Akın, Koray’ın dürtmesiyle ağzı açık uykusundan uyandı ve salyasını gömlek manşetine silerken giderek boşalan salona baktı. Yeni ortağı -ahahah- Haluk Dorel onları kapıda karşılamış ve ondan daha kodaman olan iş adamlarıyla dolu Protokol kısmına yakın oturmak istediği için en önlere geçmişlerdi. Ne yazık ki izlemek zorunda oldukları konferans dünyanın en sıkıcı konferansları arasında ilk üçü kesinlikle zorlardı ve yedi saat sürmesi bunu sadece daha da katlanılmaz kılmıştı. Akın 34. dakikasında hala uyanık olduğunu biliyordu ama 36’yı gördüğünden emin değildi. Işık, sahnedeki geveze şarlatanın üstüne verildiği için salon karanlıktı ki bunun onun uyanık kalmasına pek yardımcı olmadığı da su götürmezdi.
Zaten karanlık yüzünden başını çevirip bakındığında Fak’ın mor suratını da görememişti. Dün sabah gözlerinin önünde gerçekleşen hezimet ona istediği zevki pek vermemişti. Anunnaki yaratığı NÇF yenilgisini değil de hava durumunu duymuş gibi soğukkanlı ve rahat karşılamıştı haberi. Akın’a kesinlikle yetmemişti bu. Ama bu akşam ondan istediğini almakta kararlıydı. Neyse, davette yakalarım seni!
Arkadaşlarıyla çıkışa doğru gitti. Hala uykuluydu ve mesanesi patlamak üzereydi, bu yüzden önce tuvalete yöneldi. İşini halledip elini yüzünü yıkarken aynada kendini inceledi. Çok yakışıklıydı. Arkaya taranmış kıvırcık sarı saçları, yeşil gözleri, kemikli yüzü ve kadınları kıskandıracak kadar güzel dudaklarıyla efsane bir şeydi. Kızların kendisinde ne bulduğunu kesinlikle anlıyordu. İki gündür görmediği cam gözlü küçük komşu kızların onda ne bulduğunu da kesinlikle anlıyordu.
Aynadan kendisine göz kırptı ve arkadaşlarını daha fazla bekletmeden yanlarına gitti.
Davet salonuna üç silahşörler gibi havalı bir giriş yaptılar. Üçü de beyaz gömlekli, siyah ceketli ve siyah papyonlu takım elbise giymişti. İki yandaki Bahri ve Koray’ın papyonları kelebek şeklinde bağlıyken ortalarında duran Akın’ın papyonu bağlanmamış bir şekilde boynundan sarkıyordu, bir düğmesi de açıktı. Üçünün de sol elleri ceplerindeydi. Uzun boyları, bir sarışın iki esmer olmak üzere yakışıklı sıfatları ve ikinci bir deri gibi üstlerine yapışan özgüvenleriyle bütün salonun ilgisini üzerlerinde toplamışlardı.
Nihat Çetin her zamanki kravatlı siyah takımlarından biriyle oturduğu koltukta gözlerini devirdi. Bu girişi ofislerinde kaç kere tekrar etmiş olabileceklerini düşünüp kendi kendine eğlendi. İnsanlar ne kadar kördü.
Öte yandan bu gece kuduz sürü liderinin -bu Akın oluyordu- hedefinde olduğunu biliyor ve kendini etrafa yeterince gösterdikten sonra olabildiğince onunla yüz göz olmadan Şirin’i de alıp gitmeyi planlıyordu. Konferansa zaten katılmamışlardı.
Yarım saat Akın’la köşe kapmaca oynadıktan sonra Şirin’i telefonla arayıp on dakikaya gideceklerini söyledi. Telefonu kapatırken ensesindeki uğursuz nefesle yakalandığını anladı. Bozuntuya vermeden arkasını döndü. Akın karşısında pişmiş kelle gibi sırıtıyordu.
‘’Bende eski dostumla biraz muhabbet edebilmek için fırsat kolluyordum Fak’cığım. Erken mi ayrılmayı planlıyordun yoksa? Yarın Pazar değil mi? Erken kalkmak zorunda değilsin. Emekli amcalar gibi erken uyumayacak kadar da gençsin. İşin gücün varsa başka tabi.’’
Akın bir süre NÇF’nin rahatsızlığını ele vermemek için zoraki gülümseyen yüzüne aşık bir adam gibi tatlı tatlı bakıp kendisi de gülümseyerek zaferinin keyfini çıkardı ve dilini üst dişine değdirip zevkle devam etti.
‘’Ki yok! Bu aralar oldukça ‘boş’ olduğunu ve bir süre daha oldukça ‘boş’ olacağını duymuştum. Yani erken gitmek için sebebin de yok. Biz bu aralar bayağı ‘yoğun’ olmamıza rağmen gecenin tadını çıkaracağız. Kutlamamız gereken şeyler olduğunu biliyorsun. Hadi bir kadeh kapıp yanımıza gel. ‘’
Elini Nihat Çetin'in omzuna dostane bir tavırla koyup, ağır ağır kendisinden daha kısa olan adamın yüzüyle aynı hizaya gelene kadar eğildi. Hain bir ışıltıyla parlayan gözlerini gözlerine dikti. Yatak odası sesi olabilecek kadar kısık ve baştan çıkarıcı sesiyle:
‘’Gel ve zaferimizi bizimle kutla, eski dostlar düşman olmaz, buzları eritelim artık’’ dedi. Hala renk vermeyen gülümseyişini tutmaya çalışan NÇF ise aynı yatak odası tonlamasıyla ‘’Siktir git!’’ dedi. Akın terbiyesiz eski arkadaşını terbiyeye davet etmek için azarlayan bir bakışla cık cıkladı.
‘’Öpüşecek misiniz?’’
Kulağına ulaşan oldukça sakin ve tatlı sesi duyunca Akın sanki gerçekten öpecekmiş de suçüstü basılmış gibi silkelenip geri çekildi. Sesin geldiği tarafa döndüğünde Şirin’in kocaman gözleriyle onları şüpheyle incelediğini gördü.
Sonra bakışlarını daha fazla Akın’ın üzerinde tutmayı gereksiz bulmuş gibi Nihat Çetin'e döndü ama onun da gözlerine bakamıyormuş gibi yüzü yere eğikti.
‘’Gidebiliriz.’’ dedi.
Halinde tavrında Akın’ın hoşuna gitmeyen bir sakinlik ve soğukluk vardı. Daha da hoşuna gitmeyen şey gözlerinin kıpkırmızı ve kanlı olmasıydı. Saçları gelişi güzel bir topuz yapılmıştı. Üstünde omuzlarını açıkta bırakan, kalçalarının hizasında Şile bezi sarı bir bluzu, dize kadar siyah bir taytı ve küçük ayaklarında kahverengi boncuklu siyah sandaletleri vardı. Makyajsızdı. Herkesin bu kadar şıklık yarışına girdiği bir gecede öyle dağınık görünüyordu ki düzen hastası Akın onu toplayıp düzene koymak için ellerinin kaşındığını hissediyordu.
İstemsizce ellerini kızın gözlerinin önüne gelen bir tutam saça uzatıp -Nihat Çetin'in gözleri fal taşı gibi açılmıştı- nazikçe kulağının arkasına koydu. Sonra işaret parmağını kızın çenesinin altına koyup solgun yüzünü kendine çevirdi.
Nereden geldiğini bilmediği bir şefkatle ‘’Bakim sana!’’ dedi. Şirin hızlanan kalbini susturup ısrarla gözlerini kaçırdı. Yüzünü çekmek istedi ama bu sefer Akın işaret parmağı ve başparmağıyla avucuna aldı çenesini. Az önceki şefkate biraz öfke karışmıştı. ‘’Neden ağladın?’’ diye sordu.
Nihat Çetin sinirle Akın’ın eline vurarak Şirin’i kurtardı. Akın bu kez ‘’Seni kim ağlattı?’’ diye sordu. Sesindeki şefkat-öfke oranı giderek kötü yönde değişiyordu. Eğer bunun sebebi Fak’sa…
NÇF ve Şirin onu duymuyormuş gibi kapıya yöneldiler. Nihat Çetin bu arada Şirin’in elini usulca koluna koymuştu.
Akın sorunun kendisi olduğunu az çok anlamaya başlamıştı. Yine de onları durdurmak için birkaç hızlı adım atıp önlerine geçti. Nihat Çetin’e az öncekine nazaran daha nazik bir tonla:
‘’Onu götürmene gerek yok. Ben onu bırakabilirim. Aynı yerde oturuyoruz zaten, bırak biraz bu gecenin tadını çıkarsın. Ömründe kaç kere böyle bir ortam görme şansı olmuştur ki!’’ dedi.
Nihat Çetin ‘’Ne münasebet!’’ diye sinirle tısladı. Bu kez hala gözlerine bakmayan Şirin’e döndü Akın. Birden hareketlerini gevşetti, ellerini cebine sokup omuzlarını düşürdü. Başını hafifçe yana eğdi. Ve dargın komşu kızlarını erimiş muma çevirmesi gereken enfes bir gülümseme yerleştirdi yüzüne.
‘’Bu içi geçmiş adamı yatağına gönder Şirin. Ben seni bırakırım. Burada bizimle kal. Birlikte eğlenebiliriz. Bahri’yle Koray çok kafa çocuklardır. Hem… Belki birlikte dansta ederiz.’’
Nihat Çetin sinirle güldü. Şirin ise bu gece şeytani tuzaklara düşecek kadar aptal hissetmiyordu kendini.
‘’Eğlenecek durumda hissetmiyorum kendimi Akın Bey. Biraz hasta gibiyim. Size iyi geceler.’’ Deyip bu sefer o, Nihat Çetin’i çekiştirdi ve dışarı çıktılar.
Şirin hasta olmasa da hasta gibi hissediyordu. Dünden beri arkadaşının yüzüne bakamıyordu. Nihat Çetin dün diğerlerini azarladığı gibi onu da azarlamıştı ve sesini bile çıkaramayan Şirin herkesin önünde çocuk gibi ağlamıştı.
Ama Nihat Çetin’i suçlamıyordu Şirin. Hak etmişti. Tüm suç ondaydı. Onun yüzünden bu teklif için gece gündüz hazırlanan bütün çalışma arkadaşları suçsuz yere azar işitmişti. Herkes ondan nefret ediyor olmalıydı. O kesinlikle kendisinden ediyordu. Nihat Çetin gece gündüz uğraştığı, hevesli bir çocuk gibi bahsettiği projesini onun yüzünden kaybetmişti. Hem de ne için? Şirin bir erkeğin dikkatini çekebilsin diye...
Az önce onu azarlayan Nihat Çetin, daha sonra ellerini yüzüne bastırmış hıçkıra hıçkıra ağlayan arkadaşını yine kendisi, kendi omzunda teselli etmişti. Şirin’in bu koca şehirde ondan başka kimi vardı ki?
Sonra yarın davetten sonra konuşacaklarını söyleyerek evine bırakmıştı onu. Gecenin ileri saatlerinde yatağında Pofik’e sarılmış ağlarken ne ara uyuduğunu bilmiyordu. Sabah ruh gibi kalkmıştı yataktan. Gemisi, Karadeniz’de buzdağına denk gelmiş de cazibesine dayanamayıp ona çarparak paramparça bir şekilde batmış gibi hissediyordu kendini. Bütün gün kendini yemişti. Nihat Çetin konferans için aramadığında rahatlamıştı ama davete gitmek zorundaydı biliyordu. Nihat Çetin sosyal ortamlarda bir tık gergin oluyordu. Şirin yanında bulunup ona destek olmalıydı.
Ne eski heyecanı vardı, ne giymek için uygun bir şeyi. Artık umursamıyordu da. Akın’ı da bir süre görmese çok daha iyi olurdu. Günlük bir şeyler giyinip aşağı inmiş ve Nihat Çetin’in arabasına binmişti. Nihat Çetin onun ne giydiğini fark etmiş görünmüyordu. Kendisi hep iki dirhem bir çekirdek giyinirdi ama çevresinde kim ne giymiş görmezdi bile.
Davet çok sıkıcı, kapıdan arkadaşlarıyla fiyakalı bir şekilde giren şovmen Akın çok yakışıklıydı. Bunu fark ettiği için yine nefret etmişti kendinden. Bütün gece ona görünmemek için bir süs bitkisi gibi köşelerde takılmıştı. NÇF aradığında rahatlamış, onu bulmak için bazı sarışın beylere yakalanmadan etrafı dolanmaya çıkmıştı.
İkisini de garip bir vaziyette tutkuyla birbirine bakarken yakaladığında kaçırdığı bir şeyler olup olmadığını merak ederken, Akın’la olabildiğince göz göze gelmemeye çalışmıştı.
Sonraki süreçte Akın’ın ilgisiyle 'birazcık' aklı bulanmıştı ama bir gerçeği çok net görmüştü. Akın ve Nihat Çetin gerçek manada rakipti. Birbirlerinden yoruma gerek kalmayacak şekilde nefret ediyorlardı. Şirin’in bu zamana kadar tarafsız kalmaya hakkı olsa da bu hakkı kendi elleriyle yok etmişti. Tarafının artık açık ve net olması gerekiyordu.
Nihat Çetin onu konuşmak için evine davet edince kabul etti. Ağlama krizini dün gece atlatmış Şirin bu kez içtenlikle özür dileyecekti. Hakkında verilen hükmü de itirazsız kabullenecekti. Nihat Çetin onu isterse ailesinin yanına geri yollayabilirdi. Şirin onun arkadaşlığına sahip olmaya devam edecekse gerisinin hiçbir önemi yoktu.