4. BÖLÜM: KAHVE

1033 Words
LÎVYAN AZRAK: Eve çıktığımda üstümde ki kıyafetlerden hızlıca kurtulup bej rengi şort takımımı giyinip salona girerek koltukta uzanıp elimde ki telefonu açtım. Rehberde öylece duran isme bakarken kalbimin ritmi yine değişti. Delilşah Şahinoğlu. Sadece bir isim değil, sanki koca bir şehri arkasına almış bir zırh gibiydi. Baş parmağım arama tuşunun üzerinde gidip geldi. Ona bir teşekkür mesajı mı atmalıydım? Yoksa sadece orada olduğunu bildiğimi mi belli etmeliydim? Ama ne diyecektim ki? "Beni kurtardığınız ve telefon için teşekkürler" mi? Çok resmi ve sığ kalıyordu. "Sesinizi duymak istedim" mi? Bu da fazla cesurcaydı. Dudağımı kemirmeyi bırakıp telefonu koltuğa fırlattım. "Saçmalama Lîvyan," diye mırıldandım kendi kendime. "Adam seni bir beladan kurtardı, görevini yaptı ve gitti. Fazlasını düşünmek sadece canını yakar." Tam o sırada telefonun ekranı ışıldadı. Henüz kimseye numaramı vermemiştim ama annemlerin dün geceden beri beni merak ettikleri gerçeği bir balyoz gibi zihnime indi. Hemen rehberden annemin numarasını tuşladım. Daha ikinci çalışta, telefon sanki elindeymiş gibi açıldı. "Lîvyan! Kızım! Sen neredesin Allah aşkına?" Annemin sesi o kadar telaşlı, o kadar yüksek çıkıyordu ki hoparlörü kulağımdan uzaklaştırmak zorunda kaldım. "Dünden beri babanla kaç defa aradık haberin var mı? Ulaşamadık, hastaneleri arayacaktık artık! Neden kapalı bu telefon?" Yutkundum. Boğazımdaki o sızı, annemin sesini duyunca sanki daha çok canımı yaktı. Gözlerim doldu ama sesimi dik tutmaya çalıştım. Eğer başımdan geçenleri anlatırsam, Ankara’dan buraya ilk uçakla gelirler ve beni bu şehirden zorla götürürlerdi. Eğitimimin bitmesine çok az kalmıştı, onları bu korkuyla yaşatamazdım. "Anne, sakin ol lütfen... İyiyim, çok iyiyim," dedim, yalan söylerken sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. "Telefonumu düşürdüm anne. Dün kampüste kütüphaneye giderken elimden kaydı, ekranı falan tamamen gitti, açılmadı bir daha. Yeni alabildim daha." "Düşürüp kırdın mı? Kızım insan bir arkadaşının telefonundan arar, bir haber verir! Öldük öldük dirildik burada. Baban az kalsın uçağa biniyordu sabah." "Gerçekten çok özür dilerim," dedim gözyaşımı elimin tersiyle silerek. "Sınav stresi, bitirme tezi derken kafam çok doluydu. Hattımı da yeni taşıyabildim bu telefona. Merak etmeyin, buradayım, güvendeyim." "Emin misin Lîvyan? Sesin bir tuhaf geliyor, ağlıyor musun sen?" Annelerin o korkunç sezgileri... Derin bir nefes alıp gülümsediğimi hissettirmeye çalıştım. "Yok anne, sadece çok yorgunum. Dün gece hiç uyuyamadım telefonu nasıl hallederim diye düşünmekten. Yeni telefon da biraz pahalıya patladı, ona canım sıkıldı biraz." Diye yalanlarımı sıraladım. Her bir yalanımda, boğazıma dikenler batıyordu sanki. Ama gerçeği söylemek daha zor olurdu. "Canın sağ olsun kızım, telefon alınır, yerine konur. Sen iyi ol yeter ki. Bak bir daha bizi böyle habersiz bırakma, aklımızı yerinden oynatma Lîvyan." "Haklısın anne, bir daha asla böyle olmayacak, söz veriyorum," dedim, sesimdeki titremeyi bastırmak için dudaklarımı birbirine bastırarak. Annem hâlâ söylenmeye, bir yandan da şükretmeye devam ediyordu. "Dua et baban şu an yanımda değil Lîvyan, adamın tansiyonu fırladı dünden beri. Dur, bekle, baban içeriden geliyor şimdi. Al, onunla konuş da adamın içine su serpilsin." Telefonun karşı tarafında hışırtılar duydum. Annemin uzaktan babama "Sesini çıkarma Metin, kız iyiymiş, telefonu kırılmış" dediğini işittim. Birkaç saniye sonra babamın o güven veren ama şu an hafif sitemli olan sesi kulağıma doldu. "Lîvyan? Kızım?" "Babacığım, buradayım," dedim, sesim bu sefer daha cılız çıkmıştı. Babamın sesini duymak, yaşadığım o korkunç anları bir anlığına tamamen unutturup beni çocukluğumdaki o güvenli limana çekmişti. "Güzel kızım benim... İnsan bir haber vermez mi? Dünden beri kaç kez aradım, kaç kez mesaj attım haberin var mı? Aklım gitti yerinden." "Biliyorum baba, çok özür dilerim. Kampüste oldu her şey, bir anda elimden kaydı asfaltın üzerine. Telefon paramparça olunca ne numaranızı hatırlayabildim ne de birine ulaşıp haber verebildim. Ancak bugün fırsat bulup yeni bir tane edinebildim." Babam derin bir nefes aldı, o nefesin rahatlamasını ta şuradan, Urfa’daki bu sessiz salondan hissettim. "Telefon mühim değil kızım, canın sağ olsun. Ama sen nasılsın? Sesin yorgun geliyor. Derslerin mi çok ağır yoksa?" Boğazımdaki morluklara dokunmamak için elimi sıktım. "Evet baba, biliyorsun bitirme tezi çok vaktimi alıyor. Kütüphaneden çıkmıyorum neredeyse. Biraz yorgunum sadece, ama iyiyim. Beni merak etmeyin, her şey yolunda." "Tamam kızım, kendine dikkat et. Orada tek başınasın, bizi merakta bırakma. Bir şeye ihtiyacın olursa çekinme söyle, hemen göndereyim. Paranı idareli kullan ama telefona çok harcadıysan söyle takviye yapalım." "Yok babacığım, hallettim ben. Seni seviyorum," dedim, gözümden süzülen bir damla yaşa engel olamayarak. "Hadi siz de dinlenin, anneme selam söyle." “Tamam kızım, kendine dikkat et. Görüşürüz” dedi. Telefonu kapattığımda salondaki sessizlik daha da ağırlaşmıştı. Yalan söylemek, başımdan geçenleri saklamak canımı acıtıyordu ama onları bu uzaklıkta çaresiz bırakmak daha çok acıtırdı. Koltuğa uzanıp gözümden akan yaşları elimin tersiyle sildikten sonra telefonumu tekrar elime alıp mesajlar kısmına girdikten sonra kayıtlı olan Delilşah’ın numarasına hızlı bir mesaj attım. MESAJ; Her şey için teşekkür ederim. Müsait olduğunuz bir zaman kahve ısmarlamak isterim, kuru bir teşekkürle kalmak istemem. Yakın zaman da gideceğim, en kısa zaman da ayarlayabilirsek çok iyi olur. Yazıp gönderdikten sonra kalbim ağzımda atıyordu. Delilşaha attığım mesaj anında görüldü oldu. Hızla mesajlaşma kısmımdan çıkıp telefonu koltuğa attım. Elim ayağım titriyordu. Yanlış mı yapmıştım acaba? Ya beni yanlış anlarsa? Sıcak basmıştı elimle yüzüme yel yapıp uzağa attığım telefona göz ucuyla baktım ama herhangi bir mesaj bildirimi daha gelmemişti. Ya evet diyecekti ya da hayır, ne diye bu kadar uzatıyordu ki. "Gideceğim" demiştim, evet, okulum bitiyordu ama neden bunu özellikle belirtmiştim? Sanki ona "vaktimiz az" demeye çalışıyormuşum gibi... Kendi kendimi yiyip bitirirken yerimde duramayıp ayağa kalktım. Salonda bir o yana bir bu yana yürümeye başladım. "Yanlış anladı," dedim kendi kendime. "Kesin yanlış anladı. Adam Urfa’nın ağası, bin tane işi gücü vardır, ben gelmiş kahve ısmarlayayım diyorum. Dağ gibi adam benim ısmarlayacağım kahveyi ne yapsın?" Aradan geçen her saniye, sessiz kalan o telefon gözümde devleşiyordu. Dakikalar geçmek bilmedi. Mutfaktaki saatin tik takları bile sanki benimle alay ediyordu. Tam umudu kesip, "Cevap vermeyecek, rezil oldum," diyerek banyoya gitmeye yeltenmiştim ki, o tanıdık bildirim sesi sessizliği bıçak gibi kesti. Öyle bir hızla koltuğa atıldım ki, telefonun ekranını açarken parmaklarım birbirine dolandı. Mesaj beklediğimden çok daha uzundu. GÖNDEREN: DELİLŞAH ŞAHİNOĞLU MESAJ; Şahinoğlu’nun olduğu yerde kahveyi kadın ısmarlamaz Lîvyan Azrak, usulümdür. Ama madem niyetin var, yarın akşamüstü hazır ol. Seni evinden alırım, şehre yukarıdan bakan bir yerde içeriz o kahveyi. Hem o boynundaki izler ne alemde, görmem lazım. Yarın görüşürüz. Mesajı bir kez daha, bir kez daha okudum. Kısa, net ve tam da ondan beklenecek kadar otoriterdi. "Usulümdür" diyerek kestirip atmıştı ama teklifimi de reddetmemişti. Üstelik yine o korumacı tavrıyla, boynumdaki izleri bahane ederek geliyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD