Ahşap merdivenlerin her bir basamağı, Karen’ın yorgun adımlarının altında inleyerek gıcırdıyordu. Hancının eşi, elinde tuttuğu pirinç tabanlı gaz lambasıyla ona yol gösterirken, duvardaki gölgeleri büyüyüp küçülerek tekinsiz bir dans sergiliyordu. Koridor, alt kattaki sıcak yahninin aksine, uzun zamandır havalandırılmamış eski ahşap, naftalin ve rutubet kokuyordu.
Kadın, koridorun sonundaki ağır, meşe bir kapının önünde durdu. Belindeki anahtarlıktan çıkardığı devasa, demir bir anahtarı kilide sokup çevirdi. Tok bir çık sesiyle kapı aralandı. İçeri giren lamba ışığı, mütevazı ama temiz bir odayı aydınlattı.
"Odanız burası, Fräulein," dedi kadın, gaz lambasını kapının yanındaki küçük ahşap komodinin üzerine bırakırken. "Yatak takımları bu sabah değişti. Su ve leğen köşede. Gece çok soğuk olursa diye dolapta ekstra bir yün battaniye var. İyi geceler dilerim."
Karen, kadının çıkıp gitmesinin ardından kapıyı usulca kapattı ve içeriden ağır sürgüyü çekti. Yalnızdı. Yüz yirmi dokuz yıl geçmişte, hiç bilmediği bir kasabanın, hiç bilmediği bir han odasında, nihayet tamamen yalnızdı.
Oda, 21. yüzyılın o steril, bol ışıklı, klimalı otel odalarından çok farklıydı. Sadece gaz lambasının titrek, sarı ışığıyla aydınlanan mekanda, ortada ahşap karyolalı tek kişilik bir yatak, üzerinde kalın, el yapımı yorganlar vardı. Yatağın hemen ayak ucunda meşe bir sandık, pencerenin kenarında ise o dönemin banyosu işlevini gören bir lavabo sehpası (Waschtisch) duruyordu. Sehpanın üzerinde beyaz porselenden, kenarları mavi çiçek motifleriyle süslü geniş bir leğen ve aynı desende, içi su dolu büyük bir sürahi vardı. Yanında ise kaba dokuma bir havlu ve kül rengi, sert bir kalıp sabun duruyordu.
Karen, derin bir iç çekerek lavabo sehpasına doğru yürüdü. İçinde bulunduğu durumun ağırlığı, mağaranın üzerindeki kayalardan daha ağır bir şekilde omuzlarına çökmeye başlamıştı. Aynaya baktı. Cıvası yer yer dökülmüş, lekeli, oval aynadan ona bakan kadını tanımakta zorlandı. Saçları tozdan ve kirden kaskatı kesilmiş, yüzüne çamur ve is bulaşmış, göz altları yorgunluktan morarmıştı. Ama asıl korkunç olan elleriydi.
Üzerindeki o kalın yün eteği, yüksek yakalı pamuklu bluzu ve altlığı titreyen parmaklarıyla, zar zor çıkardı. Her bir düğmenin, her bir kopçanın açılışı ona bu dönemin kadınlarının yaşadığı o fiziksel kısıtlanmayı bir kez daha hatırlattı. Sadece iç gömleğiyle kaldığında, soğuk hava çıplak kollarına iğne gibi battı. Titreyerek porselen sürahiyi iki eliyle kavradı ve leğene suyu boşalttı.
Su buz gibiydi.
O soğukluk, azap verici olsa da zihnini uyuşturan o gerçeklik yitimine karşı bir tokat gibiydi. Kül rengi sabunu alıp ellerini köpürtmeye başladı. Sabun genzini yakan ağır bir kostik ve lavanta karışımı kokuyordu. Suyun içine ellerini soktuğunda, kesiklerine giren sabun yüzünden acıyla tısladı. Tırnak diplerindeki kurumuş kanlar, avuç içlerindeki sıyrıklar suya karıştıkça, leğendeki berrak su yavaş yavaş bulanık, paslı bir kızıla döndü. Suyu yüzüne çarptı; defalarca, defalarca... Yüzündeki çamuru, is kokusunu ve belki de bu kabusun izlerini silip atabilmek umuduyla tenini kızarana kadar ovaladı. Kaba havluyla yüzünü kurularken aynadaki aksine son bir kez baktı. Temizlenmişti ama içindeki o karanlık karmaşa olduğu gibi duruyordu.
2. Bölüm (Kısım VI)
Suyu leğende bırakıp odanın ortasındaki yatağa doğru yürüdü. Bedenini yatağa bıraktığında, şiltenin içindeki kurumuş saman ve kuş tüyü karışımının hışırtısını duydu. Yatak sertti, yer yer topaklanmıştı ama Karen için o an dünyanın en rahat bulutuydu. Kalın yorganı üzerine çekti, cenin pozisyonunda kıvrıldı.
Ve o an, hayatta kalma mücadelesinin maskelediği o devasa panik dalgası üzerine çöktü.
Göğüs kafesi daraldı. Nefes alamadığını hissetti. "Bu gerçek olamaz," diye fısıldadı karanlık tavana bakarak. "Bilimsel olarak imkansız. Zaman doğrusal akar. Einstein... Görelilik... Geçmişe gidemezsin. Dedebaba paradoksu... Her şey bir yanılsama olmalı."
Zihni, mantıklı bir açıklama bulmak için kıvranıyordu. Mağarada oksijensiz kalmış olmalıydı. Belki de kafasına bir taş düşmüştü ve şu an komadaydı. Hastane odasında, makineler beynini hayatta tutmaya çalışırken, tarih bölümü öğrencisi olduğu için zihni ona 19. yüzyıl Avusturya'sından böyle kusursuz bir simülasyon yaratıyordu. Evet, mantıklı olan buydu. Çan sesleri, o çocuğun Almancası, yediği çorbanın tadı, sabunun yakıcı kokusu... Hepsi sadece kusursuz birer sinirsel yanılsamaydı.
Ama kalbinin atışları, parmaklarındaki o sızlayan acı, midesindeki tokluk hissi fazla, çok fazla gerçekti. Hiçbir rüya bu kadar uzun, hiçbir koma bu kadar dokunsal olamazdı.
Gözyaşları, yastığın kaba kumaşına sessizce dökülmeye başladı. Evini özlemişti. Anneannesinin tarçınlı kurabiyelerini, kampüsteki kahve kokusunu, kulaklıklarını takıp dünyadan soyutlandığı o sıradan metro yolculuklarını...
Birden yerinden doğruldu. Çantası!
Yatağın ayak ucuna bıraktığı o modern, suya dayanıklı sırt çantasını telaşla yanına çekti. Fermuarın o cızırtılı sesi, 1897 yılının bu ahşap odasında duyulan en tuhaf, en uzaylı sesti. Çantayı ters çevirdi ve içindekileri yatağın üzerine, o eski yorganın üstüne boşalttı.
Yüzyıllar öncesinin loş odasında, yatağın üzerinde duran eşyalar inanılmaz bir tezat yaratıyordu.
İnce, siyah, parlak bir dikdörtgen: Cep telefonu.
Kusursuz beyazlıkta, küçük, plastik bir kutu: AirPods kulaklıklar.
Parlak naylon kılıflı, küçük, kırmızı bir ilk yardım kiti.
Üzerinde üniversitenin amblemi olan, plastik kapaklı spiral bir not defteri ve metalik bir tükenmez kalem.
Marketten aldığı, yeşil ambalajlı, fıstıklı bir çikolata paketi.
Ve hepsinin ortasında, o meşum, antik, altın rengi cep saati.
Karen titreyen elleriyle önce cep telefonunu aldı. Güç tuşuna bastı, basılı tuttu. Hiçbir tepki yoktu. Pil mağaradayken zaten bitmek üzereydi ve şimdi o inanılmaz teknoloji harikası, 1897 dünyasında sadece şık, siyah bir cam parçasından ibaretti. İçindeki fotoğraflar, müzikler, anneannesinin son mesajı... Hepsi o siyah camın ardında hapsolmuş, sonsuza dek ulaşılmaz bir hale gelmişti. Telefonu yutkunarak bir kenara bıraktı.
Gözü çikolataya takıldı. O parlak, yapay ambalaj ona o kadar tanıdık, o kadar 'kendi dünyasına' ait geldi ki, bir an paketi açıp o tatlı sığınağa sığınmak istedi. Ama durdu. Bu çikolata, onun geçmiş dünyasıyla kalan son bağlarından biriydi. Sadece varlığı bile ona güvende hissettiriyordu; onu yerse, 21. yüzyılla olan son köprülerinden birini de yıkmış olacaktı.
...
Sonunda, kaçmaya çalıştığı o gerçeğe uzandı. Yatağın üzerindeki ağır, karmaşık rünlerle bezeli cebi saatini avucuna aldı.
Metal beklediği kadar soğuk değildi; sanki az önce mağarada etrafına saçtığı o kehribar rengi ışığın ve muazzam enerjinin kalıntılarını hala içinde barındırıyor gibi, tenine ılık, tuhaf bir titreşim yayılıyordu. Ama ışık yoktu. Pasından arınmış, muazzam işçiliğiyle göz kamaştıran bir altın yığınıydı artık sadece.
Karen başparmağıyla saatin pürüzsüz kristal camını okşadı. Gözleri, iç içe geçmiş dişlilerin ve anlaşılmaz sembollerin üzerinde gezindi. Merkezinde akrep ve yelkovan vardı ama ikisi de ölüydü. Akrep on ikinin üzerinde, yelkovan ise üçün üzerinde donup kalmıştı.
"Hadi," diye fısıldadı Karen, sesi çatlayarak. "Beni nasıl getirdiysen öyle geri götür."
Saatin tepesindeki, o mağarada her şeyi başlatan işlemeli kurma kolunu parmaklarının arasına aldı. Sağa doğru çevirmeye çalıştı. Kol yerinden bile oynamadı. Sıkışmış gibiydi. Daha sert denedi, parmak uçları acıyana kadar güç uyguladı ama nafileydi. Sola çevirmeyi denedi, kolu yukarı çekmeye, üzerine basmaya çalıştı. Hatta bir ara çaresizliğin verdiği öfkeyle saati yatağın üzerine sertçe vurdu.
Tık yoktu. Dişliler ölü, zaman donuktu.
Bu saatin onu buraya getirdiği kesindi. Ama çalışması için bir tetikleyici gerekiyordu. Mağarada ne olmuştu? Çaresizlik? Kan? Konum? Yoksa saatin belli bir enerjiyi toplaması mı gerekiyordu? Zihni bu sorular etrafında dönüp dururken, saatin şu an sadece işe yaramaz bir ağırlık olduğunu kabullenmek zorunda kaldı. Evine dönüş bileti elindeydi ama biletin geçerliliği yoktu. Buraya, bu yıla, bu is kokulu kasabaya hapsolmuştu.
Gözyaşları durmuştu. İnsanın sınırları aşıldığında histerinin yerini soğuk, mekanik bir kabulleniş alırdı; Karen o eşiği çoktan geçmişti.
Yatağın üzerindeki modern eşyalarını büyük bir özenle, sanki kutsal emanetlerlermiş gibi topladı. Telefonunu, kulaklığını, defterini ve çikolatasını sırt çantasının en derin, gizli bölmesine yerleştirip fermuarı çekti. Saati ise, içinden gelen garip bir güdüyle çantaya koymadı; onu yatağın hemen yanındaki komodinin üzerine, uyanır uyanmaz görebileceği bir yere, gaz lambasının sönmek üzere olan ışığının tam altına bıraktı.
Yatağa tekrar uzandı ve gaz lambasının fitilini çevirerek ışığı söndürdü.
Oda zifiri karanlığa büründü. Dışarıdan sadece kasabanın üzerinden esen rüzgarın uğultusu ve uzaklardan, çok uzaklardan havlayan bir köpeğin sesi geliyordu.
Karen yorgana sıkıca sarıldı. Gözlerini sımsıkı kapattı ve zihnine telkinler vermeye başladı: Uyu. Sadece uyu. Sabah olduğunda gözlerini kampüsteki yurt odasında açacaksın. Bütün bunlar bitecek. Uyanacaksın.
Kendini bu yalana inandırmaya çalışırken, zihninin karanlık perdesine o gün yaşadığı korkunç anlar düşmeye başladı. Mağaranın çöküşü, karanlık, taşların ağırlığı, saatin kanıyla parlaması, isli sokaklar, rehinci Weber’in şaşkın yüzü... Ama yorgunluktan ağırlaşan bilinci kapanmadan hemen önce, bütün bu görüntülerin arasından tek bir imge sıyrılıp geldi ve zihnine mıhlandı.
Sekiz yaşındaki o küçük çocuğun yüzü.
Patlamış dudağı, çamurlu yanakları... Ve gözleri. O karanlık sokağın köşesinde, dayağın acısını bile hiçe sayan, kimseden kaçmayacağını söylerken içindeki o karanlık inatçılığı kusan o derin, koyu renkli gözler... Ve sadece bir çan sesiyle o kibrin nasıl bir dehşete, saf bir korkuya dönüştüğü...
"Babam çok kızacak..." diyen o titrek ses kulaklarında son bir kez yankılandı.
Karen, zamanın dokusunda açılan bu deliğin onu neden 1897 yılına, neden bu çocuğun karşısına çıkardığını henüz bilmiyordu. Fakat uyku, bilincini yavaş yavaş yutarken, zihninde kalan son şey o cılız çocuğun ürkütücü bakışları oldu. Ve derin, karanlık, rüyasız bir uykuya daldı.