İlk Karşılaşma

1272 Words
​-Maya'dan- ​Aynadaki yansımama baktığımda karşılaştığım kadın, birkaç gün önceki ben değildim. ​Üzerimdeki derin zümrüt yeşili, sırt dekolteli saten elbise vücuduma bir ikinci ten gibi oturmuştu. Saçlarım Bedri Bey’in tabiriyle "çim adam" halinden eser kalmayacak şekilde ensemde zarif bir topuz yapılmış, yüzüme ise pürüzsüz ama alabildiğine doğal bir makyaj uygulanmıştı. Boynumdaki pırlanta kolye loş ışıkta parıldarken, aynadaki kadına bir yabancıya bakar gibi baktım. ​İçerideki odadan Bedri Bey’in o tiz ve otoriter sesi yükseldi. "Maya! Stilettolarını giy ve hemen salona gel! Zaman akıp gidiyor, Yekta Gençaslan’ın dünyası rötar kabul etmez!" ​Derin bir nefes alıp o sekiz santimlik topukluların üzerine çıktım. Bacaklarım titriyordu ama bu titreme sadece ayakkabılardan değildi. Göğsümün ortasında devasa bir kaya oturmuş gibiydi. Bu gece, o büyük geceydi. Günlerdir ezberletilen kurallar, adab-ı muaşeret saçmalıkları, çatalların sırası, yürüyüş teknikleri... Hepsini bu gece o buz adamın karşısında sergileyecektim. ​Kardeşim Aras’ın o kanlı yüzü geldi gözümün önüne. Sandalyeye bağlanmış hali, titreyen sesi... "Abla..." deyişi. ​Yutkundum. İçimdeki korkuyu, utancı ve vicdan azabını o zümrüt yeşili elbisenin dikişleri arasına gömdüm. Başımı dikleştirdim. Salona adım attığımda Bedri Bey beni baştan aşağı süzdü. İlk defa kelimeleri boğazına tıkandı. Burnunun ucundaki gözlüğü yukarı iterken öksürdü. ​"Fena değil..." dedi, sesindeki o hafif şaşkınlığı gizlemeye çalışarak. "Yani... Bayağı iyi. Sanırım seni bir insan yapmayı başardık." ​"Teşekkür ederim Bedri Bey," dedim hafif bir tebessümle. "Sayenizde kendimi yürüyen bir pırlanta gibi hissediyorum. Ama her an devrilecek olanından." ​"Sakın!" dedi parmağını sallayarak. "Sakın o topukların üzerinde devrilme! Unutma; omurga dik, çene paralellerde, bakışlar kendinden emin. Yekta Gençaslan'ın karşısına çıktığında ona ne av gibi bakacaksın ne de avcı gibi. Sen sadece onun ilgisini çeken tek gizem olacaksın." ​Kapının çalınmasıyla ikimiz de o tarafa döndük. Siyah takım elbiseli, kulaklıklı bir adam içeri girdi. ​"Maya Hanım, aracınız hazır." ​Kalbim boğazımda atmaya başladı. Bedri Bey yanıma yaklaştı, omuzlarımdan tuttu. Yüzündeki o komik, tiyatral ifade gitmiş, yerini gerçek bir endişeye bırakmıştı. ​"Git ve o adama kim olduğunu göster Maya. Ama sakın unutma... Rolünü iyi oyna." ​Otel devasaydı. İstanbul’un en gözde mekânlarından birinde, Boğaz’a nazır bu saray yavrusunun önünde siyah lüks araçlar uzun bir kuyruk oluşturmuştu. Flaşlar patlıyor, sosyetenin ünlü simaları, iş insanları, siyasiler kırmızı halıdan süzülerek içeri giriyordu. ​Araç kapım açıldığında derin bir nefes aldım. Bacağımı dışarı attım, stiletto tıkırtısıyla yere bastım. Flaşların ışığı gözlerimi alsam da Bedri Bey’in "Gözlerini kırpma, süzül!" talimatı kulağımda çınladı. Başımı dik tutarak devasa kapıdan içeri adım attım. ​İçerideki atmosfer insanı ezcek kadar şaşaalıydı. Kristal avizelerden yayılan ışıklar, elinde şampanya kadehleriyle dolaşan lüks giyimli insanlar, arkada çalan hafif klasik müzik... Her şey o kadar yapmacıktı ki, ortamdaki parfüm kokularının altında yoğun bir kibir hissediliyordu. ​Elime bir şampanya kadehi aldım. Parmaklarımı kadehin sapına nazikçe yerleştirirken Bedri Bey’in öğrettiği o "salyangoz çatalı" tutuşu geldi aklıma. Kendi kendime bıyık altından güldüm. Eğer şu an mahalledeki arkadaşlarımdan biri beni bu halde görse, muhtemelen uzaylılar tarafından kaçırıldığımı düşünürdü. ​Gözlerim salonun içinde dolaşmaya başladı. Kalabalık gruplar, kahkahalar atan kadınlar, bıyık altından iş konuşan adamlar... Ama o yoktu. ​Derken, salondaki müzik durmadı ama uğultu bir anda kesildi. ​Sanki salondaki oksijen seviyesi bir anda yarı yarıya düşmüştü. Girişteki devasa kapıya doğru döndü bütün bakışlar. Fısıltılar bir bıçak gibi kesildi. ​O içeri girdi. ​Yekta Gençaslan. ​Fotoğraftakinden bin kat daha etkileyici, bin kat daha tehlikeliydi. Jilet gibi oturmuş siyah smokini, heybetli omuzları ve o yürüyüşü... Adam adım attıkça etrafındaki insanlar gayriihtiyari kenara çekiliyor, ona yol açıyordu. Doğuştan sarı olan saçlarının önündeki o tek tutam beyaz, loş ışıkta belirgin bir şekilde parıldıyordu. ​Ve gözleri... Buz mavisi gözleri salonu bir taramalı tüfek gibi taradı. Tek bir mimik yoktu yüzünde. Ne bir tebessüm, ne bir sıcaklık. Tam anlamıyla bir donmuş deniz. ​Yanındaki korumalar ve yardımcıları arkasından ilerlerken, sosyetenin önde gelen adamları hemen onunla el sıkışmak için hamle yapıyordu. Yekta ise sadece başıyla hafifçe selam veriyor, kimsenin elini uzatmasına fırsat vermeden mesafe koyuyordu. ​"Kendisine dokunulmasından hoşlanmaz..." Kadının sesi zihnimde yankılandı. ​Yekta salonun merkezine doğru ilerlerken, içimdeki panik katsayısı katlanarak arttı. Avuç içlerim terlemeye başladı. Bu adam bir insan değildi, adeta taştan oyulmuş bir anıttı. Ben bu adama nasıl yaklaşacaktım? Nasıl onun güvenini kazanıp hayatına girecektim? ​"Şimdi Maya..." dedim kendi kendime. "Şimdi ya bu oyunu oynarsın ya da kardeşinin ölüm fermanını izlersin." ​Yekta’nın ilerlediği rotaya doğru yavaş adımlarla süzülmeye başladım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, göğüs kafesimi delip çıkacak sanıyordum. Bedri Bey’in öğrettiği o "leopar yürüyüşü"nü yapmaya çalışıyordum ama dizlerim bir pelte gibi titriyordu. ​Yekta, holdingin yaşlı yönetim kurulu üyelerinden biriyle kısa bir konuşma yapıyordu. Arkası bana hafif dönüktü. Aramızda sadece birkaç metre kalmıştı. ​Tam o sırada, hayatımın en büyük sakarlığı gerçekleşti. ​Yan taraftan geçen bir garson, elindeki tepsiyle başka bir konuğa yol vermeye çalışırken aniden geri çekildi. Garsonun dirseği benim omzuma çarptı. ​"Ah!" ​Ayaklarımdaki o sekiz santimlik stilettoların azizliği, zeminin kaygan mermeriyle birleşti. Sendeledim. Dengemi tamamen kaybettim. Elimdeki şampanya kadehi fırladı ve ben yerçekiminin dayanılmaz gücüyle öne doğru düşmeye başladım. ​Doğrudan Yekta Gençaslan’ın üzerine doğru! ​Zaman yavaşladı. Zihnimde Bedri Bey’in feryadı yankılandı: "Cinayet! Suikast!" ​Düşerken panikle gözlerimi kapattım ve tutunacak bir şey aradım. Ellerim sert, sıcacık ve kaskatı bir kumaşa çarptı. Yekta Gençaslan’ın göğsüne! ​Birkaç saniye süren o kaos anında, kadehimdeki birkaç damla şampanya Yekta’nın beyaz gömleğine sıçradı. Ben sert bir şekilde onun bedenine çarptım. Normal bir adamın bu darbeyle gerilemesi gerekirdi ama Yekta yerinden bile kıpırdamadı. Adeta bir duvara çarpmıştım. ​Sert bir refleksle belimde devasa, sıcacık bir el hissettim. ​Yekta Gençaslan, yere kapaklanmamı engellemek için güçlü kolunu belime dolamıştı. ​Salona ölümcül bir sessizlik çöktü. Bütün bakışlar, bütün gözler, bütün fısıltılar anında kesildi. Herkes şok içinde bize bakıyordu. Dokunulmaktan nefret eden, yanına kimseyi yaklaştırmayan Yekta Gençaslan, bir kadını belinden tutmuş, göğsüne bastırıyordu. ​Gözlerimi yavaşça açtım. ​İlk gördüğüm şey, onun yüzüydü. Tam birkaç santim ötemde... ​O buz mavisi gözler doğrudan benim gözlerimin içine saplanmıştı. Gözlerinde derin bir şaşkınlık, ardından bir şimşek gibi çakan tehlikeli bir öfke belirdi. Keskin çene hattı kasılmıştı. Beyaz saç tutamı alnına doğru düşmüştü. Yüzü o kadar kusursuz ve o kadar yakın ki, nefes almayı unuttum. ​Belimdeki eli adeta ateş gibi yakıyordu beni. ​"Ben..." diye kekeledim. Sesim bir fısıltıdan ibaretti. Bedri Bey’in ezberlettiği o süslü, sosyetik cümlelerin hepsi zihnimden silinip gitmişti. Panikle kendi doğallığıma sığındım. "...Pardon. Valla stilettolarınız... Yani zemin çok kayganmış da." ​Yekta’nın kaşları hafifçe çatıldı. ​Gözleri gözlerimden ayrılmadan, yavaşça gömleğindeki şampanya lekesine, ardından tekrar benim yüzüme kaydı. Dokunulmazlık kuralı ilk geceden, ilk dakikadan yerle bir olmuştu. ​"Gözlerin..." dedi Yekta. ​Sesi o kadar boğuk, o kadar derin ve karizmatikti ki, ruhum titredi. Sadece iki kelime söylemişti ama salondaki bütün sesleri bastırmıştı. ​"Ne?" dedim nefes nefese. ​"Yalan söylüyorsun," dedi soğuk bir sesle. Belimdeki elini yavaşça çekti. "Düşerken bile gözlerinde korku değil, başka bir şey vardı." ​Beni bıraktığı an dengemi zorlukla sağladım. Yekta cebinden kar beyazı bir mendil çıkardı. Gömleğindeki lekeyi umursamazca sildi. Bakışları hala üzerimdeydi. Bir yabancıya, bir tehdide bakar gibi... Ama aynı zamanda daha önce hiç görmediği bir yaratığa bakar gibi. ​"Kimsin sen?" diye sordu. ​Salondaki herkes nefesini tutmuş cevabımı bekliyordu. ​Derin bir nefes aldım. Kalbimin güm güm atışını bastırmaya çalışarak başımı dikleştirdim. ​"Maya," dedim. "Maya Yıldızhan." ​Yekta Gençaslan mendili elinde sıktı. Buz mavisi gözlerinde karanlık bir tebessüm geçer gibi oldu ama hemen kayboldu. ​"Yıldızhan..." diye mırıldandı kendi kendine. "Hayatımda tesadüflere yer yoktur Maya Hanım. Ve bu gece buraya düşüşün... Hiç tesadüf gibi durmuyor." ​Arkasını dönüp ceketini düzeltti ve adımlarıyla kalabalığın arasında kayboldu. ​Ben ise salonda, o buz gibi bakışların bıraktığı yangınla tek başıma kaldım. İlk temas gerçekleşmişti. Oyun başlamıştı. Ve ben, bu tehlikeli adamın radarından bir daha asla çıkamayacağımı o an anladım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD