GEÇMİŞİN TORTUSU

3761 Words
Şarkı: Murat Dalkılıç - Merhaba Merhaba ——— • 🌹 • ——— Gerçeklerin kâbusları yendiği de bir gerçektir. Normal insanlar gece yataklarına girince rezil oldukları anlardan derledikleri boktan bir klip eşliğinde tavanı seyredip uzunca bir süre uyuyamazken; bizim Fikret uykusunda çerez niyetine görüyordu rezil olduğu anları. Ve bu, kâbus görmekten daha beter bir boktu. Çünkü gerçekten yaşanmış rezil olayları yeniden zihninde oynatmak, kafada kurulmuş senaryolardan bin kat daha acı verirdi. Travmalar kendini böyle hatırlatırdı. İşte Fikret de sabaha kadar yatakta döne dolana lise 3'teki en rezil anısına, hayatında ilk defa sunuculuk yaptığı o lanetli güne geri dönmüştü rüyasında. 800 kişilik okula rezil olduğu o ✨unutulmaz✨ sabaha... Bir 24 Kasım günüydü. Rüya, Fikret'in "Öğretmenler gününüz kutlu olsun hocam. Hakkınız ödenmez valla." diyerek en nefret ettiği hocanın, Kel Fizikçi'nin elini öpmesiyle başlıyordu. Zaten o gün -sevsin sevmesin- bütün hocalarının ellerini öpmüştü tek tek. Onu okulun en güzel kızı Pelin ile sunuculuk yapmaya uygun gören herkesin... Etrafındaki herkes onun hocalara büyü yaptırdığını falan sanmıştı ama gerçekte, tırnaklarıyla kazıya kazıya hak etmişti sunuculuğu Fikret. Bunun için haftalarca hocalara yalakalık yapmış; bilhassa programı organize eden Edebiyatçı'nın götünden bir an olsun ayrılmamış, fotokopi çekmekten tutun da sisteme not girmeye kadar bütün angaryaları yapmıştı. Ve sonunda Pelin'le beraber sunuculuk yapmaya aday olan Azer puştunun önüne geçmeyi başarmıştı. Tabi... Bunda Azer'in programa bir hafta kala bisikletten düşüp ayağını kırmasının etkisi de yok değildi ama Fikret yine de sağda solda onu alt ettiğini söylemeyi severdi. Sonuçta sunuculuğu kapmış mıydı? Kapmıştı. Rakibinin başına ne geldiği çok da sikinde olmamıştı. Zaten günahı kadar sevmezdi Azer'i. Hatta (Allah affetsin.) içinden "Oh olsun!" bile demişti. "Sadece son sınıflar gelecek demişlerdi ama... bütün sınıflar inmiş sanki. İğne atsan yere düşmez." Program günü gelip çattığında, sahnenin arkasında bütün okulun çok amaçlı salona toplanmasını beklerken "...Heyecanlı mısın?" diye sormuştu Pelin kaçamak bir gülüşle. Sanki Fikret'in ona olan ilgisinin başından beri farkındaydı da bilerek anlamazdan geliyor gibiydi. Biraz sonra uzanıp nazik elleriyle Fikret'in yamulmuş kıravatını düzeltmeye başladığında, delikanlı utançtan pespembe olan yanaklarıyla ezilip büzülmüştü kızın karşısında. Haftalarca bakışlarıyla yiyip bitirdiği, romantik romantik notlar yazıp çantasına attığı kız, sonunda bu sunuculuk vesilesiyle ona ilgi gösteriyordu. Fikret daha ne isteyebilirdi ki? "Y-yok canım... Heyecanlı falan değilim." diye yalan söylemiş, "Kağıtta ne yazıyorsa onu okuyacağım zaten. Atla deve değil ki." demişti. Ama sunuculuk yapmayı bırak, hayatında topluluk önünde bir 23 Nisan şiiri dahi okumuşluğu olmadığından, sahne korkusunun ne demek olduğunu o gün o dakikada öğrenmenin şokunu yaşıyordu Fikret. İşin ucunda kıza rezil olmak da vardı. Ama yine de bütün sahne korkusunu siktir edip mart kedisi gibi kıza yürümekten de geri durmuyordu namussuz: "Bak ne diyeceğim, programdan sonra sahile gidelim mi? Dondurma falan ısmarlarım sana. Sohbet ederiz..." "Ehe, bilmem ki... Olabilir." O an gerginliğini azaltan tek şey, Pelin'in sıcacık kahverengi gözlerine bakmaktı. Ve Fikret gerekeni yapmıştı. Gözlerini bir an olsun kızdan ayıramazken, Azer'in yancılarından birinin gizlice bekleme odasına girip program akışının yazılı olduğu kağıtları değiştireceğini nereden bilebilirdi ki? Şeytanın aklına gelmezdi bu kahpelik. Ama işte Azer'in aklına gelmişti. "Çocuklar hadi Müdür Bey geldi, kürsüye çıkın artık!" diye seslenince bir hoca, her şeyden habersiz kağıtlarını alıp siyah takım elbisesinin içinde tabiri caizse 'filinta' gibi gelip kürsüde Pelin'in yanındaki yerini almıştı Fikret. Bir günlüğüne de olsa mahalle serserisi Fiko değil de, salon beyefendisi Fikret olmuştu. Zaten yakışıklı olan yüzü, jöleyle şekil verdiği yeni tıraş olmuş saçlarıyla birleşince ona jilet gibi bir görüntü vermişti. Öğretmenleri bile bu kavgadan kavgaya koşan asi çocuğun isteyince ne kadar karizmatik olabildiğini görüp şaşkına dönmüşlerdi. "PİŞŞT YAKIŞIKLI!!" "BRAVO!!" Bahadır ve Serkan onu öyle görünce gaza gelip tüm pervasızlıklarıyla ayağa kalkmış, bütün okulun önünde onu iltifat yağmuruna tutup ıslık çalarak utandırmışlardı tabi. Bugün kesinlikle Fikret'in en mutlu günüydü. Parlaması gerekiyordu ama... Günlerce prova yapmış olmalarına rağmen sahnede spot ışıklarının altına girince, herkesin gözünü üstünde hissettiğinden olsa gerek, dakika başı derin nefesler almaya, terleyen avuç içlerini pantolonuna silerken gerginlikten bayılacakmış gibi hissetmeye başlamıştı. Karmakarışık duygular içindeydi. Bir yandan haftalarca peşinden koştuğu kızın da ona karşı boş olmadığını bilmenin verdiği mutluluk; öbür yandan kalabalığın içinde ezeli rakibi Azer puştunu görememenin verdiği huzur ile saf saf gülümsüyordu. Azer'in o saatte evinde, koltuk değnekleriyle seke seke banyo ve odası arasındaki mesafeyi anca kat edebildiğini bildiğinden, programa gelip de Pelin'in aklını çelmesine imkân olmadığını düşündükçe keyifleniyordu gaddarca. Pelin için az mücadele etmemişlerdi çünkü. Ve kazanan belliydi. "Başlayacağız şimdi. Hazır mısın?" "Hazırım." demişti Fikret ama kağıtlarını kontrol etmek dışında her şeyi yapmıştı. Pek de hazır sayılmazdı. Kıza her baktığında gözlerinden kalpler fışkırıyor, kalbi göğsünün içinde taklalar atıyordu. Hakikaten de aşk her yaşta güzeldi ama lise aşkı deyince akan sular duruyordu. Bunu o gün anlamıştı. Biraz sonra Pelin "Sayın müdürüm, değerli öğretmenlerim, sevgili arkadaşlarım..." diye programı sunmaya başlayınca, Fikret'i bir baş dönmesi aldı ama ayakları yere bastığı sürece dayanacaktı. Kağıtta ne yazıyorsa onu okuyacak, bir daha da sunuculuk işlerine bulaşmayacaktı. Zaten amacına ulaşmış, Pelin'den randevuyu kapmıştı. Daha neydi? Derken... İstiklal marşının ardından programı sunma sırası kendine geçtiğinde anlamıştı bir şeylerin ters gittiğini. "Öğretmenim, canım benim canım benim! Seni ben pek çok, pek çok severim..." Kaşlarını çatıp durakladığında kalabalıktan irili ufaklı gülüşmeler duyulmuş, Pelin önündeki kağıtta onun okuduğu yeri bulamayınca panik olmuştu. Ama Fikret bu. Şiir mi okumuş ömründe? En duygulu sesiyle okuyordu önünde yazanı. "Sen bir ana, sen bir baba... Her şey oldun artık bana." Ciddi yüz ifadesiyle, ara ara duraksayarak düz şiir gibi okuduğu bu sözler, bir çocuk şarkısıydı halbuki. Lisede bir öğretmenler günü programında ne işi vardı? "Okut, öğret ve nihayet... Yurda yarar b-" Tüm salon -özellikle son sınıflar- kahkahalarla gülmeye başladıklarında Pelin kolunu çimdikleyip alttan alttan "Şiiri kes, müdürü sahneye davet et. Şiiri kes." diyordu. Fikret şaşkınlıkla başını salladı. Ne yaptığını kendi de bilmiyordu. Provada çalıştıkları kâğıt değildi sanki bu elindeki. "Aa... Evet, şimdi de günün anlam ve önemiyle ilgili konuşmasını yapmak üzere, sayın okul müdürümüz Necmettin Çıtlak beyefendiyi kürsüye davet ediyoruz." Alkışlar eşliğinde sahneye çıkan okul müdürünün yadırgayan bakışları eşliğinde Pelin'le beraber kenara çekildiklerinde, sahnenin hemen altında sakat ayağıyla Edebiyatçı'nın hazırladığı sunuyu tahtaya yansıtan o tanıdık yüzü gördü Fikret. Keyifle ona sırıtan bu kişi Azer'den başkası değildi. "N'apıyorsun sen ya?! O kağıtlar ne elindeki? Yanlış kağıtları getirmişsin Fikret!" Pelin başının etini yerken, Fikret hayal kırıklığıyla dolu gözlerini Azer'in eğlenen bakışlarından bir an olsun çekmemişti. Kıza da bütün okula da rezil olmuştu. Allah kahretsindi. "...Aklın nerede senin ya? Biri sana şaka yapmış belli ki. Nasıl anlamazsın? Okumadın mı hiç?" Pelin, Fikret'in kağıtlarını bir hışımla çekip sahne arkasına fırlatırken az önceki sevimli hâlinden eser yoktu. "...Bırak onları kenara, benimkinden takip et." Kendi kağıtlarını tutuşturmuştu oğlanın eline. Ve her şey hallolmuştu (?) Peki Fikret'in incinen gururu ne olacaktı? Her şey mahvolmuştu. "Şerefs...siz..." Fikret sanki üzerine karabasan çökmüş gibi yattığı yerde kaskatı kesilmiş hâlde rüyanın sonunda Deccal Azer'in sırıtan suratıyla bakışmaya devam ederken yumruklarını sıkıp zorla uyandırdı kendini. Gözlerini açar açmaz bütün apartmanı inletecek kadar gür sesiyle "ŞEREFSİZİN EVLADI!! SENİN BEN CİBİLLİYETİNİ SİKEYİM!" diye böğürmüştü yattığı yerde. "Allah belanı versin lan senin!" Bacaklarına dolanan yorganı tekmeleyerek duvara fırlattıktan sonra yataktan zıplayarak kalkıp banyoya girdi. Uyumaktan gözleri şişmişti. Yüzüne tokat gibi soğuk suları çarpa çarpa kendini ayılttı güç bela. Ağzında kekremsi bir tat vardı. Öğlene kadar uyumuştu herhalde yine. Gördüğü rüya da rüya olsaydı bari. "Sibel!! Sibel neredesin?" Yüzünü kurularken mutfağa doğru seslendi sinirle. Sibel'den cevap yoktu. "Anasını satayım! Bu evde... Ne bu evi? Bu mahallede kimse beni siklemiyor zaten. Başçavuşun eşeği miyim lan ben?! SİBEL!!" Bir hışımla mutfağa girdiğinde masada kıpkırmızı olmuş suratıyla laptopun ekranına bakan kardeşini gördü. Hemen akabinde bir hocanın konuştuğunu duydu. Uzaktan dersi mi vardı Sibel'in bugün? Zerre bir şey bilmiyordu onun okul işleri hakkında. "Derste misin?" diye sordu sadece ağız hareketleriyle. Az önceki öküzlüğünden dolayı mahçup olmuştu şimdi. Biraz sonra hoca dersi bitirdiğine dair bir şeyler söyleyip yayını sonlandırdığında çemkirme sırası Sibel'e geçmişti: "Dersteyim, hoca söz hakkı verdi. Mikrofonu açtım tam cevap vereceğim, içeriden seni böğürtülerin geliyor. Bütün sınıf duydu ya! Rezil oldum abi! Ne yapıyorsun?!" Fikret biraz daha mahçup olarak buzdolabına gömdü başını. Cevap vermemesi, yediği fırçayı hak ettiğini düşündüğü anlamına gelirdi her zaman. "Evde erkek evladı mı besliyoruz dağ ayısı mı belli değil ya?! Uyanır uyanmaz böğürerek gezer mi bir insan evin içinde ya? Hadi evdekiler rahatsız olur mu diye düşünmüyorsun, onu geçtim. Konu komşuyu da mı düşünmüyorsun? Hayatı ne kadar gürültülü yaşıyorsun sen ya? Yani bazen... Gerçekten hayret ediyorum sana abi." Sibel kafasının tepesine konumlandırdığı dağınık ev topuzu ve sinirden kıpkırmızı olmuş suratıyla laptopun kapağını kapatıp odasına yollandığında, Fikret arkasından bakakalmıştı. "Öküzlük ettim ya... Ayıp oldu. E ama o da söyleseymiş birader. Müneccim miyim ben? Nereden bileyim derste olduğunu? Zaten kâbusların en beterini görmüşüm., travmalarım depreşmiş. Allah Allah..." Kendi kendine söylenerek ekmek çekmecesinden bir somun ekmek çıkarıp masaya bıraktı hemen sonra. Ocakta altı kapatılmış bir demlik vardı. Elini uzatıp metal yüzeye değdi. Hâlâ sıcaktı. Kendine bir bardak çay doldurdu ve masanın kenarında duran kahvaltılıkları ortaya çekip kahvaltısını zıkkımlanmaya başladı. Bir işi olsa ya da okula falan gitse şimdi ona göre planını yapardı ama Fikret uzun süredir boş gezenin boş kalfası olduğu için yine tilkilik düşünüyordu tabi. Serkan'la beraber Jigololuğa mı başlasın, kız kardeşine yavşayan lavuğu mu bulsun yoksa Azer'den intikam alma işine geri dönüp onu polise ihbar etmek için fırsat mı kollasın? Yapılacak çok iş vardı. Ve hepsini sıraya sokmak işsiz bir adam için çok da zor olmasa gerekti. "Hepinize yeteceğim lan. Siz daha Fikret Ali'yi tanımadınız oğlum. Ben kafama koyduğumu yaparım." Sıcağı artık yakmayan çayını kafaya dikip masayı öyle bırakarak odasına yollandı. Dün akşam Azer'le kapıştıktan sonra ve Saldıray abinin 'maçlar iptal' haberinden sonra agalarıyla efendi gibi evlere dağılmışlardı. Fikret eve girmeden babasına göstere göstere parayı (700 TL) kasaya koyup eve öyle çıkmıştı. Babası da ağzını açıp tek kelime etmemişti. Ama tabi bu affedildiği anlamına gelmiyordu. Nitekim, Fikret de babasını affetmiş değildi. Doğduğundan beri hem de... Babasıyla aynı evde iki yabancıdan öteye gidememişlerdi çünkü. Sibel'e gösterdiği sevgi ve saygının 10'da 1'ni göstermemişti ona. Ne diye vermediği şeyleri ondan bekliyorduysa? Fikret anlamıyordu bunu. Hızlıca üstünü giyindi. (Lacivert Adidas eşofman üstüne beyaz tişört giydi yine.) Çizgifilm karakteri gibi görünmeyi umursamadan bazayı kaldırıp altına sakladığı son model telefonu bulup çıkarttı. Kardeşini arayan numarayı adam akıllı sorgulayamadan şarjı bitmiş ve kapanmıştı telefon. Yapacak bir şey yoktu. Başka yöntemler deneyecekti lavuğu bulmak için. Şansına tükürüp bazayı kapattığı gibi elindeki telefonla beraber kardeşinin odasına yollandı. "Sibel?" Bu sefer daha yumuşaktı ona seslenirken. "Sibel, müsait misin abicim?" Yarısına kadar buzlu cam olan ahşap kapının önüne gelip dikildi deve kadar boyuyla. Kulağı kapıda mahçup mahçup bekliyordu şimdi. "Geleyim mi içeri? Sana bir şey vereceğim." "Gel..." dedi cılız bir ses. Fikret hemen kapıyı açıp içeri girdi. Sibel yatağına bağdaş kurmuş, suratı beş karış vaziyette kucağındaki laptopundan bir şeyler izliyordu. "Ne var abi? Ne vereceksin? Yoksa az önceki laflarımı hazmedemedin de şimdi hıncını almaya mı geldin? Ne yapacaksın? Yine bağırıp çağırıp kızacak mısın bana? Oh ne güzel memleket ya! Astığım astık, kestiğim kestik! Abi olmak varmış bu evde." Fikret ağzını açtı cevap vermek için ama Sibel çok sinirliydi. Hızını alamayıp bıçak gibi keskin sözlerine devam etmişti: "...Ya el insaf be! Haftanın beş günü okula gidiyorum, stajım da cabası. Eve geliyorum, temizlik yapıyorum, eşşek gibi ders çalışıyorum, kalkıyorum bir de önünüze üç çeşit yemek koyuyorum. Akşam geliyorsunuz eve barut fıçısı gibi... Ne bir güler yüz ne bir güzel söz. Her kırıcı lafınızı alttan alıyorum. Babamla aranızı hoş tutmaya çalışıyorum. Size köprü olmaya çalışıyorum. Annem gibi olmaya çalışıyorum... Ama yeter artık abi, çok yoruldum." Annesinin lafını geçirdiğinde Sibel'in gözleri dolu dolu olurken, Fikret yutkunamadı. Yapması gereken uzanıp küçük kardeşine sarılmak, onun derdini kederini kollarının arasında eritip yok etmekti ama uzun zamandır konuşulmayan bu gerçekler suratına ardı ardına inerken kımıldayamadı. Nefesi kesilmişti. "...Burama kadar geldi ya... Dün akşam neydi öyle? Sanki Azer abiyle bir şey yaşamışız gibi ortalığı velveleye verip rezil ettin beni mahalleye. Bir de öncesinde telefonumu aldın, kızdın bağırdın bir ton. Sanki cinayet işlemişim gibi... Ne kadar ayıp ya! Bunu söylemeyecektim ama utanıyorum artık senden. Boşta kaldıkça bana sarıyorsun farkında mısın? Babamdan beter oldun. Kendine gel ya! Saygı görmek istiyorsan önce saygı göstereceksin. Sana karşı dürüst olmamı istiyorsan önce kendin öyle olacaksın. Beni yargılamayacaksın. Gözümü korkutup üzerimde baskı kurmayacaksın. Babam sana kızıyor diye hıncını benden almayacaksın. Çok merak ediyordun birkaç gündür. Dur, hazır yüz yüze konuşuyorken cevabını vereyim sana: Evet, bir sevgilim var. Şimdilik adı bende saklı. O kendini hazır hissedene kadar da söylemeyeceğim sana kim olduğunu. Kızacak mısın? İstediğin kadar kız şimdi bana. Korkmuyorum bunu söylemekten. Çünkü ben, sen ve yancıların gibi gönül eğlendirmiyorum karşı cinsle. Harbiden, gerçekten, içten seviyorum. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu da, ailemize neyin yakışıp yakışmayacağını da en az senin kadar biliyorum." Bu kadar zaman sustuktan sonra, bir anda patlaması iyiye işaret gibi gelmedi Fikret'e. Sibel çok dolmuştu. Ve Fikret onu ne kadar darladığını daha yeni fark ediyordu. "Tamam kız... Ben ne kötü bir abiymişim. Allah benim belamı versin! Eşeklik ettim, özür dilerim. Tamam. Dur artık." Yatağın ucuna ilişip kollarını kardeşinin ince, uzun bedenine sararken onun da gözleri dolmuştu. İçten içe Sibel'e baskı kurduğu için kendini kötü hissetmişti. Kız doğru söylüyordu. Babası bile bu kadar uğraşmıyordu Sibel'in aşk hayatıyla. O niye bu kadar kafayı bozmuştu, anlamıyordu. Belki de Sibel ona annesinden kalan en değerli şey olduğu içindi. Bir armağan, bir miras, bir emanet... Üstelik yüzü de annesine benziyordu, iyi mi? Şimdi Fikret bu kızı nasıl elin oğluna emanet ederdi? Edemezdi. Olmaz, dedi içinden. Kuzu kurda emanet edilmez. Madem seviyorlar birbirlerini efendi gibi... Çocuk gelir, tanışırız. Ha ama o gelmezse, kardeşimin arkasına saklanıp kaçak dövüşmeye devam ederse, ben onu bulurum. Düşüncelerini sesli şekilde dile getirmekten vazgeçip epeydir çok yıpranan kardeşinin yanağını öptü usulca. "Ağlama Sibel'im, ağlama tamam. Kızmıyorum ben sana, hak veriyorum bak valla. Söz, bundan sonra seni üzmeyeceğim. Babam yetiyor zaten eve bir negatif, bir de ben çıkmayacağım başına, söz. Al, bak telefonunu da veriyorum. İstediğini ara, konuş. Karışmayacağım." Elindeki siyah ekranlı makineyi ona uzattı yamuk bir gülüşle. "Şarjı bitti zaten çocuğu da arayamadım. Al, hayrını gör." Sibel gözyaşlarını elinin tersiyle itip gülerek telefonu eline aldı. "Sağ ol abi. Bir daha alma telefonumu." Fikret burnunu çekti asabice: "Alırsam şerefsizim kız!" Omzunu sıvazlamaya devam ederken kendisi gibi mavi gözlerini ona dikmiş, şefkatle gülümsüyordu şimdi kız kardeşi. "Aferin. Böyle ol, canımı ye." Fikret de güldü. Yapısı gereği şirinlik yapmayı hiç beceremiyordu ama en azından nezaketi bir noktaya kadar becerebiliyordu. "Okulun var mı bugün, bırakayım mı seni?" Babalarının arabası karşıdaki otoparkta yatıyordu. Eğer Sibel onu okula götürmesini isterse, Azer'e maruz kalmak pahasına kardeşini okula bırakacak kadar fedakârdı (!) Fikret. "Yok bugün dersim. Evdeyim." dediğinde içinden rahat bir nefes almıştı delikanlı. "Tamam o zaman... Dertleşme seansımız bittiyse, ben gideyim bir devriye atayım mahallede. Akşama görüşürüz. Bir şey lazım olursa falan yazarsın, gelirken alırım. Ha bu arada..." Yatakta kalkmış tam kapıdan çıkmak üzereyken durup tekrar Sibel'e döndü Fikret. Yüzünde çekingen ama meraklı bir ifade vardı. "Babam... benim hakkımda bir şey söyledi mi?" Sibel laptopu yatağa bırakıp ayağa kalktı ve abisinin karşısına geçip burukça gülümsedi. "Sabah namazı için evden çıktı. Kahvaltıya falan da gelmedi. Konuşmuyor ama üzgün abi. Borcun mu var senin yine?" Fikret cevap vermedi. "İyi... Sana benim dedikodumu yaparsa söylersin. Gidiyorum ben." Arkasını dönüp çıktı odadan. Huysuz babasının her zamanki halleriydi bu tripler. Gerçekten borç batağında yüzen oğluna üzülmüyordur herhalde, diye geçirdi içinden Fikret. En fazla fındık fıstık satışlarını düşünüp dertleniyordur o. Çatık kaşlarıyla kapıyı açtı ve eğilip hızlıca beyaz spor ayakkabılarını giydi. Normalde mahalle arasında arkalarına basarak terlik gibi giyiyordu ama bu sefer doğru düzgün giyip bağlıklarını yeniden bağlamıştı. Yürümesi, hatta koşması gereken mevzular olabilirdi belki. Kapıyı çekip merdivenleri üçer beşer inerek apartman çıkışına geldiğinde posta kutularının bulunduğu sırada kendi dairelerine ait kutudan sarkan zarfı görüp durakladı. Fatura falan yatırdığı yoktu tabi ama bu kağıt faturaya da benzemiyordu ki. Uzanıp bir çekişte zarfı eline geçirdi. Üzerinde "Mavişim'e..." yazıyordu. Eli ayağı titreyerek, vakit kaybetmeden zarfı açıp içinde yazanı okumaya koyuldu: "Ayrılık da sevdaya dahil, demiş şair. Ama benim senden bir gün daha ayrı kalmaya tahammülüm yok. Saat 16.00'da, çamlıktaki çocuk parkında seni bekleyeceğim." Birkaç defa daha göz gezdirip okuduklarını sindirmeye çalıştı Fikret ama yok. Sindiremiyordu. Mektubu yüzünden uzaklaştırırken dişlerini sıktığını bile fark etmemişti. "Kim ulan bu?!" Bir hışımla kapıyı açıp sokağa çıktı. Sakin kalmalıydı ama kalamıyordu. Elindeki mektubu yumruğunun içinde sıka sıka dükkana girdi. Mürsel tezgahın arkasında bir müşterinin ödemesini alıyordu. Güler yüzü ve samimiyetiyle Fikret'ten daha müştericanlısı olduğu kesindi. Fikret geçen sefer veresiye fıstık isteyen bir lavuğu dövmekten beter etmişti. Aralarındaki fark barizdi. Bu yüzden Sami Usta genelde Mürsel'in kasada durmasını tercih ediyordu. Bu durumda da Fikret'e angarya işler düşüyordu ama zaten çoğu zaman Fikret dükkanda bile durmuyordu. Müşteri dükkandan çıkar çıkmaz güler yüzüyle ona döndü bu sefer Mürsel. "Günaydın Fikret abi! N'aptın iyi uyudun mu? Gözlerin düzelmiş, dün çok şişti." Fikret bazen onun bu fazla ilgili, yalakavari tavrına uyuz oluyordu. Çocuk belki de gerçekten onunla yakınlık kurmak için böyle tatlı konuşuyordu, bilemiyordu ama yine de samimiyeti Fikret'e bir türlü geçmiyordu. Buna rağmen, seviyordu keratayı. Ama uzaktan. Gerçi Fikret yakına arkadaşları hariç her arkadaşını uzaktan severdi. Aynı babası gibi, sevgisini dile dökmezdi. Herkese karşı bu mesafesi kolay kolay kimseyle yakınlık kuramamasından geliyordu. "Sana da günaydın Mürsel. Babam nerede? Gördün mü?" Fikret'in onu siklemeden konuya girmesi Mürsel'i biraz kırdıysa da moralini bozmadı delikanlı. Fikret abisinin asabi hallerine epeyden beri alışıktı. Onun aslında özünde ne kadar iyi biri olduğunu biliyordu neticede. "Sami Usta sabah buradaydı. Az önce öğle namazına gitti. Niye sordun abi?" Fikret babasının civarda olmadığını öğrenince daha rahat hareketlerle kapının önüne çıkıp iskemlelerden birini çekip oturdu. Çarşıda sakin bir gündü. Esnaf namazda, dükkanlar çıraklara emanetti. Ve garip bir şekilde karşıdaki otoparkta bir sessizlik söz konusuydu. Biraz sonra elinde iki çayla Mürsel çıktı geldi. "Buyur abi, çayın." Fikret'in önüne güzel demlenmiş bir çay koyup küçük masanın öteki ucuna da kendi oturdu delikanlı. Fikret elindeki buruşturmaktan top haline gelmiş mektubu masaya bırakıp "Eyvallah." dedi çaya uzanırken. Sabah evde içtiği içi geçmiş çaydan sonra ilaç gibi gelecekti bu çay ona. "Abi bu ne?" Fikret göz ucuyla mektuba baktı yeniden gözlerindeki öfke pırıltılarıyla. Bilinmezlik denizinde çırpınmaktan yorulmuştu ama mücadeleyi bırakıp da boğulacak göz yoktu onda. "Mektup." diye cevapladı ruhsuz ruhsuz. "Aaa! Kimden?" Mürsel buruş kırış mektubu eline alıp düzeltirken sormuştu yine merakla: "Aşk mektubu mu yoksa?" "Heaa aşk mektubu. Tövbe tövbe..." Fikret yanağının içini ısırdı yeniden konuşmadan önce: "Sibel ablana musallat olan korkak itin teki yazmış koymuş posta kutusuna. Kardeşimi sevecek yüreği var ama karşıma çıkacak cesareti yok şerefsizin. Kaçak dövüşüyor." Fikret'in zerre tahammülü yoktu şu mektuba bile bakmaya. Düşündükçe sinirleniyor, sinirlendikçe düşünüyor ve bu kısır döngüden bir türlü kurtaramıyordu kendini. Demek Sibel'in elinden telefonu aldığında bu şekilde yazışmışlardı o çocukla ondan gizli. Nasıl oldu da Fikret görememişti gözünün önündeki bu haberleşme ağını? Hayret ediyordu. Hayır apartmana giren çıkanı da görmemişti ki? Kim bırakmıştı bu mektubu? Fikret çayından bir yudum daha aldı karşıyı gözetlerken. "Onu bir elime geçirsem var ya... Mürsel!" Konteynerin birinden çıkan Şafak ve Azer bir arabanın yanında durmuş, sahibiyle muhabbet ediyorlardı. Fikret kısık mavi gözlerini onlardan ayırmadan sordu Mürsel'e: "Bu yakınlarda apartmana giren çıkan kim vardı şüpheli? Gördün mü biz harici birilerini? Posta kutularını karıştıran birilerini falan?" Mürsel durdu düşündü. "Yok abi nereden göreyim? Hep dükkandayım ben. En fazla elektrikçi, doğalgazcı karıştırmıştır posta kutularını. Görmedim ben kimseyi." Fikret uzun uzun Mürsel'e baktı yalan söyleyip söylemediğini anlamak için. Çocukta da öyle bir surat vardı ki, insana güven veriyordu. Sanki yalan söylemesine ihtimal yok gibiydi. "Tamam tamam. Bundan sonra gözünü dört aç o zaman. Apartmana giren çıkan, erkek kuş bile olsa yaz kenara not et, ben ara ara dükkana gelince soracam sana." "Tamam abi." O sırada karşıda park halinde duran gri Passat'ın arka camında iki haftadır asılı duran SATILIK tabelasını söktü Şafak. Azer de araç sahibiyle el sıkışıyordu arkada. "N'oluyor lan orada? ŞAFAK!!" Kendini tutamayıp seslendi karşı tarafa Fikret. Azer'le aralarında ne boktan kavga çıkarsa çıksın, mahallede olup bitenlere kayıtsız kalacak değildi herhalde. Ne zamandır Bahadır'ın süzdüğü araçtı bu. Az daha para biriktirse arayıp konuşacaktı sahibiyle ama... görünen o ki araç satılmıştı. Demek ki araba kardeşine yar olmayacaktı. Bahadır'a başka araba mı yoktu zaten? "Buyur Fikret abi?!" "Galericiliğe mi başladınız lan, ne ayak?" Normalde olsa Azer, Şafak'ın sözünü keser Fikret'e sayıp sövüp siktiri çekerdi. Ama artık buna bile tenezzül etmiyor gibiydi. Fikret'in gözünden kaçmamıştı bu ruh hâli değişikliği. Araç sahibi otoparktan uzaklaşır uzaklaşmaz, Fikret'in etiyle kemiğiyle nefret ettiği kibirli zengin çocuğu bakışlarını takınıp, eline geçirdiği hoparlörü arabanın bagajına koyup son ses bir müzik patlatmıştı Azer cevap niyetine: ♫ "Devamlı aynı eski püskü numaralar Bak yağmurlu günde bile bir damla yok sana Fazla müsamaha adamı kötü paralar Lütfen git öteye işine gücüne baksanaa..." ♫ "Yok abi, biz gene otoparkçılıktan devam! Azer kendine araba aldı da onu kutluyoruz!" "Yaa... Öyle mi?!" ♫ "Sormuyordun hiç hâlimi hatrımııı Ben seni eledim, eleğimi astım ooof..." ♫ Her ne kadar şarkının sözlerine kurulsa da sevinmiş gibi yaptı Fikret. Kavgalı da olsalar "Hayırlı olsun! Allah kaza bela vermesin." dedi adettendir diye. Tamam, Azer'den nefret ediyordu ama Şafak'ın gülen yüzüne baka baka da hayınlık edecek tiyniyette biri değildi. ♫ "Burası tartışılır, giden suçlu mu haklı mı? Olamaz feleğe sözüm ona yok kastııım..." ♫ "Sağ ol abi, eyvallah!" dedi Şafak ama Azer'den gene ses yoktu. Ama şarkının biraz sonra gelen nakaratı onun yerine Fikret'e cevap vermişti sanki: ♫ "Söylemiştim, ya dinleseydin sen arada sırada Bundan böyle olsa olsa seninle merhaba merhaba..." ♫ Şafak elindeki tabelayı nöbetçi kulübesine koyarken sırıta sırıta Azer'e baktı. Bu şarkının bal gibi Fikret'e gönderme olduğunu biliyordu. "HAHAHA... ABİ ALEMSİN YA..." Şarkının nakaratı bir kez daha dönmeye başladığında Fikret yüzünü buruşturdu elinde olmadan. Bir araya her geldiklerinde kavga-küfür-kıyamet üçlüsünden sıyrılıp efendi gibi konuşamadıkları için Azer en sonunda şarkılar yoluyla iletişim sağlama yoluna gitmişti ama bu durum Fikret'in zerre hoşuna gitmemişti. "Ben bir hoparlör edineyim de... Sen o zaman gör! Atanamamış otopark mafyası seni!" diye bağırdı elleri ceplerinde. Daha fazla bu dejenere, nispet oranı tavan yapmış şarkılı türkülü laf dalaşına katlanmamak için kendi dükkanlarıyla aynı hizada olan Bahadır'ların lokantasının yolunu tuttu somurta somurta. Ama bir yandan da arkasından duyabiliyordu Azer'in keyifli kahkahalarını: "Gidiyoruz kiminin hoşuna, kiminin zorunaaa!!" "Puşta bak! Hem trip atıyor, hem dalga geçiyor." Daha birkaç gün öncesine kadar 'Seni bu mahalleden göndereceğim!' diye tehditler savuran ama henüz icraat gösteremeyen delikanlıyla dalga geçiyordu Azer açıktan. Belki de biraz kavga aranıyordu ama Fikret şu an yenilgiyle uzaklaşmak dışında bir şey yapacak kafada değildi. Zira borçlarının günü gelmişken kız kardeşinin yavuklusunu bulmaya takmıştı kafayı. Bir yerden acil para bulmazsa hem kendinin hem de agalarının canı yanabilirdi. Başında kırk tane bela vardı yani. Azer'i hiç takamayacaktı şu an. Takarsa, çarşı pazar karışırdı. O da bu günlerde hiç işine yaramazdı. Varsın Azer şimdilik at koştursun mahallede, sesini çıkarmayacaktı. "Ah ah... Ben bi belimi doğrultayım. Sana yapacağımı biliyorum." ——— • 🌹 • ——— Bölüm sonu ;) Azer sonunda acıdan kafayı yedi arkadaşlar. Hayırlı uğurlu olsun. Bundan sonra konuşmadan anlaşacak Fiko'yla ödsfknslgkh Aşkta gurur olmaz derler ne yapayım? Sizce Azer şu an kendiyle çelişen bir karakter mi? Sonraki bölüm borç harç mevzusunu patlatıp bir dayanışma ortamı oluşturacak gibiyim. Ama Azer bir kez daha takım elbiseli Fiko görmeye dayanabilir mi bilemiyorum. Yeni bölümde görüşmek üzere... 👋😘🌹
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD