Tanışma ❤️

1187 Words
– SİYAH ÇÖLÜN SÜTÜ (1998) Irak sınırından Mardin’e uzanan tozlu yollar, Aslan aşiretinin konvoyuyla titriyordu. Siyah camlı jipler, silahlı adamlar ve ağır bir sessizlik… Göç değildi bu; güç gösterisiydi. Aslan aşireti, savaşın ve karmaşanın içinden Mardin’e taşınıyordu. Ve o gün, konvoyun en korunaklı aracında bir bebek ağlıyordu. Kalender Aslan. Aşiretin tek erkek çocuğu. Annesi solgun, yorgun ve sessizdi. Doğumdan sonra sütü gelmemişti. Kadın, bebeği kucağına aldığında gözleri doluyor, ama dudaklarından tek kelime çıkmıyordu. Aslan ailesinde zayıflık konuşulmazdı. Aracın kapısı sertçe açıldı. Kalanderin babası içeri girdi. Uzun boylu, sert bakışlı, sesi bile itiraz kabul etmeyen bir adamdı. “Çocuk aç,” dedi kısaca. “Bir süt anne bulun.” O gün Hacer Hanım’ı getirdiler. Urfa’dan, yoksul ama gururlu bir kadındı. Kendi bebeğini yeni kaybetmişti, sütü vardı ama kolları boştu. Aslan ailesinin evine girdiğinde başını öne eğmişti. O evde herkes eğilirdi. Bebeği kucağına verdiklerinde Hacer’in elleri titredi. Kalender , ağlamayı kesti, kadının kokusunu içine çekti. Sanki kaderini tanımış gibi, küçük parmakları kadının parmağına dolandı. “Emzir,” dedi Kalender'in babası, ve çıktı odadan . Bir emir gibi. Hacer Hanım başını salladı. Bebeği göğsüne bastırdı, sessizce emzirdi. O an, kimse fark etmedi ama bir bağ kuruldu. Kan bağı değildi bu. Ama bazen süt, kandan daha güçlü olurdu. Kalender ilk kez doydu. Ve Aslan aşiretinin tek erkek çocuğu, bir yabancı kadının sütüyle hayata tutundu. O gün kimse bilmiyordu… Bu süt, yıllar sonra bir kızın kaderini ve bir adamın karanlığını birbirine bağlayacaktı. Mardin’in taş sokakları o gün sessizdi. Ama sessizlik uzun sürmedi. Irak’tan gelen konvoy, şehrin girişinde göründüğünde herkes pencerelere çıktı. Siyah camlı jipler, zırhlı araçlar, uzun namlulu silahlar taşıyan adamlar… Bu, sıradan bir göç değildi. Bu, bir aşiretin gövde gösterisiydi. Aslan aşireti artık tamamen gelmişti. Konak, şehrin en yüksek noktasındaydı. Taştan, geniş avlulu, eski ama yeniden restore edilmiş bir yapı… Yüksek demir kapıları, kule gibi yükselen duvarları ve her köşede nöbet tutan adamları vardı. Kapının üzerinde altın harflerle tek bir isim yazıyordu: ASLAN. Kapılar ağır ağır açıldı. Araçlar içeri girdiğinde avlu doldu. Erkekler siyah giyimliydi, kulaklarında telsizler, belinde silahlar… Kimse yüksek sesle konuşmuyor, kimse gülmüyordu. Bu evde sesler bile kontrol altındaydı. Kalender'in babası konaktan indi. Mardin güneşi yüzünü yakıyordu ama adamın yüzünde tek bir kas oynamıyordu. Sert, kemikli yüz hatları, soğuk gözler… İnsanlar onun yanından geçerken başlarını eğiyordu. “Burası artık bizim,” dedi. Sanki şehir zaten onunmuş gibi. Konak kısa sürede canlandı. Hizmetçiler koşuşturdu, aşiret büyükleri geldi, adamlar silahlarını kontrol etti. Avluda dizilen araçlar, kapının önünde bekleyen korumalar, balkonlarda dolaşan gölgeler… Her şey güç ve tehdit kokuyordu. Kalender , üst kattaki geniş odada, altın işlemeli bir beşikte yatıyordu. Taş duvarların içinde yankılanan tek ses, onun nefesiydi. Annesi pencerenin önünde duruyor, şehre bakıyordu. Mardin taş gibiydi, sertti, suskundu. Tıpkı bu ev gibi. Hacer Hanım, bebeği emzirdikten sonra odadan çıkarken başını eğdi. Bu evde herkes eğilirdi. Koridorlar uzun, kapılar ağır, tavanlar yüksekti. İnsan kendini küçük hissederdi. Urfa’dan gelen fakir bir kadın, Aslan aşiretinin kalbine süt vermişti. Avluda silah sesleri duyuldu. Adamlar eğitim yapıyordu. Kalender'in babası balkondan aşağı baktı. Şehre, adamlara, konağa… Sonra kucağındaki bebeğe. “Bu çocuk buranın kralı olacak,” dedi. “Kimseye boyun eğmeyecek.” Mardin’in taş duvarları, bu sözleri duydu. Ve Aslan aşiretinin gölgesi, şehrin üzerine çöktü. Kimse bilmiyordu… Bu bebek büyüdüğünde, sadece Mardin’in değil, bir kızın kaderinin de sahibi olacaktı. YİRMİ YEDİ YIL SONRA Yirmi yedi yıl geçti .... Mardin’in taşları hâlâ aynıydı. Sert, suskun ve ağır. Ama artık o taşların üstünde yürüyen bir adam vardı. Ve o adam, bu şehrin kaderini değiştirecek kadar güçlüydü. Kalender Aslan… Konak, şehrin en yüksek yerindeydi. Geniş balkonundan baktığında, Mardin ayaklarının altındaydı sanki. Kalender dimdik duruyordu. Geniş omuzları, sert yüz hatları, keskin bakışları… Üzerinde siyah gömlek, bileklerinde damarları belirgin, duruşu bile tehditkâr. Bir elinde sigara, diğer eli cebinde… Dumanı yavaşça gökyüzüne bıraktı. Aşağıda adamları vardı. Silahlar, araçlar, korumalar… Herkes onun tek bir bakışını bekliyordu. Çünkü bu şehirde bir gerçek vardı: Kalender Aslan konuşmazdı… hükmederdi. Arkasından yumuşak bir ses geldi. “Paşam…” Kalender başını çevirdi. Gözleri bir an yumuşadı. “Anam… deme şöyle. Koca adam oldum yav.” Kadın gülümsedi. Ama o gülüşün içinde yılların yorgunluğu vardı. “Sen hâlâ benim bebeğimsin, oğlum… canım oğlum.” Kalender başını iki yana salladı. Hafifçe güldü. “Ana ne bebeği Allah aşkına…” Kadın bu kez gerçekten güldü. Ama yüzündeki hüzün saklanmıyordu. Kalender bunu fark etti. “Anam… de hele, ne oldu?” Kadın ağır adımlarla sedire oturdu. Ellerini dizlerinin üstünde birleştirdi. “Ah oğul… ah…” Kalender’in sabrı yoktu. Ve bu evde herkes bunu bilirdi. Kaşları çatıldı. “Ne oldu anam? Bak sabrım zorlandı ha…” Gülce Hanım derin bir nefes aldı. Sanki söyleyeceği şey boğazına düğümlenmişti. “Oğlum…” dedi yavaşça. “Süt anan… Hacer Hanım… hastaymış.” Kalender dondu. Yüzünde bir değişim olmadı belki… Ama gözleri… Bir anlığına karardı. “Neyi varmış ana… Hacer anamın?” Kadının sesi titredi. “Kansermiş oğul… son evre…” O an… Kalender’in içindeki bütün denge yıkıldı. Elini sertçe masaya vurdu. Ses, konağın taş duvarlarında yankılandı. “Bu zamana kadar neredeydik biz ana?!” Sesi artık öfkeyle doluydu. “Niye kimse haber etmedi lan bize?!” Gülce Hanım hemen araya girdi. “Oğul sakin ol… Hacer ana istememiş. Duyup üzülme demiş…” Kalender alaylı bir şekilde güldü. “Bunun üzülmemesi mi var ana?!” Sözünü bitirir bitirmez döndü. Adımları sertti. Konaktan çıkarken herkes kenara çekildi. Kimse gözlerinin içine bakmaya cesaret edemedi. Çünkü o an… Kalender Aslan sadece bir baron değildi. Bir evlattı. Araç kapısı sertçe kapandı. Motor çalıştı. Ve konvoy, tozu dumana katarak köy yoluna girdi. Mardin’in taşları geride kaldı. Toprak yollar başladı. Kalender camdan dışarı bakıyordu. Ama aslında hiçbir şey görmüyordu. Aklında tek bir şey vardı: Hacer ana. Köy küçük, sessiz ve yorgundu. Araçlar durduğunda herkes dışarı çıktı. Yabancı değildi bu adam… Ama herkes ondan çekiniyordu. Kalender kapıya doğru yürüdü. Ve kapıyı çaldı. Kapı yavaşça açıldı. Karşısında bir kız duruyordu. Peçeliydi. Ama gözleri… Gözleri saklanamıyordu. Yeşil. Derin. Ve garip bir şekilde dikkat çekici. Saçları peçenin altından taşmıştı. Uzun… çok uzun… Neredeyse beline kadar uzanan siyah dalgalar. Beyaz teni, ince yapısı… Sessizliği bile bir şey anlatıyordu. Kalender bir an baktı. Sadece bir an. Sonra sertleşti bakışları. “Hacer anaya baktım.” Sesi düz, sert ve alışılmıştı. Kız hemen gözlerini kaçırdı. “İçeride… uyuyor teyzem…” dedi kısık bir sesle. Ve geri çekildi. Kalender içeri girdi. Ev küçüktü. Sessizdi. Ve hastalık kokuyordu. Hacer ana yatıyordu. Zayıf… Solgun… Ama yüzünde hâlâ o tanıdık huzur vardı. Kalender yaklaştı. Diz çöktü. Elini tuttu. “Anam…” Hacer ana gözlerini yavaşça açtı. Ve gülümsedi. “Oy benim asi oğlum…” Sesi zayıftı ama içten. “Hoş geldin…” Kalender başını eğdi. “Hiç hoş gelmedim ana…” dedi sertçe. “Ne demek hasta olup da haber etmemek ha?” Kadın hafifçe başını salladı. “Oğlum… iyiyim ben…” Yalandı. İkisi de biliyordu. O sırada kız içeri girdi. Sessizce gelip kenara oturdu. Kalender bir bakış attı. Kısa. Soğuk. Mesafeli. Sonra tekrar yüzünü Hacer anaya döndü. Kız birkaç dakika sonra kalktı. Mutfaktan çay getirdi. Ellerini titretmeden… Sessizce… Ama Kalender hissetti. Kızın varlığını. O gün… Kalender Aslan, elindeki bütün gücü kullandı. Doktorlar çağrıldı. Özel hastaneler ayarlandı. Eve hemşire getirildi. Her şey… En iyisi… En pahalı olanı… Ama bazen güç yetmezdi. Ve bu… Umutsuz bir vakaydı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD