Gölgelerin Oyunları

1057 Words
Özgür cevap vermedi. Adımları hızlandı, gözleri sadece sahnedeki tehditlere kilitlenmişti. İlhan, yüksekten ateş açarak birini yere düşürdü. Diğer üçü mermilerin arasından sıyrılıp sahneye çıktı. Kalabalık çığlıklarla dağıldı. Özgür sahneye atladı. Tetiğe bastı, kurşunlardan biri hedefinin omzuna saplandı. Adam geri sendeledi ama ateş etmeye devam etti. Sahnenin ortasında, lazer ışıkları ve duman makinelerinin gölgesinde ölüm dansı başladı. Kurşunlar metal direklere çarpıyor, kıvılcımlar saçıyordu. Bir yanda müzik sisteminin bozuk yankısı, bir yanda insanların korku çığlıkları… Her şey bir kabus gibi birleşmişti. Özgür, yere yuvarlanarak ateş açtı, bir saldırganı göğsünden vurdu. Diğeri üzerine koştu, dipçiğiyle saldırdı. Özgür hamleyi savuşturdu, dirseğini adamın yüzüne geçirdi. Çene kemiğinin kırıldığı duyuldu, adam yere yığıldı. Kalan son saldırgan, sahnenin en üstüne çıktı. Elinde el bombası vardı. Onu kalabalığın üzerine fırlatmak üzereydi. Özgür, nefesini tutarak nişan aldı. Kalabalığın panik çığlıkları arasında tek bir kurşun sesi yankılandı. El bombası patlamadan yere düştü. Adam sırtüstü devrildi, ölü gözleri tavana dikildi. Sahne sessizleşti. Bir anlığına sadece insanların ağır solukları ve uzaktan gelen siren sesleri duyuldu. Ama Özgür biliyordu ki bu sadece ilk raunddu. Yukarıda, kulede Alex kamerayı kapattı. Diana’ya döndü. “Şimdi onlar kazandıklarını sanıyor. Ama asıl oyun yeni başlıyor.” Diana başını eğdi, dudaklarında soğuk bir gülümseme vardı. “Ve onların kalbine dokunacak hamleyi sen çoktan planladın.” Sahnedeki son saldırganın cansız bedeni yere çakıldığında, konser alanında bir sessizlik anı doğdu. O kısacık an, zamanın donmuş gibi olduğu bir boşluktu. Çığlıklar durmuş, sadece ağır nefesler ve sirenlerin uzak yankısı kalmıştı. Binlerce insanın gözlerinde hâlâ korku, panik ve dehşet vardı; ama ölümle yüzleşmiş kalabalık, yavaş yavaş çıkış kapılarına yöneliyordu. Özgür, titreyen elleriyle tabancasını indirirken omuzlarından ter damlıyordu. Damarlarında hâlâ savaşın temposu vardı. Göğsü inip kalkarken gözleri refleksle kalabalığı tarıyor, yeni bir tehdit var mı diye bakıyordu. “Temiz…” dedi İlhan’ın sesi telsizden. “Sahada hedef kalmadı.” Özgür derin bir nefes aldı. Ama huzur yoktu. Bu kadar kolay bitmiş olamazdı. İçinde, Alex’in hâlâ gölgelerden sırıttığına dair bir his vardı. Kalabalığın arasından Yusuf’un sesi geldi: “Özgür! Buraya gel!” Özgür kalabalığı yararak koştu. Yerde, kan gölüne dönüşmüş zeminin üzerinde Selim yatıyordu. Yusuf, titiz ve hızlı hareketlerle yarayı sarmıştı ama kan hâlâ akıyordu. Selim’in yüzü solgundu, dudaklarının kenarında inatçı bir gülümseme vardı. “Komutanım,” diye mırıldandı, sesi kısık ve çatallıydı. “Dedim ya… daha iyisini yapmaları lazım.” Özgür dizlerinin üzerine çöktü, arkadaşının başını elleriyle kavradı. Boğazında düğümlenen kelimeler zor çıktı: “Dayan Selim. Ambulanslar yolda. Seni burada bırakmam.” Selim’in gözleri hafifçe kapandı, ama hala mücadele ediyordu. Yusuf, acımasız gerçeği yüzüne vurmadan sadece kısa talimat verdi: “Onu kaybetmeyeceğiz, ama kan kaybı çok. Hemen tahliye etmeliyiz.” Özgür başını salladı. “Ben taşırım.” Kollarını uzattı, Selim’i sırtına aldı. Omuzlarında arkadaşının ağırlığı sadece bedensel değildi; yılların dostluğu, verilen sözler, paylaşılmış savaşlar da yük olmuştu. Ama Özgür’ün adımları sağlamdı. İnsanlar dağılırken, sahne bir enkaza dönmüştü. Parçalanmış hoparlörler, devrilmiş ışık kuleleri, yerdeki boş kovanlar… Eğlenceyle başlayan gece, kan ve ölümle bitmişti. Tam o sırada siren sesleri yaklaştı. Polisler, özel harekât ve ambulanslar konser alanını doldurdu. Güvenlik çemberi kuruldu, yaralılar hızla taşınmaya başladı. Ama bu hengâmenin ortasında bir ayrıntı Özgür’ün gözünden kaçmadı. Sahnenin en arkasındaki teknik kapı, sessizce kapandı. O an kalbi hızla çarptı. Alex. “İlhan!” diye bağırdı. “Kulenin arkasına bak! Kaçıyor olabilir!” İlhan dürbününü çevirdi. Bir gölge, kulelerden birinin arkasında kayboluyordu. “Gördüm. Yanında biri var… kadın!” Özgür’ün gözleri kısıldı. Diana. Ama yapabileceği hiçbir şey yoktu. Omuzlarında Selim’i taşıyor, kalabalığın arasından ilerliyordu. Arkadaşını bırakıp düşmanı kovalamak… bu düşünce bile yüreğini parçaladı. “Bırakmayın onları,” diye dişlerini sıktı. “Ama Selim’i önce güvene almalıyız.” Polislerden biri yanına koştu. “Komutanım, ambulans hazır!” Özgür, Selim’i sedyeye yatırdı. Yusuf hemen yanında kaldı, elleri hâlâ kan içindeydi. “Ben onunla gidiyorum. Sen burayı temizle.” Selim, gözkapaklarını aralayarak fısıldadı: “Özgür… sakın pes etme. Onların nefes aldığı bir dünya… bize dar gelir.” Özgür’ün gözleri bu sözlerle doldu. Başını eğip arkadaşının alnına dokundu. “Pes etmek mi? Sen yanımdayken asla.” Ambulansın sirenleri yükselirken, sedye hızla uzaklaştı. Yusuf da yanında gitmişti. Özgür, bir an öylece kaldı. Kalabalığın uğultusu, polis telsizleri, sirenlerin sesi arasında tek başına hissetti. İçinde derin bir boşluk, ama aynı zamanda çelik gibi bir kararlılık vardı. O sırada İlhan yanına geldi. Yüzü terli, gözlerinde hâlâ savaşın yansıması vardı. “Kaçtılar,” dedi nefes nefese. “Kulelerin arkasından kayboldular. Takip edemedim. Profesyonelce bir rota hazırlamışlar.” Özgür’ün yumruğu sıkıldı. “Onları yakalayacağız. Bugün yüzlerini gösterdiler. Bu oyunu burada bırakmayacaklar.” İlhan, gözlerini onun gözlerine dikti. “Ve biz de bırakmayacağız.” Konser alanı artık savaş meydanı gibiydi. Yerde kanlar içinde yatan masumlar, enkazın arasından yükselen duman, sirenlerin boğuk uğultusu… Her şey, bu gecenin hatırlanmaz olamayacağını haykırıyordu. Ama gölgelerin ötesinde, karanlık bir araç sessizce uzaklaşıyordu. Alex, arka koltukta oturuyordu. Camdan dışarıya bakarken dudaklarının kenarında o sinsi gülümseme vardı. Diana yanında oturuyor, elindeki cihazı çantasına koyuyordu. “Başarısız oldular,” dedi Diana. “Sahneyi ele geçiremediler.” Alex, gözlerini kapatıp başını arkaya yasladı. “Hayır. Başarısız olmadılar. Biz kazandık.” Diana kaşlarını çattı. “Nasıl yani?” “Onların kalbine korkuyu yerleştirdik. Bugün yüzlerce insan kan ve panikle evine döndü. Devletin askerleri sahnede göründü. Bizim gölgemiz artık onların uykularına sızacak. Bu bir son değil, başlangıç.” Araba karanlık sokaklarda kaybolurken, Özgür konser alanının ortasında dimdik duruyordu. Elinde hâlâ Selim’in kanı vardı. İçinde yanan ateş artık daha büyüktü. Gözlerini karanlığa dikti. Kendi kendine mırıldandı: “Alex… Diana… Bu hesabı kapatmadan nefes almak yok. Siz gölgeleri seçtiniz. Biz ışığı.” Ve böylece gece, sessiz bir yeminin şahidi oldu. Gece, şehrin üstünü bir örtü gibi kaplamıştı; sokak lambalarının sarı ışıkları, yağmurla karışan sokağın ıslak taşlarını nazikçe yansıtıyordu. Özgür, konser alanının ardından hâlâ başını kaldıramamış, zihnini toparlamaya çalışıyordu. Selim’in yaralanması, kalabalığın dehşeti ve Alex’in kaçışı ardında, göğsünde ağır bir yük bırakmıştı. Kollarını göğsünde kavuşturup, sokağın kenarındaki kafeye doğru yürürken, aklında tek bir soru dönüp duruyordu: Alex neden canlı bırakmıştı? Her adımında, şehrin sessizliği, gecenin ritmiyle birleşiyor, düşmanın hâlâ bir planın içinde olduğunu fısıldıyordu. Özgür’ün aklındaki düşünceler, geçmişte yaşadığı her operasyonun hayaletleriyle iç içe geçiyordu. Bir yanıyla öfke, diğer yanıyla kaygı, göğsünü sıkıştırıyordu. Her köşe başı potansiyel bir tuzak, her gölge, gizlenmiş bir düşman gibi görünüyordu. Tam o anda telefonu titredi. Ekranda Yusuf’un ismi yanıp sönüyordu. Özgür hızlıca açtı: “Ne oldu?” “Selim hastaneye kaldırıldı, ama durumu stabil. Ama asıl mesele… Alex ve Diana’nın izini kaybettik. Ama bir detay var. Kamera kayıtlarından bir ipucu geldi. Alex’in hedefi… Sıla.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD