Bölüm 26

1600 Words
Belçim babası ile konuşuyordu ve yine ağlıyordu ama bu sefer sevinçten. “Seni böyle uzun aralarla aramak istemezdim ama işlerim çok yoğundu. Oraya gelmek için hepsini halletmem lazımdı. Saat farkı yüzünden de bir türlü doğru zamanı bulamadım. Ama geliyorum kızım. Birkaç hafta içinde oradaydım.” Belçim sevinç ile yerinden kalktı. Yanaklarından süzülen yaşları tek eliyle silip boğuk sesi ile babasına karşılık verdi. “Çok özledim seni, hemen gel. Hemen biletini al. Çok özledim, çok!” Nazım Bey telefonun ucundaki sesi duydukça mahvoluyordu. Onu orada yalnız, bir başına bırakmak istemiyordu. Kardeşiyle bırakmıştı onu. Biricik kardeşi ve ailesiyle güvendeydi. Fakat telefondaki ses çok üzgündü, kızını tanırdı. Tükenmiş ama hala dimdik duran kızının neler hissettiğini anlıyordu. O yüzden ağlarken hıçkırıklarını tutmaya çalıştı. Onun sesinde karısının çığlıklarını, oğlunun bağırışlarını, büyük kızının feryatlarını duyuyordu. Bunun üstesinden gelmeye çalışsa da başaramadı. Onunla hem konuşmak istiyordu hem istemiyordu. İnatla psikolojik yardımı reddetmişti ama artık katlanamıyordu. Ülkesine geri dönüp kızına sahip çıkmalıydı. Onun hasreti ile yanıp onsuz yaşamak artık katlanılmaz olmuştu. Belçim babasıyla uzun uzun konuşup telefonu kapattığında yatağında bir müddet boşluğa baktı. Ela gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Dudakları da kıpkırmızı olmuştu. Küçük burnu da gözleri ve dudakları gibi kızarmış,  yüzü beyazlamıştı. Kendisini hiç 21 yaşında hissetmiyordu. Yaşadıkları onu sanki daha da yaşlandırmış gibiydi buna rağmen daha da çocuk gibi hissediyordu. İhtiyar bir çocuk. Kum saati gibiydi hayatı artık. Her bir kum tanesinde daha da kapılıyordu bu girdaba. Yarın gideceği psikologu düşündü. Babası geleceği için çok mutluydu ama önceliği ertesi gün oynayacağı hasta olan kız rolüydü. Kendini toparlaması gerekiyordu. Telefonu çaldığında düşüncelerden kurtulmuştu. Ekranda gördüğü yabancı numara onu şaşırtsa da telefonu açtı. “Alo?” “Alo, Belçim?” Belçim telefonu kulağından uzaklaştırıp tekrardan numaraya baktı. “Benim, Büşra! Telefon numaranı almayı unutmuşum. Babam enişteni aradı. Ondan aldık numaranı. Ne yapıyorsun? Gelemiyorum yanına. Halan izin vermiyor. Sıkıldın mı? Canın bir şey istiyor mu?” diye soruları peş peşe sıralayan Büşra’nın sesi heyecanlı geliyordu. “Bazen var ya hala inanamıyorum seninle iletişim kurmama izin vermelerine, şaka gibi…” Belçim gözlerini kapatıp kızın sesini dinlemeye devam etti. Kendisine yakın gördüğü insanlarla huzur buluyordu. Böylece etrafını saran şiddetli rüzgâr, için kapıldığı girdap önemini yitiriyordu. Huzur. Bulunması çok zor bir şeydi. Büşra susunca kızı konuşmaya teşvik etti bu yüzden. Kızı nefessiz konuşması hoşuna gidiyordu. “Lütfen susma, anlatmaya devam et. Ben iyiyim, sesini duymak çok güzel.” Büşra kızın verdiği cesaretten gaz alıp tam bir saat telefonda tuttu onu. Hafta sonu yaptıklarından, eskilerden, gelecekten… Konuştu, konuştu ta ki kendi yoruluncaya kadar. Sonra kızı rahat bıraktı. Belçim kızın telefonu ile mutlu olmuştu. Onunla Çarşamba günü için kesin sözleşti. Halası ile bunu konuşup önceden ayarlaması gerekiyordu. Sonra bir problem çıksın istemiyordu. Kıza ertesi gün psikolog randevusundan sonra ona uğrayacağını söyledi ve aynı anda telefonları kapattılar. * Akşam yemeği yine ceza gibiydi. Meriç artık hiçbir şeyden çekinmeksizin onu göz hapsine almıştı ve Belçim bu durum karşısında öfkeden deliriyordu. Alenen izlenmek hoşuna gitmiyordu. Ters bakışlarını arada o da dikiyordu genç adama ama Meriç’in yeşil gözleri laftan anlamıyordu. Belçim’i “Meriç, yemekten sonra çalışma odasına gel. Seninle konuşmak istediğim bir konu var,” diyerek eniştesi kurtarmıştı. Kız gözlerini eniştesine çevirdi. Eniştesi en kötü bakışları ile Meriç’e bakıyordu. Genç adama baktı bu sefer. Aynı bakışlarla babasına karşılık veren Meriç onu şaşırtmadı. Halası ise ilgisini tamamen yemeğine vermişti. Sanki çevresinde hiçbir şey olmuyormuş gibi sanki çok huzurlu bir akşammış gibi usul usul yemeğini yiyordu. Belçim bazen halasının kendi ilaçlarını içtiğini düşünüyordu. Bu sakinliği normalin ötesindeydi. Etrafında dönen dünyadan ve tehlikelerden haberi yokmuşçasına huzur içindeydi. Belçim halasının ruh hali ile gerildi. Bir boş vermişlik vardı sanki halasında. Yemekten sonra onunla salona geçti. Meriç ile eniştesi çalışma odasına geçerken halası hizmetli Fatma’ya kahvesini getirmesini söylüyordu. “Fatma teyze, ben de kahve içmek istiyorum bu akşam halamla. Bana da yap.” Sevim Hanım hemen araya girip “Olmaz Fatma,” diye fevri bir şekilde karşı çıktı, sonra kendisine dönüp sorguya başladı. “Belçim nereden çıktı şimdi kahve kızım? Uyku düzenini bozar, rahat uyuyamazsın.” Belçim daha da üsteledi. Onlar böyle yaptıkça karşı çıkmak için can atıyordu. Onların karşı çıktığı her şeyi yapmak istiyordu çünkü ne zaman böyle bir durumla karşılaşsa sonucu onu hep bir adım öne taşıyordu. “Sen getir Fatma teyze!” diye sesini yükseltti. Sevim Hanım yeğenini gözlerindeki kararlılığı görünce içi titredi. Oğlu haklıydı, kız eskiye dönüyordu. Onların istediği gibi yeniden başlamak istemiyordu, o eski ruhunu istiyordu. Kızı daha fazla terslemiş olmamak için Fatma’ya onaylayan bir bakış attı. Bir müddet sessizce oturmuşlardı, kahveleri gelince Belçim heyecanlandı. İlk kez kahve içecekti. Böyle ufak ayrıntıların hayatına yön verdiğini keşfettiğinden beri her şeye dikkat ediyordu. İlk yudumu aldığında gözlerini kapattı. Aşina olduğunu anladığı bir tat onu mest etti. Kokusunu içine çekerek bir yudum daha aldı. Halasının onu izlediğini bildiği halde zevkle kahvesini içti. Hiçbir şey hatırlayamadı ama yine de kahveden çok hoşlandı. Türk kahvesini eskiden de seviyor olmalıydı. Zaten sevmese kesin halası zorla içirirdi. Kahveleri bitince halasına dönüp oturdu. Sol bacağını sağ bacağının üstüne attı, altındaki şortun yırtık yeriyle oynayarak halasına seslendi. “Hala?” Sevim Hanım her zaman kocasının oturduğu koltukta oturan yeğenine baktı. Belçim üstündeki şortun yırtık kısmını çekiştiriyordu sonra üstündeki bluzun pullarını yolmaya başladı. Sevim Hanım gerildi, kız bir şey isteyecekti ama bunu eski haliyle yapıyordu. Sevim Hanım ağlayacaktı neredeyse. Oğlunun korkularını paylaşıyordu artık. Kızı durduramayacaklarını düşündü ve bu düşünce onun iliklerine kadar korkmasına neden oldu. Belçim daha küçük yaşlardayken halasıyla sık sık kalmaya başlamıştı. Ablasının aksine içine kapanık bir kızdı. Tek arkadaşı o zamanlar Büşra’ydı. Bu yüzden hafta tatillerinde bile olsa gelir onlarda kalırdı. Halası, eniştesi ve Meriç’in bu durumdan hoşnut olmaları da Belçim’e kendi evinde kalıyormuş hissi uyandırıyordu. Sessiz, sakin karakterine inat Büşra’yla buluştuklarında ortalığı birbirine katıyorlardı. Uzaklaşacakları zaman halası izin vermezse bahçeden dışarı adım atmıyordu. Yine parka gitmek için izin alacağı bir gün böyle karşısına geçmiş. Kendi gibi küçük olan şortunun üstündeki boncuklarla oynamıştı. Ellerini nereye koyacağını bilemeyen küçük kız halasına da bakmaya çekiniyordu. Onun bu hallerine dayanamayan Sevim Hanım her ne isterse yapıyor ve izin veriyordu. Karşılığında kocaman bir kucaklaşma ve ıslak bir öpücük kazanmak kadına yetiyordu… “Hala?” Belçim bu sefer kafasını kaldırıp seslendi halasına. Aslında kendisine bakıyordu ama dalmıştı halası. Elini kadının gözleri önünde salladı ve halasını daldığı kâbustan çekip çıkardı. Kadının dikkatini topladığını görünce de konuşmaya başladı. “Hala ben yarın psikolog randevumdan sonra Büşra’lara gideceğim. Ayrıca Çarşamba günü için de sözleştik alışverişe çıkacağız, tamam mı?” Halasına sorduğu sorunun cevabını salona giren Meriç verdi. “Tamam değil!” * Karşılıklı koltuklarda oturmuşlardı ve Murat Bey söze nasıl gireceğini bilemiyordu. Meriç karşısında rahatça yayılmıştı. Oğlunun dağınık sarı saçlarına baktı, yeşil gözleri bulanıktı. Babasına bakan Meriç onun kendisini incelediğini görünce yerinde toparlandı. Gergin bir ses tonuyla “Ne konuşacağız baba?” diye sordu. Babası onu böyle köşeye çekip konuşmazdı. Eğer çalışma odasındalarsa ciddi bir durum var demekti. İsterik ruh haline bir de gerginlik eklenince ister istemez soğuk soğuk terlemeye başlamıştı genç adam. Murat Bey sonunda konuşması gerektiğini fark etti ve söze konunun sonundan başlayarak girdi. Ellerini masaya koyarak biraz öne doğru eğildi ve doğrudan oğlunun gözlerinin içine bakarak keskin bir ses tonuyla “Vazgeç,” dedi.   Meriç’in gerilen çenesi ve kısılan gözleri Murat Bey’e oğlunun isyan edeceğinin sinyallerini verdi. Nasıl da biliyordu Meriç adı bile konmamış konunun onunla ilgili olduğunu. O da babası gibi öne eğilip aradaki mesafeyi kısalttı ve “Asla!” diye cevap verdi. “Meriç, sorun her ne ise konuşarak çözebiliriz oğlum. Kızı daha fazla yaralamadan, ikinizi de kurtarabiliriz…” Gözlerinde biriken yaşları geri göndermek için burnunu sıkan genç adam başını kaldırıp tekrar babasına baktığında gözlerindeki yeşillerin yardım çığlığını umursamayıp başını iki yana salladı. “Hiçbir şey bilmiyorsun baba…” diye fısıldadığında acı acı gülümsedi. Murat Bey her şeyi bilmediğini çok net biliyordu zaten. Tek bildiği her geçen gün daha korkunç bir gerçekle yüzleştiğiydi. Eli gittikçe zayıflıyor aralar açılıyordu. Yine de ailesi için mücadele etmeye hazırdı. “Anlatabilirsin oğlum, bana her şeyi anlatabilirsin. İnan ki çözebiliriz…” “Baba, beni seviyorsan annem gibi göz yummaktan başka çaren yok demektir,” diye direten oğluna kaşlarını çatarak bakan Murat Bey buz gibi bakışlarla onu uzun uzun süzdükten sonra nihayet kendini toparlayıp cevap verebildi. “Bunun sevgiyle hiçbir alakası yok Meriç. Yaptığımız suç anladın mı? Suç!” diyerek biraz sesini yükseltti. Meriç ayağa kalkıp yumruk yaptığı ellerini masaya vurarak babasına tepeden bakarak “Bu suç falan değil! Bundan daha büyük suçlar da var!” dedi. Gözlerindeki deli bakışlar babasının enerjisinin çekilmesine neden oldu. “Ne yaptın sen Meriç?” diye soran Murat Bey korkuyla oğluna bakarken. Meriç ellerini masadan çekip doğruldu ve elleriyle yüzünü sıvazlayarak yorgun bir sesle “Sadece ona âşık oldum baba…” diye cevap verdi. Murat Bey bu itiraf karşısında şaşırmadı. Sevim Hanım da olayın bu yüzünü ona anlatmıştı ama detayları paylaşmamıştı. Onu endişelendiren kendisinden saklanan gerçeklerin gerçekten ne derecede önüne geçilemez şeyler olduğuydu. “Bunun kızın geçmişini hatırlamasıyla ne alakası var?” Tüm bu sorgu suale daha fazla katlanamayan Meriç sertçe babasına bakarak “Ne kadar az şey bilirsen o kadar iyi olur baba, inan bana öğrenmek istemezsin…” diye fısıldadı. Murat Bey pes etmeyerek onunla bir saat boyunca uzun uzun konuşup tartışsa da bir karara varamadılar. Murat Bey oğlunu ikna edemedi. Her yolu denedi. Tehdit etti, kibarca konuştu ama hiçbir yol kar etmedi. En son odadan çıkan oğluna “Sen de profesyonel destek almaya başlayacaksın, kime gideceğini seçmekte özgürsün,” dedi.   “Saçmalama baba istersen!” “Eğer köşeme çekilmemi istiyorsan bunu yapacaksın Meriç, aksi halde inan bana bu hayattaki en büyük düşmanın ben olurum. Gözümün önünde bir kızı öldürmenize razı olmayacağım!” Meriç babasının son sözünden sonra sinirlerine hâkim olmaya çalışarak odadan çıktı ve seri adımlarla merdivenleri indi. Salondan içeri girerken Belçim’in konuşmasını dinledi ve tam annesi konuşmaya başlayacakken söze daldı. Artık açık oynayacaktı. İpler elinden kayıp gidiyordu…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD