeye uzandı. Saniyeler içinde klimanın sıcak havası ayak uçlarımdan yukarıya doğru yayılmaya başladı. Dışarıdaki o tatlı ama elbisemi havalandıran rüzgarın aksine, arabanın içi bir anda korunaklı bir kozaya dönüşmüştü. Onun bu sessiz ama her şeyi kontrol eden tavrı, içimdeki o huzursuzluğu hafifçe dağıtırken yerini derin bir heyecana bıraktı. Hızla vitesi geriye atıp sitenin önünden tek bir hamleyle döndü. Direksiyonu kavrayan o güçlü kollarındaki damarlar, arabayı yönlendirirken iyice belirginleşiyordu. Şehrin içindeki o dar ve kalabalık sokaklardan hızla çıkıp, dik yokuşlara, Urfa’yı yukarıdan kucaklayan o yüksek yollara doğru tırmanmaya başladık. "Nereye gidiyoruz?" diye sordum, sessizliği bozmak isteyerek. Hiç bu yolları bilmiyordum, ilk defa geliyordum. Sesim, arabanın motorunun güçlü uğultusunun arasında biraz çekingen kalmıştı. Gözlerini yoldan ayırmadan, "Şehri görebileceğin, kimsenin rahatsız edemeyeceği bir yere," dedi. Sesi o kadar emin ve netti ki, o "kimsenin rahatsız edemeyeceği" kısmının arkasında yatan gücü hissetmemek imkansızdı. Yol yükseldikçe, Urfa’nın kızıla ve kahverengiye çalan o büyüleyici silueti pencerenin arkasından süzülmeye başladı. Ben büyülenmiş gibi dışarıyı izlerken, Delilşah’ın bakışlarını üzerimde hissettim. Dikiz aynasından ya da doğrudan, bir şekilde beni kontrol ediyordu. "Hâlâ titriyorsun," dedi aniden. Arabayı geniş, etrafı taş duvarlarla çevrili ve tepesinde tarihi bir yapının kalıntıları olan boş bir düzlüğe doğru sürerken ses tonu biraz daha alçalmıştı. "Yok, titremiyorum. Sadece... esinti ondandır," diye geveledim. Oysa yalan söylüyordum; titrememin sebebi hava değil, onun yan koltuğundaki o devasa, nefes kesici varlığıydı. Arabayı uçurumun tam kenarına, tüm şehri ayaklarımızın altına serecek bir açıyla durdurdu. Motoru kapattığında, arabanın içine çöken o ani sessizlik kalbimin atışlarını tekrar kulaklarıma taşıdı. Delilşah emniyet kemerini tek hamlede açtı, gövdesini tamamen bana doğru çevirdi ve o karanlık, mermer sertliğindeki yüzüyle bana baktı. “Nereye geldik” dedim. Etrafta hiç araba yoktu. Ama orta büyüklükte bir mekan vardı. Kahverengi taşlarla çevrili otantik bir yere benziyordu. “Daha önce gelmedin mi?” Diye bir soru yöneltince dudaklarımı büzüp, “Hayır” diye yanıtladım. Urfa’da genelde merkez tarafında gezmiştim. Bu kadar uzak yerlere gitmeye cesaretim yoktu. Tek başıma olduğum için kalabalık yerleri tercih ediyordum. “Burayı seveceğine eminim” dedi bariton sesiyle, ardından kendi tarafında ki kapıyı açarak indi. Bende kemerimi çözüp çantamı alana kadar Delilşah benim kapımı da açmıştı. Yüzümde ki mahcubiyetle, “Teşekkür ederim” diyerek gülümseyip eteğimin yırtmacına dikkat ederek indim. “Güzel bir mekan, pek kimse bilmez burayı.” Dedi bana bakarak, etrafıma kısaca bakıp, “Belli oluyor, hiç kimse yok…” dedim. Ne bir araba ne de bir insan vardı. Tedirgin olmuştum bir tık, ama belli etmedim. Kafasını salladı, “Kapattım mekanı, seninle konuşmamız gereken önemli bir konu var” dediğin de kaşlarımı kaldırıp “Anlamadım, konu ne?” Diye sordum. “İçeriye geçelim konuşuruz” diyerek eliyle girişi gösterdi. Bir iki adım atmamla o da hemen yanımda yürümeye başladı. Kapıya doğru yaklaşınca bir görevli tarafından içerden kapı geriye doğru açıldı. “Hoşgeldiniz” diyerek görevli başını eğdi. İçeriden yüzüme vuran serin hava, dışarıdaki Urfa sıcağının ardından ürpermeme neden oldu. Görevlinin saygıyla açtığı kapıdan adımımı attığımda, mekânın büyüleyiciliği karşısında bir an duraksadım. Burası, taş duvarların modern bir zarafetle harmanlandığı, her köşesinden buram buram tarih ve asalet sızan bir yerdi. Ama asıl sarsıcı olan, masaların tamamen boş, ışıkların ise sadece bizim oturacağımız alan için loş bir şekilde ayarlanmış olmasıydı. Delilşah’ın "Kapattım mekanı" sözü zihnimde yankılanırken, adımlarım benden bağımsız bir şekilde beni cam kenarındaki o muazzam Urfa manzarasına bakan masaya doğru götürdü. Koca restoranı sadece benimle konuşmak için kapatmış olması içimdeki o tedirginlik dalgasını büyütüyordu. Ankara'da, kendi halinde yaşayan bir kız olarak böyle bir güce, böyle bir ihtimama alışkın değildim. Delilşah, her zamanki o ağır ve heybetli adımlarıyla arkamdan gelip, centilmence masanın başındaki sandalyeyi geriye doğru çekti. "Buyur," dedi, sesi kapalı mekânın taş duvarlarında tok bir şekilde yankılanarak. "Teşekkür ederim," diye fısıldadım. Eteğimin yırtmacını ellerimle hafifçe kontrol ederek sandalyeye yerleştim. Kalbimin ritmi, az önce arabada olduğundan çok daha düzensizdi artık. Ne konuşacaktık? Benimle ne gibi bir ortak konusu olabilirdi ki? Delilşah da tam karşımdaki yerini aldı. O devasa cüssesiyle sandalyeye yerleştiğinde, kollarını masanın üzerine koyup hafifçe öne doğru eğildi. Bakışları, masanın üzerindeki loş ışıkta daha da karanlık, daha da hırslı görünüyordu. Garson, hiçbir şey sormadan masaya iki fincan taze, dumanı üstünde Türk kahvesi ve yanına billur bardaklarda su bırakıp aynı sessizlikle geri çekildi. Mekânda çıt çıkmıyordu. Kahvesinden bir yudum bile almadan, o keskin gözlerini doğrudan gözlerime dikti. "Merak ediyorsun," dedi, bir tespitte bulunur gibi. "Konunun ne olduğunu, seninle ne konuşacağımı." "Evet," dedim, ellerimi masanın altında birbirine kenetleyerek. "Açıkçası biraz tedirgin de oldum. Mekânı kapatmalar, önemli konular... Dün geceden sonra zihnim zaten darmadağın Delilşah Bey. Lütfen sadede gelin."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD