Bölüm 2

943 Words
Soğuk tuğla duvarın dibinde geçen dakikalar, Karen için asırlar gibi gelmişti. Yavaşça araladığı gözleri, loş sokağın puslu karanlığına alışmaya çalışıyordu. Zihninin içinde bir kasırga kopuyordu. Nasıl buraya gelmişti? O saat neydi? Bilim kurgu filmlerindeki o meşhur solucan deliklerinden birine mi düşmüştü? Sorular beynini kemiriyor, mantığı iflas bayrağını çekiyordu. Ancak bedeni, felsefi ve bilimsel sorgulamaları bir kenara itecek kadar acil ihtiyaçlar içindeydi. Kesik parmak uçları kalp atışlarıyla senkronize bir şekilde zonkluyor, saatlerce süren o korkunç mağara mücadelesinin faturasını kesen midesi, acı bir gurultuyla kasılıyordu. Önce hayatta kalmalıydı. Kanayan ellerini temizlemeli ve acilen bir şeyler yemeliydi. Başını yavaşça kaldırdı ve karşısında, birkaç adım ötede dikilen küçük silüete baktı. Çocuk, az önce yediği ölümcül tekmeleri unutmuş gibiydi. Yamalı pantolonu, çamur içindeki ince gömleği ve darmadağınık koyu renk saçlarıyla tam bir sokak çocuğu gibi görünse de, o delici bakışlarında bir aristokratın kibrini andıran tuhaf bir ağırlık vardı. Hâlâ Karen’ı izliyordu; ürkek ama bir o kadar da büyülenmiş bir ifadeyle. Karen, çatlayan dudaklarını ıslattı. O derin, sorgulayan bakışların ardındaki çocuğun, yirminci yüzyılı kan gölüne çevirecek olan diktatörün çocukluğu olduğundan habersiz, sadece çaresiz bir yabancı olarak konuştu. "Neredeyiz?" diye fısıldadı kusursuz bir Almancayla. Sesi, boğazındaki kuruluğa takılıp çatallı çıkmıştı. Çocuk hafifçe irkildi. Kaşları çatıldı. Bu kadar güçlü, koca çocukları tek bir bağırmasıyla kaçıran bu yabancı kadının nerede olduğunu bilmemesi ona son derece anlamsız gelmişti. Sustu ve o tekinsiz sessizliğiyle Karen’ı süzmeye devam etti. Karen derin bir nefes alıp, acıyan ellerinden destek alarak sırtını duvara biraz daha dikleştirdi. Sesine, bir çocuğa güven vermesi gereken o yumuşak ama otoriter tınıyı katmaya çalıştı. "Lütfen," dedi, gözlerinin içine doğrudan bakarak. "Hangi şehirdeyiz? Ve... hangi yıldayız?" Çocuğun yüzündeki şaşkınlık yerini derin bir afallamaya bıraktı. Yetişkinlerin dünyası hep garip gelmişti ona, ama karşısındaki kadının aklını kaçırdığını düşünmeye başlamıştı. Yine de, kadının gözlerindeki o çaresiz gerçeklik ve onu kurtarmış olmasının verdiği minnet duygusu, dudaklarının aralanmasına yetti. İnce, henüz çocukluğun o tiz tınısını taşıyan ama kelimelerin üzerine basarak konuşan net bir sesle cevap verdi: "Lambach'ta," dedi, Bavyera-Avusturya aksanının o sert ama müzikal vurgusuyla. "Lambach'tayız." Karen bu ismi zihninde tarttı. Lambach... Avusturya'nın kuzeyinde, Yukarı Avusturya eyaletinde küçük bir kasaba. Üniversitedeki Avrupa Tarihi derslerinden haritadaki yerini hayal meyal anımsıyordu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sınırları içindeydi. Yutkundu. Asıl cevabını almaktan korktuğu soru hâlâ havada asılıydı. "Peki ya yıl?" diye üsteledi Karen. "Hangi yıldayız?" Çocuk, kanlı ellere sahip bu garip kadının deli olduğundan artık tamamen emin olmuş bir ifadeyle, kelimeleri heceleyerek söyledi: "Bin sekiz yüz doksan yedi." Karen’ın nefesi boğazında düğümlendi. 1897. Göğüs kafesinin içinde bir şeyler parçalandı sanki. Gözleri istemsizce büyüdü. Yirmi birinci yüzyıldan, evinden, ailesinden, sıcak kahvesinden ve üniversitesinden tam yüz yirmi yedi yıl geriye fırlatılmıştı. Dünya henüz iki büyük savaşı görmemiş, imparatorluklar yıkılmamış, elektrik bile sokaklara tam anlamıyla inmemişti. Sırtını tamamen duvara bırakırken, bakışları donuklaştı. 1897'nin Avusturya'sında, kanayan elleri, tuhaf kıyafetleri ve cebindeki işe yaramaz cep telefonuyla yapayalnızdı. Gözlerini küçük çocuğa devirdi. Sekiz yaşlarındaki bu cılız çocuğun da, içinde bulundukları zamanın da, gelecekte tüm dünyanın kaderini nasıl bir cehenneme çevireceğinden habersiz, sadece hayatta kalmanın yollarını aramaya başladı. ... Sokağın soğuk, nemli duvarına yaslandığı yerden yavaşça doğruldu Karen. Bacakları titriyor, saatlerce mağarada taşlarla boğuşmuş olmanın verdiği o ezici kas ağrısı her adımında bedenini bıçak gibi kesiyordu. Küçük çocuğa son bir kez baktı; çocuk hâlâ olduğu yerde durmuş, karanlığın içinden onu izliyordu. Karen hiçbir şey söylemeden, sadece hayatta kalma içgüdüsünün verdiği o mekanik dürtüyle ana caddeye doğru yürümeye başladı. Lambach kasabasının sokakları, 21. yüzyılın o gürültülü, aydınlık gecelerine hiç benzemiyordu. Gaz lambalarının cılız, turuncu ışıkları Arnavut kaldırımlarındaki su birikintilerinde yansıyor, etrafa sadece gölgeler saçıyordu. Havada ağır bir kömür ve is kokusu vardı. Ancak Karen’ın asıl dikkatini çeken şey ortamın loşluğu değil, etrafındaki insanların ona yönelttiği o delici, yargılayıcı bakışlardı. Yoldan geçen faytonların içindeki tüylü şapkalı kadınlar yelpazelerinin ardından ona bakıp fısıldaşıyor, uzun paltolu erkekler ise adımlarını hızlandırarak ondan uzaklaşıyordu. Haklılardı. Onların gözünde Karen bir deliden farksızdı. Üzerinde sentetik kumaştan, parlak turuncu bir doğa yürüyüşü montu, çamur ve kan içinde kalmış su geçirmez bir pantolon, sırtında tuhaf kopçaları olan bir çanta ve başında (feneri sönmüş olsa da) garip bir baret vardı. En kötüsü de elleriydi; kurumuş kan ve toprakla kaplı, bir cinayet mahallinden fırlamış gibi duran elleri... Açlık, midesini asit gibi yakmaya başladığında adımları yavaşladı. Baş dönmesi şiddetleniyordu. Başını kaldırıp etrafına bakındı. İki gösterişli kumaş dükkanının arasına sıkışmış, loş vitrinli, dar bir dükkan gözüne çarptı. Kapısının üzerinde solgun harflerle "Pfandleihhaus" (Rehin Dükkanı) yazıyordu. Duraksadı. Elini istemsizce boynuna, montunun fermuarının ardında tenine değen soğuk metale götürdü. O metalin altında yatan hatıra, zihnine bir şimşek gibi düştü. ...Mutfaktaki lavanta ve tarçın kokusu genzini doldurdu bir an. On iki yaşındaydı. Anne ve babasını kaybettiği o korkunç kazadan sonra sığındığı tek liman olan anneannesinin sıcak, kırışık elleri boynuna uzanmıştı. Anneannesi, altın zincirin ucunda zarifçe parlayan, ortasında küçük ama kusursuz bir zümrüt taşı bulunan o kolyeyi Karen’ın boynuna takarken gözleri dolmuştu. "Bu benim annemden, ona da büyükannesinden kalmış meleğim," demişti titreyen bir sesle. "Sen yalnız değilsin. Bu yeşil taş, ne zaman karanlıkta kalsan sana yol göstersin. Bizim sevgimiz hep seninle..." Karen’ın gözünden sıcak bir damla yaş süzülüp çamurlu yanağında iz bıraktı. 2026 yılındaki anneannesi şu an ne yapıyordu? Mağaranın çöktüğü haberi çoktan kampüse, oradan da haberlere düşmüş olmalıydı. Arama kurtarma ekipleri günlerce o devasa kayaları kaldırmaya çalışacak, sonunda ondan hiçbir iz bulamayınca... "Öldüğümü düşünecek," diye hıçkırdı Karen. Yüz yirmi dokuz yıl sonrasında, onu en çok seven tek insan şu an kahroluyordu ve Karen'ın ona yaşadığını söyleyebilecek hiçbir yolu yoktu. Soğuk rüzgar ensesinden esip geçerken gerçeğe döndü. Kolyeyi satmak, ailesinden kalan son bağı koparmak demekti. Ama eğer bu gece sıcak bir yer, yiyecek bir kap yemek bulamazsa, 1897 yılının bu soğuk kasabasında zatürreden ya da açlıktan ölecekti. Anneannesi onun yaşamasını isterdi. Titreyen elleriyle boynundaki klipsi açtı, altın zinciri avucuna aldı. Derin bir nefes alarak rehin dükkanının ahşap kapısını itti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD