Timin buluşma noktası, şehrin kenar mahallelerinden birinde, terk edilmiş bir depo görünümündeki gizli karargâhtı. Beton duvarların arasında asılı floresan lambalar solgun bir ışık yayıyor, içerideki haritalar, bilgisayar ekranları ve telsiz cihazları gölgelerle dans ediyordu.
Özgür içeri girdiğinde, önlerinde duran büyük ekrana gözleri takıldı. Şehir haritası açılmıştı. Kırmızı işaretler, kritik bölgeleri gösteriyordu: metro istasyonları, kalabalık meydanlar, alışveriş merkezleri…
Karargâhta onları bekleyen istihbarat subayı kısaca durumu özetledi:
— “Yabancı kaynaklardan gelen bilgiye göre şehirde büyük bir saldırı planı var. Saldırının hedefi kalabalık bir meydan. Ayrıntılar henüz net değil ama bomba yüklü bir araçtan şüpheleniyoruz. Bu gece harekete geçmek zorundayız.”
Selim öne çıktı, gözlerinde ateş vardı:
— “Komutanım, emir verin. Bu şerefsizleri şehrin kalbine ulaşmadan yakalayalım.”
Özgür derin bir nefes aldı, ekrana eğildi. Parmaklarıyla işaretledi:
— “Timin görevi, bölgeyi üç koldan kontrol etmek. İlhan, sen araç takibini üstleneceksin. Yusuf, sen bomba imha için hazır bekleyeceksin. Selim, benimle geliyorsun. Hedefi bulup etkisiz hale getireceğiz. Hata yapma lüksümüz yok.”
Tim, bir an bile tereddüt etmeden emirleri onayladı. Onlar için görev, nefes almak kadar doğaldı.
Şehrin gece silueti, sokak lambalarının solgun ışığı altında daha da gizemli görünüyordu. Timin araçları sessizce yola çıktı. Motor sesleri kısılmış, farlar olabildiğince karartılmıştı. Bu, şehirdeki insanların fark etmeyeceği ama kaderlerinin bağlı olduğu bir yolculuktu.
Bir yandan da düşman tarafında başka bir hazırlık sürüyordu.
Bir otelin en üst katında, Gamze pencerenin önünde duruyordu. Altında akan şehir ışıkları, onun gözlerinde ateş gibi parlıyordu. Masanın üzerinde bir çanta, çantanın içinde kablolar, elektronik devreler ve plastik patlayıcılar vardı.
Aslı, çantayı kapatıp yerine yerleştirirken dudaklarında ince bir gülümseme belirdi.
— “Her şey hazır. Araç yerinde. Sadece sinyali bekliyoruz.”
Gamze derin bir nefes aldı. O an gözlerinde çocukluğunun hayaleti belirdi: yıkılmış bir ev, dumanlar arasında kaybolan çığlıklar, paramparça olmuş oyuncak bebekler. Sonra bu hayalet kayboldu, yerini buz gibi bir kararlılık aldı.
— “O sinyal geldiğinde, şehir onların mezarı olacak.”
Ama Gamze bilmiyordu: onu yıllar önce yanlış yola iten, beynine nefret tohumlarını eken kişi aslında o an çok daha yukarıda, bambaşka bir masada plan yapan Asaf’tı.
Aynı dakikalarda Asaf, lüks villasında Alex’le birlikte şarap kadehlerini tokuşturuyordu. Televizyonda haberler akıyordu: ülke gündeminde ekonomik kriz, siyasi tartışmalar, rutin haberler… Hiç kimse, şehrin kalbine saplanacak hançerden haberdar değildi.
Alex, dudaklarında alaycı bir tebessümle konuştu:
— “Senin insanların gerçekten de saf. Birkaç hayır kurumu, birkaç bağış ve hepsi seni kahraman sanıyor. Oysa perde arkasında biz ipleri çekiyoruz.”
Asaf gözlerini kısıp şarabından bir yudum aldı.
— “Kahraman maskesinin ardında en tehlikeli şey saklanır, Alex. Onlar beni severken ben onların sonunu hazırlıyorum. Bu gece, ilk adım atılacak. Sonrası ise çığ gibi büyüyecek.”
Şehir sokaklarında ise başka bir sessizlik vardı. Tim, hedef bölgeye yaklaşmıştı. Özgür telsizden emir verdi:
— “Gözler açık olsun. Kalabalık kontrol altında. Şüpheli araç işareti alınca haber verin.”
İlhan’ın sesi kulaklıktan geldi:
— “Komutanım, kuzey caddesinde siyah bir panelvan dikkat çekiyor. Plaka sahte görünüyor. Aracı takipteyim.”
Özgür’ün gözleri parladı.
— “Temas için hazır ol. Biz geliyoruz.”
Sokak lambalarının altındaki panelvan, sıradan bir araç gibi görünüyordu. Ama kaportasının altında bir ölüm sessizce bekliyordu.
Ve bu ölüm, birkaç dakika sonra bütün şehri sarsacak kadar güçlüydü.
Panelvan, gecenin sessizliğinde yavaşça ilerliyordu. Sokak lambalarının solgun ışıkları aracın gövdesine vurdukça, metalin üzerinde gölgeler dans ediyordu. İlhan, birkaç araç arkadan onları takip ediyordu. Direksiyonun üzerindeki parmakları hafifçe titredi; bu titreme korkudan değil, yaklaşan tehlikeyi sezen bir savaşçının içgüdüsünden kaynaklanıyordu.
Telsizden fısıldadı:
— “Komutanım, hedef kuzey caddesinden batıya dönüyor. Burası kalabalığa çıkıyor. Eğer bu araç bomba yüklüyse…”
Özgür’ün sesi kararlıydı:
— “Onu kalabalığa ulaştırmadan durduracağız. Takip mesafesini koru, teması bozma.”
Selim, yanında oturan Özgür’e baktı. Dudaklarında o bildik deli gülümseme vardı.
— “Komutanım, ister misin direk çarpalım? Hem araç hem şoför havaya uçar, mesele kökten çözülür.”
Özgür başını salladı, kaşları çatıldı.
— “Biz terörist değiliz, Selim. İçinde sivil olabilir. Patlama şehri yerle bir eder. Temiz iş yapacağız.”
O sırada panelvanın içindeyse bambaşka bir dünya yaşanıyordu. Direksiyondaki genç adamın alnında ter damlaları birikmişti. Yüzü solgun, gözleri donuktu. Aslında o, bu iş için gönüllü değildi; ailesi tehdit edilmiş, çaresizlikten bu direksiyonun başına oturmuştu. Kucağında duran küçük bir cihazın kırmızı ışığı yanıp sönüyordu. Bu cihaz, Gamze’nin adamları tarafından verilmişti ve şehrin kalbiyle arasına tek bağ buydu.
Telefonu titredi. Mesaj kısa ve kesindi:
“Devam et. Dönüş yok.”
Adamın gözlerinden yaşlar süzüldü. Dudaklarından fısıltıyla şu kelimeler döküldü:
— “Allah’ım, beni affet…”
Otelin üst katında Gamze, bilgisayar ekranından panelvanın GPS noktasını izliyordu. Aslı yanındaydı, elinde bir telsiz, parmakları düğmenin üzerinde geziniyordu.
Aslı sordu:
— “Sinyali şimdi mi gönderelim?”
Gamze gözlerini kısıp ekrana baktı.
— “Hayır. Kalabalığa ulaşmadan olmaz. Etki büyük olmalı. İnsanlar korkmalı, devlet sarsılmalı. Bekle.”
Bir anlığına durdu. İçinde kısa bir tereddüt kıpırdadı ama hemen bastırdı. Çocukluğunda gördüğü o yıkıntı, o çığlıklar, ona başka bir yol bırakmamıştı.
— “Bekle,” diye tekrarladı.
İlhan, panelvanın bir ara sokağa girdiğini görünce telsizden bağırdı:
— “Komutanım! Araç hızlanıyor. Sanki bir şeyden kaçıyorlar.”
Özgür dişlerini sıktı. İçinde kötü bir his vardı.
— “Selim, hazırlıklı ol. Müdahale edebiliriz.”
Yusuf’un sesi duyuldu:
— “Komutanım, eğer bomba varsa müdahale için güvenli alan lazım. Araç kalabalığa yaklaşmadan durdurulmalı.”
Özgür’ün gözleri karardı.
— “Tamam. Bu iş burada bitecek.”
Panelvan, şehrin ana meydanına çıkan caddeye yöneldi. Sokak lambalarının ötesinde kalabalığın ışıkları parlıyordu. İnsanlar gece yarısı olmasına rağmen oradaydı; kafeler, restoranlar, gençler… Hayat tüm sıradanlığıyla devam ediyordu.
Ve bu sıradanlık, birkaç dakika içinde cehenneme dönüşebilirdi.
Özgür’ün aracı hızlandı. Selim silahını kontrol etti, emniyet mandalını açtı. İlhan panelvanı yan sokaktan kıstırmaya hazırlanıyordu.
Ama tam o sırada, köşedeki terk edilmiş binadan silah sesleri yankılandı. Kurşunlar araçlarının kaportasına çarptı, kıvılcımlar saçıldı.
Selim küfretti:
— “Pusu!”
Özgür’ün gözleri bir anda parladı. Bu sadece bomba değil, aynı zamanda bir tuzaktı. Alex’in planı, onları hem bombayla hem de silahlı çatışmayla sıkıştırmaktı.
— “İlhan, araçtan gözünü ayırma! Yusuf, korumaya geç! Selim, benimle gel!”
Kapılar açıldı, gece sessizliği makineli tüfeklerin sesiyle yırtıldı. Kurşunlar sokak lambalarını paramparça etti, camlar yağmur gibi yere döküldü.
Özgür yere yuvarlanarak siper aldı. Selim, deli bir kahkaha atarak karşılık verdi.
— “Hadi bakalım! Asıl eğlence şimdi başlıyor!”
Gamze, ekrandan olup biteni izliyordu. Adamlarının saldırıya geçtiğini görünce kaşlarını çattı.
— “Onlara sadece koruma demiştim, çatışma değil!”