– SİYAH ÇÖLÜN SÜTÜ (1998)
Irak sınırından Mardin’e uzanan tozlu yollar, Aslan aşiretinin konvoyuyla titriyordu. Siyah camlı jipler, silahlı adamlar ve ağır bir sessizlik… Göç değildi bu; güç gösterisiydi.
Aslan aşireti, savaşın ve karmaşanın içinden Mardin’e taşınıyordu.
Ve o gün, konvoyun en korunaklı aracında bir bebek ağlıyordu.
Kalender Aslan.
Aşiretin tek erkek çocuğu.
Annesi solgun, yorgun ve sessizdi. Doğumdan sonra sütü gelmemişti.
Kadın, bebeği kucağına aldığında gözleri doluyor, ama dudaklarından tek kelime çıkmıyordu.
Aslan ailesinde zayıflık konuşulmazdı.
Aracın kapısı sertçe açıldı.
Kalanderin babası içeri girdi. Uzun boylu, sert bakışlı, sesi bile itiraz kabul etmeyen bir adamdı.
“Çocuk aç,” dedi kısaca.
“Bir süt anne bulun.”
O gün Hacer Hanım’ı getirdiler.
Urfa’dan, yoksul ama gururlu bir kadındı. Kendi bebeğini yeni kaybetmişti, sütü vardı ama kolları boştu.
Aslan ailesinin evine girdiğinde başını öne eğmişti. O evde herkes eğilirdi.
Bebeği kucağına verdiklerinde Hacer’in elleri titredi.
Kalender , ağlamayı kesti, kadının kokusunu içine çekti.
Sanki kaderini tanımış gibi, küçük parmakları kadının parmağına dolandı.
“Emzir,” dedi Kalender'in babası, ve çıktı odadan .
Bir emir gibi.
Hacer Hanım başını salladı.
Bebeği göğsüne bastırdı, sessizce emzirdi.
O an, kimse fark etmedi ama bir bağ kuruldu.
Kan bağı değildi bu.
Ama bazen süt, kandan daha güçlü olurdu.
Kalender ilk kez doydu.
Ve Aslan aşiretinin tek erkek çocuğu, bir yabancı kadının sütüyle hayata tutundu.
O gün kimse bilmiyordu…
Bu süt, yıllar sonra bir kızın kaderini ve bir adamın karanlığını birbirine bağlayacaktı.
Mardin’in taş sokakları o gün sessizdi.
Ama sessizlik uzun sürmedi.
Irak’tan gelen konvoy, şehrin girişinde göründüğünde herkes pencerelere çıktı. Siyah camlı jipler, zırhlı araçlar, uzun namlulu silahlar taşıyan adamlar… Bu, sıradan bir göç değildi. Bu, bir aşiretin gövde gösterisiydi.
Aslan aşireti artık tamamen gelmişti.
Konak, şehrin en yüksek noktasındaydı. Taştan, geniş avlulu, eski ama yeniden restore edilmiş bir yapı… Yüksek demir kapıları, kule gibi yükselen duvarları ve her köşede nöbet tutan adamları vardı. Kapının üzerinde altın harflerle tek bir isim yazıyordu: ASLAN.
Kapılar ağır ağır açıldı.
Araçlar içeri girdiğinde avlu doldu. Erkekler siyah giyimliydi, kulaklarında telsizler, belinde silahlar… Kimse yüksek sesle konuşmuyor, kimse gülmüyordu. Bu evde sesler bile kontrol altındaydı.
Kalender'in babası konaktan indi.
Mardin güneşi yüzünü yakıyordu ama adamın yüzünde tek bir kas oynamıyordu. Sert, kemikli yüz hatları, soğuk gözler… İnsanlar onun yanından geçerken başlarını eğiyordu.
“Burası artık bizim,” dedi.
Sanki şehir zaten onunmuş gibi.
Konak kısa sürede canlandı.
Hizmetçiler koşuşturdu, aşiret büyükleri geldi, adamlar silahlarını kontrol etti. Avluda dizilen araçlar, kapının önünde bekleyen korumalar, balkonlarda dolaşan gölgeler… Her şey güç ve tehdit kokuyordu.
Kalender , üst kattaki geniş odada, altın işlemeli bir beşikte yatıyordu.
Taş duvarların içinde yankılanan tek ses, onun nefesiydi.
Annesi pencerenin önünde duruyor, şehre bakıyordu.
Mardin taş gibiydi, sertti, suskundu.
Tıpkı bu ev gibi.
Hacer Hanım, bebeği emzirdikten sonra odadan çıkarken başını eğdi.
Bu evde herkes eğilirdi.
Koridorlar uzun, kapılar ağır, tavanlar yüksekti. İnsan kendini küçük hissederdi.
Urfa’dan gelen fakir bir kadın, Aslan aşiretinin kalbine süt vermişti.
Avluda silah sesleri duyuldu.
Adamlar eğitim yapıyordu.
Kalender'in babası balkondan aşağı baktı.
Şehre, adamlara, konağa…
Sonra kucağındaki bebeğe.
“Bu çocuk buranın kralı olacak,” dedi.
“Kimseye boyun eğmeyecek.”
Mardin’in taş duvarları, bu sözleri duydu.
Ve Aslan aşiretinin gölgesi, şehrin üzerine çöktü.
Kimse bilmiyordu…
Bu bebek büyüdüğünde, sadece Mardin’in değil, bir kızın kaderinin de sahibi olacaktı.