RADARIN ALTINDA

1066 Words
Süveyda, İstanbul’un sabahlarına hiçbir zaman tam olarak alışamamıştı. Şehir, daha güneş tam doğmadan, insanların üzerine bir aceleci ölü toprağı serpiyordu. Kadıköy’ün o kendine has, nemli ve deniz kokan havası bile bu koşturmacayı dindirmeye yetmiyordu. İnsanlar yürürken bile bir yere yetişiyor gibiydi; kahve sıralarında beklerken, metroya inerken, hatta karşıdan karşıya geçerken bile. Herkesin bir hikâyesi vardı ama kimsenin kimseye ayıracak vakti yoktu. O ise kalabalığın içinde yavaş kalmayı, akıntıya karşı kürek çekmek yerine akıntının kenarında durup izlemeyi seçenlerdendi. Moda’daki evinde, her sabah olduğu gibi saat tam 06:30’da gözlerini açtı. Evin perdelerini açtığında masmavi bir deniz manzarası karşılamasına bayılıyordu, hayattaki en güzel manzaralarından biriydi. Üzerine spor taytını ve koşu ceketinin geçirdi. Moda sahili, sabahın bu saatlerinde onun sığınağıydı. Sahil boyunca yaptığı koşu, sadece yüksek lisansın stresiyle başa çıkmak için değil, aynı zamanda kendi sosyal medya ajansının bitmek bilmeyen bildirimlerinden kaçmak içindi. Online dünyanın gürültüsünü, sadece dalga sesleri ve kendi nefesiyle bastırabiliyordu.Tenis kortunun önünden geçerken arkadaşlarıyla karşılaştı. Ayaküstü bir sohbet etti haftayabtenisömaçı için gün ve saat kararlaştırdılar. Eve döndüğünde ilk işi mutfağa geçip kahve makinasını çalıştırmak oldu. Süveyda tam bir kahve insanıydı. Taze çekilmiş çekirdeklerin kokusu mutfağa yayılırken, bugünkü yoğun programını zihninde tarttı: Boğaziçi Üniversitesi’ndeki yüksek lisans dersi, tez danışmanıyla kritik bir görüşme, ajansın yeni kampanyası için onay bekleyen tasarımlar ve akşam... akşam bir davet. Tezgahın üzerindeki telefon titredi. Mesaj, ekranın ortasında bir emir kipi gibi duruyordu: > "Bu akşam geliyorsun. Önemli insanlar olacak. Kaçamak yok." — Selin Selin, üniversite yıllarından beri hayatındaki en büyük tezatlıktı. Sosyal, enerjik, her girdiği ortamda ışıkları üzerine çeken, insanlarla zahmetsizce iletişim kuran biriydi. Süveyda ise her zaman gözlemleyen, arka planda kalmayı tercih eden taraftı. "Önemli insanlar" ifadesi Süveyda için genelde iki anlama gelirdi: ya ruh emici bir sıkıcılık ya da tahammül sınırlarını zorlayan bir yapaylık. Kahvesinden bir yudum alırken içinden gitmemek geçti. Ama sonra düşündü: Kendi ajansını yöneten bir kadın olarak sürekli kaçamazdı. İstanbul’da yaşamak ve başarılı olmak, biraz da istemediğin ortamlara girmeyi, o maskeli baloda dans etmeyi öğrenmekti. Hazırlanırken aynadaki aksine baktı. Abartıdan uzak ama asil duran siyah bir elbise seçti. Hafif bir makyaj, açık bırakılmış ve omuzlarına dökülen saçlar. Kendini göstermek gibi bir derdi yoktu ama o "önemli insanlar" arasında silik bir gölge gibi kaybolmak da istemiyordu. Kendisi gibi görünmek, onun en güçlü kalkanıydı. Akşam olduğunda İstanbul, sabahın o gri ve yorgun yüzünü çıkarıp yerine parlak, gürültülü ve aldatıcı bir maske takıyordu. Işıklar, sesler ve kalabalık... Her şey sabahkinden daha yoğun ve daha yorucuydu. Süveyda, davetin yapılacağı boğaz kıyısındaki görkemli mekana vardığında kapının önünde duraksadı. İçeri girmeden önce ciğerlerini serin boğaz havasıyla doldurdu. "Yapabilirsin," diye fısıldadı kendine. Kapı açıldığında müzik, pahalı parfümlerin kokusu ve samimiyetten uzak kahkahalar bir şamar gibi yüzüne çarptı. Ortam tam da tahmin ettiği gibiydi: Şık ama ruhsuz. İnsanlar gülüyordu ama gözlerinde o gülümsemenin zerresi yoktu. Selin, parıltılı elbisesiyle kalabalığın arasından süzülüp geldi ve Süveyda’nın koluna yapıştı. "Sonunda!" dedi Selin, sitemkar bir neşeyle. "Yine ekeceksin sandım." "Ben de öyle sanıyordum," diye mırıldandı Süveyda. Selin onu isimlerin havada uçuştuğu, el sıkışmaların ve sahte iltifatların birbirini izlediği grupların içine sürükledi. Süveyda’nın aklı ise orada değildi; kendine sığınacak, bu insan Selini izleyebileceği sakin bir köşe arıyordu. Bir fırsatını bulup kalabalıktan sıyrıldı, mekanın görece daha loş ve sessiz bir köşesine geçti. Bir içki aldı ve her zamanki "güvenli" limanına, gözlemciliğe sığındı. İnsanları izlemek onun için bir kaçıştı; kimin rol yaptığını, kimin gerçekten mutlu olduğunu ya da kimin sadece orada bulunmak için kendini zorladığını çözmeye çalışmak, onu bu yapay ortamın bir parçası olmaktan kurtarıyordu. Tam o sırada, ensesinde bir ürperti hissetti. Birinin bakışları, tıpkı bir lazer noktası gibi üzerinde sabitlenmişti. "İnsanları analiz etmek eğlenceli mi?" Süveyda başını çevirdi ve o an zamanın yavaşladığını hissetti. Karşısında duran adam; uzun boylu, kumral saçları ve buz mavisi gözleriyle sadece yakışıklı değil, aynı zamanda tekinsiz bir karizmaya sahipti. Üzerindeki takım elbise her haliyle kalite kokuyordu. Gözleri mesafeli ama bir o kadar da derin bakıyordu. "Ne demek istiyorsunuz?" diye sordu Süveyda, savunma mekanizmalarını devreye sokarak. Adam hafifçe gülümsedi; bu bir nezaket gülümsemesi değil, bir şeyi çoktan çözmüş olmanın verdiği özgüvendi. "Beş dakikadır aynı noktada durup herkesi izliyorsunuz. Ya çok sıkıldınız ya da profesyonel bir gözlem yapıyorsunuz," dedi. Süveyda içinden "Harika," diye geçirdi. Bu adamın kim olduğunu saniyeler içinde anladı: **Mehmet Baran Demirhan**. Demirhan İmparatorluğu'nun genç ve hırslı lideri. Ancak Süveyda'nın bilmediği bir şey vardı; Mehmet Baran onu sadece beş dakikadır değil, tam iki yıldır izliyordu. Onun Moda sahilindeki koşu temposunu, ajansındaki iş akışını, Boğaziçi’ndeki ders çıkışlarını... Mehmet Baran için Süveyda, uzun zamandır bir saplantının başrolüydü. "Belki ikisi de," dedi Süveyda dik bir duruşla. Mehmet Baran elini uzattı: "Mehmet Baran." İsim bir anlığına havada asılı kaldı. Süveyda elini uzattığında adamın teninin sıcaklığı ve bakışlarındaki o tuhaf yoğunluk onu sarstı. "Süveyda," dedi genç kadın. Mehmet Baran ismi sanki bir hazineyi fısıldar gibi tekrarladı: "Süveyda... Farklı bir isim." "Edebiyat okuyorsunuz," dedi Mehmet Baran bir anda, Süveyda’nın yüksek lisansını kastederek. Süveyda’nın kaşları çatıldı. "Nereden çıkardınız?" Adam omuz silkti, gözlerindeki o avcı parıltısını saklamadan. "Tahmin." "Yanlış tahmin de olabilirdi," dedi Süveyda, bu bilmiş tavırdan rahatsız olarak. "Olabilirdi," dedi adam adımını biraz daha yaklaştırarak. "Ama olmadı." Mehmet Baran, Süveyda’nın her tepkisini, her mimiğini bir laboratuvar titizliğiyle inceliyordu. "Sizi çözmek zor değil," diye devam etti. Bu açık bir meydan okumaydı. Süveyda, "O kadar emin olmayın," diyerek karşılık verdi ama içindeki huzursuzluk büyüyordu. "Buraya ait gibi durmuyorsunuz," dedi adam net bir şekilde. "Buraya ait olmak için kalabalığın bir parçası olmak gerekir, siz değilsiniz." Süveyda derin bir nefes aldı. "Belki de olmak istemiyorumdur." "İşte bu daha ilginç," dedi Mehmet Baran. "İnsanlar genelde ait olmak ister. Ama siz... Siz kaçıyorsunuz." Süveyda’nın yüzü sertleşti. Bu adamın onu bu kadar kısa sürede "okuduğunu" sanması sinirlerini bozmuştu. Oysa Mehmet Baran için bu bir tahmin değil, iki yıllık bir "çalışmanın" sonucuydu. "Tanımadığınız biri hakkında bu kadar kesin konuşmak riskli," dedi Süveyda. Mehmet Baran bir adım daha yaklaştı, aralarındaki mesafe neredeyse yok denecek kadar azdı. "Risk almadan hiçbir şey öğrenilmez," dedi. "Ben sizin öğrenmek istediğiniz biri değilim," dedi Süveyda, kelimelerini birer kılıç gibi kullanarak. Adamın cevabı, gecenin ve belki de Süveyda’nın hayatının geri kalanının özeti gibiydi: "Buna ben karar veririm." Süveyda bu kibirli cümle karşısında daha fazla kalamazdı. "Hayır," dedi kararlı bir sesle. "Buna ben karar veririm." Arkasını döndü ve Mehmet Baran’ın buz mavisi bakışlarını sırtında hissederek kalabalığa karıştı. Mehmet Baran, elindeki bardağı hafifçe çevirerek onun gidişini izledi. Dudaklarında belli belirsiz, tehlikeli bir gülümseme vardı. Kendi kendine fısıldadı: "İlginç..." Bu sadece bir tanışma değildi. Bu, iki yıllık sessiz takibin ilk somut temasıydı ve Mehmet Baran o an kararını vermişti: Bu hikâye burada bitmeyecekti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD