Lîvyan Azrak;
Mayıs ayıydı. Baharın o en güzel, en canlı günlerinden biri. Güneş, Urfa semalarında pırıl pırıl parlıyor, havada tatlı bir esinti dolaşıyordu. Kampüsün her köşesi, çiçek açan ağaçların, yeşeren çimlerin ve cıvıldayan kuşların sesiyle doluydu.
Son dersten çıkmış, kütüphaneye doğru yürüyordum. Elimde telefonum, son sınıf öğrencisi olmanın getirdiği yoğunluktan biraz olsun uzaklaşmak için sosyal medyada gezinip durdum.
Derslerin yorgunluğu ve bitirme tezimin stresi üzerime çökmüştü, ama bu güzel hava içimi biraz olsun ferahlatıyordu. Kampüsün daha tenha bir kısmına, ağaçların gölgesindeki o patikaya doğru ilerlerken, telefonumdaki bir paylaşıma dalıp, daha çok dikkatimi verdim.
Arkamdan gelen ayak seslerini daha yakından duymaya başladım. Adımlar hızlanıyor, bana yaklaşıyordu. Kalbim küt küt atmaya başladı. Tedirgin bir şekilde arkama dönmeye çalıştığımda, bir el ağzımı kapattı ve sertçe beni yere doğru çekti. Ne olduğunu anlayamadan, kendimi yerde, tanımadığım bir adamın altında buldum.
Korku ve dehşet içinde çığlık atmaya başladım, ama adam eliyle ağzımı daha da sıkı kapattı. Çırpınmaya, adamın ellerinden kurtulmaya çalıştım, ama o benden çok daha güçlüydü. Telefonum elimden düşmüş, yerde paramparça olmuştu.
"Sessiz ol!" diye fısıldadı adam, sesi tüyler ürperticiydi. "Sessiz olursan sana zarar vermem."
Elini boğazıma götürdü, nefesim kesilmeye başladı.
"Beni bırak!" diye haykırdım, sesim kısıktı. "Lütfen, beni bırak!"
Korkunun soğuk teri sırtımdan aşağı süzülürken, adamın parmakları boğazımı daha da sıkmaya başladı. Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibiydi, akciğerlerim yanıyor, çaresizlik ruhumu teslim alıyordu. Tam o an, öleceğimi sandığım o saniyede, kulakları yırtan bir ses duyuldu.
"Bırak kızı lan!”
Sert, otoriter ve adeta gök gürültüsünü andıran bu ses, kampüsün ıssız duvarlarında yankılandı.
Boğazımdaki baskı bir anlık tereddütle hafifledi. Başımı güçlükle o yana çevirdiğimde, güneş ışığının arkasından devasa bir gölge gibi bize doğru yaklaşan o adamı gördüm. Üzerindeki pahalı, koyu renk ceketi rüzgarda hafifçe savruluyor; adımları toprağı dövercesine emin ve güçlü geliyordu.
"O bıçağı tutan elini," dedi adam, sesi o kadar alçak ama o kadar soğuktu ki, saldırganın bile titrediğini hissettim. "Vücudundan ayırmamı istemiyorsan, o kızı hemen bırak."
"Gelme dedim! Kimsin lan sen?"
Aralarındaki mesafe artık sadece birkaç metreydi. "Ben Azrail'inim desem, inanır mısın?" diye sordu, sesi buz gibiydi.
Saldırgan bıçağı boğazıma daha da yaklaştırdı, soğuk metali tenimde hissettiğim an gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Adamın gözleri bıçağın ucundan benim yaşlı gözlerime kaydı. Gördüğüm şey saf bir öfkeydi. Adam, hiçbir uyarıda bulunmadan, sanki havada süzülür gibi bir hızla ileri atıldı.
Saldırgan daha hamlesini yapamadan, adam bıçak tutan bileğini havada yakaladı. O kemik kırılma sesini ömrüm boyunca unutamayacaktım. Saldırganın acı dolu feryadı kampüsü inletirken, adam onu üzerimden bir çöp poşeti gibi savurup attı.
Saldırgan yere kapaklandığında, o heybetli adam durmadı bir aslan çevikliğiyle üzerine çöküp yüzüne inen her darbede yerin sarsıldığını hissettim. "Benim topraklarımda!" diye kükredi, sesi kulaklarımda uğulduyordu. "Benim gözümün önünde bir kadına el kaldırmak ha?" Her darbe, az önce yaşadığım o korkunç anların hıncını alıyor gibiydi.
Saldırganın yüzü tanınmaz hale gelene, hırıltıları kesilene kadar devam etti.
Sonunda adamın baygın bedenini bir kenara itip ayağa kalktı. Üstünü başını düzeltmeden, o vahşi ve yırtıcı ifadesini bir kenara bırakıp bana döndü.
Ben ise hala yerde, tozun toprağın içinde büzülmüş, şokun etkisiyle kesik kesik nefesler alıyordum. Elbisemin yırtılan omuz kısmını kapatmaya çalışırken ellerim zangır zangır titriyordu.
Yavaşça yanıma çömeldi. Dizlerinin üzerine çöktüğünde aramızdaki o devasa boy farkına rağmen bana zarar vermeyeceğini anladım.
Ellerini bana uzattığında istemsizce geriledim, gözlerimdeki dehşeti görmüş olacak ki duraksadı. O sert, mermer gibi duran çehresi bir anlık da olsa yerini derin bir keder ve endişeye bıraktı.
"Şşşt... Tamam, geçti. Bitti," diye fısıldadı. Sesi az önceki öfkesinden arınmış, insanın içine işleyen derin bir tınıya bürünmüştü.
Koyu renkli ceketi çıkardı ve titreyen omuzlarıma bıraktı. Ceketinden yayılan o baskın, odunsu parfüm kokusu ve vücut ısısı bir anda tüm benliğimi sardı. Boğulmak üzere olan ben, ilk kez derin ve gerçek bir nefes alabildim.
"Kimsin sen?" diye fısıldayabildim, sesim hıçkırıklarımın arasında kaybolup giderken.
Gözlerini gözlerimden bir an olsun ayırmadan, sanki ruhuma bir mühür vurur gibi baktı. "Ben Delilşah Şahinoğlu," dedi.
Hıçkırıklarımın arasından ismini duyduğumda, beynim bu ismi bir yerlerden hatırlamaya çalışıyordu.
Şahinoğlu... Urfa’da bu soyadının ne anlama geldiğini bilmemek imkansızdı. Ama şu an karşımda duran adam, o kulaktan kulağa yayılan korkutucu efsanelerden çok daha fazlasıydı. Gözleri, az önceki o yıkıcı öfkenin ardından şimdi tuhaf bir durgunlukla bana bakıyordu.
Omuzlarıma bıraktığı ceketin ağırlığı, sanki beni dünyaya geri bağlıyordu. Parmaklarım, hala titreyerek ceketin yakalarına tutundu. O odunsu koku, genzimi yakan barut ve ter kokusunu bastırıyor, zihnimi bulandıran o dehşet perdesini yavaşça aralıyordu.
"İyi misin? Canın yanıyor mu?" diye sordu. Sesi, az önce saldırganın bileğini kıran o sert adamın sesi değil de, sanki kırılacak bir şeye dokunmaktan korkan birinin fısıltısı gibiydi.
Cevap vermek istedim ama boğazımdaki baskı hala oradaymış gibi sesim çıkmadı. Sadece başımı iki yana sallayabildim.
Gözyaşlarım ceketin koyu kumaşına damlayıp kaybolurken, bakışları boynumdaki morarmaya başlayan parmak izlerine takıldı. O an, o mermer gibi duran çenesinin gerildiğini, gözlerindeki o karanlık kıvılcımın yeniden çaktığını gördüm.
"Seni hastaneye götürmem lazım," dedi, ayağa kalkarken elini tekrar uzattı. Bu sefer geri kaçmadım. Büyük, nasırlı ve sıcak eli elimi kavradığında, içimden bir ürperti geçti. Beni zahmetsizce, sanki hiçbir ağırlığım yokmuş gibi ayağa kaldırdı.
Dizlerim hala tutmuyor, bacaklarım birbirine dolanıyordu. Dengemi kaybettiğim o saniye, güçlü kolunu belime dolayarak beni gövdesine yasladı. "Bırakma," diye fısıldadım, istemsizce. Korkuyordum; o elini çektiği an yeniden o karanlığın içine düşecekmişim gibi hissediyordum.
"Bırakmam," dedi, sesindeki o sarsılmaz eminlik beni bir anlığına da olsa sakinleştirdi. "Şahinoğlu yanındayken kimse sana bir daha dokunamaz."
Yerde paramparça olan telefonuma, tozlanan kitaplarıma son bir kez baktım. Az önce hayatımın son saniyelerini yaşadığımı sandığım o patika, şimdi bir adamın gölgesiyle korunuyordu. Delilşah, beni kampüsün dışına doğru yönlendirirken, adımları hala o yeri sarsan otoritesini koruyordu.
*
Arabanın içindeki o yoğun, odunsu koku dışarıdaki temiz bahar havasını tamamen unutturmuştu.
Deri koltukların soğukluğu bile üzerimdeki ceketin sıcaklığıyla yarışamıyordu. Delilşah, tek eliyle direksiyonu sıkıca kavramıştı. Bakışları sadece yoldaydı ama o kadar keskindi ki, sanki önündeki asfaltı delip geçmek istiyordu.
Oradan çıktıktan sonra kendisi kısa bir konuşma yapmış, adamlarına o adamı depoya kaldırmalarını emretmişti.
O adamın akıbeti umrumda değildi, sadece yaşadığım o anı unutmak, zihnimden tamamen silmek istiyordum.
Sessizlik, motorun güçlü uğultusuyla birleşince kalbimin atışlarını yeniden duymaya başladım. Yan profilden ona baktığımda, o sert çehresinin altındaki öfkenin hala sönmediğini görebiliyordum.
"Korkma," dedi aniden. Bakışlarını yoldan ayırmamıştı ama sesindeki o korumacı tını yeniden oradaydı. "Gidiyoruz."
"Hastaneye gitmek istemiyorum," diye fısıldadım. Sesim hala çatallı ve zayıftı. "Sadece... sadece uzaklaşmak istiyorum. Eve götürür müsünüz?” Dedim.
Direksiyonu tutan parmak boğumlarının beyazladığını gördüm. Bir an duraksadı, sanki kendi içindeki mantıkla savaşıyordu. Sonra derin bir nefes alıp direksiyonu hastane yönünden ters tarafa, şehrin dışındaki geniş yollara doğru kırdı.
"O adam..." dedim, devamını getiremedim. Boğazımdaki sızı her yutkunduğumda bana o parmakların baskısını hatırlatıyordu.
“Sebebini anlamadım, neden böyle bir şey yaptı anlamadım” diyerek başımı iki yana sallayıp gözümden akan bir damla yaşı elimin tersiyle sildim. “Delirmiş gibiydi, tanımıyordum” diye sürdürdüm. Sanki anlatsam üstümde ki bu yük kalkacaktı.
"Tanımaman normal," dedi Delilşah, sesi o kadar derinden geliyordu ki arabanın tabanı titredi sanki. "Bazı sırtlanlar sadece zayıf gördüklerine saldırmayı bilirler.”
Bakışlarını bir saniyeliğine yoldan çekip bana çevirdi. Göz göze geldik. O karanlık harelerde hem o yabancıya duyduğu saf nefret hem de bana karşı tarif edemediğim bir merak vardı. "Adın ne?" diye sordu. Sesi bir emirden çok, varlığımı tescillemek ister gibiydi.
"Lîvyan," diye fısıldadım. "Lîvyan Azrak."
İsmimi duyunca dudakları hafifçe gerildi, sanki bu ismi zihnindeki gizli bir bölmeye kaydediyordu. "Lîvyan..." dedi kendi kendine, bir tadı dener gibi. "Güzel isim. Ama bu şehirde yalnız başına o tenha patikalara girmeyecek kadar akıllı birine benziyorsun. Bir daha o yolu kullanma."
Kısa bir es verdikten sonra arabanın hızını yavaşlattı. "Nerede oturuyorsun Lîvyan Azrak?"