Şarkı: Azer Bülbül - Yemin
Acımadın aşkımıza
Mazimize anımıza
İnan hâlâ şaşıyorum
Nasıl yaptın eyy bunu bana?
✴︎ ✴︎ ✴︎
Bir Saat Önce
"Hadi be deniz gözlüm, hadi be çiçeğim, hadi be... Hadi bi pencereye çık da göreyim o güzel yüzünü artık. Mesajlarıma da cevap vermiyorsun zaten. Off..."
Şafak elindeki telefonu gergin gergin çevirirken, şu an bulunduğu otoparkın karşı kaldırımında duran malûm kuruyemişçinin üstündeki malûm odanın penceresine dikmişti yine gözlerini. Dün geceden beri ulaşamıyordu Sibel'ine. En son telefonda konuşurlarken abisine yakalanmışlardı. Sonrası... Sonrası yoktu.
"Ya kıza bir şey yaptıysa? Abisi diye saygıda kusur etmiyordum. Beni itin götüne soksa da eyvallah diyordum herife. Eğer Sibel'i incittiyse var ya, ben de onu incitirim Azer bak hiç şakam yok."
Azer önünde açık duran telefon rehberini incelerken göz ucuyla Şafak'a baktı gülerek. Bu durum onu epey eğlendiriyor gibiydi.
"Merak etme, Fikret'in gözü karadır ama elin oğluna kızıp kendi kanını dövecek kadar aşağılık da değildir. Telefonunu almıştır kızın ne olacak? Arayanın kim olduğunu öğrenmeye çalışıyordur şimdi."
Şafak tutuştu hemen:
"Lan... Bulamaz di mi?"
Azer güldü onun bu hâline:
"Bulursa yanarsın."
Konu kız kardeşi olunca Fikret'in nasıl delirdiğini, nasıl korumacı bir manyağa dönüştüğünü çok iyi biliyordu Azer. Eğer çok tahrik olursa kuduz köpekten beter olur, her önüne gelene saldırırdı. Küçüklüklerinden beri bu böyle olmuştu.
"Sen iyisi mi yol yakınken teslim ol kardeş. Sağda solda sizi el ele görürse... daha kötü."
Aynı mahallenin çocukları olduklarından, herkes herkesi az çok tanırdı evet ama Azer, Fikret'i herkesten daha iyi tanırdı.
Delirince yapabileceklerinin bir sınırı olmadığını bilirdi.
"Aman abi ağzından yel alsın. Bi' sus, korkutma adamı. Zaten 3,5 atıyorum sabahtan beri..."
Tam o sırada Fikret belirdi apartman kapısında. Üzerinde düz beyaz, kırışık bir tişört, altında da her zamanki -evladiyelik- lacivert Adidas eşofman altı ardı.
Esneye esneye gelip kuruyemişçinin önündeki ufak iskemlelerden birine oturdu. Saçı başı dağınık, yüzü asıktı. Uykudan yeni kalkmış görünüyordu ve aklını kurcalayan bir şeylerin olduğu bu mesafeden belliydi. Sırtını camekana yaslayıp uyuklamaya başladığında Şafak bir küfür yuvarladı ağzının içinde.
"Püh anasını satayım...Oturdu gene dükkânın önüne bekçi köpeği."
"Şşş..." dedi Azer uyarır bir tonda. Fikret'e bir tek o lakap takabilirdi.
"Yok... Yok abi böyle olmaz, benim Sibel'le konuşmam lazım."
Azer temkinli bakışlarını yüzünde gezdirdi bi süre. Onun sözlerinde ciddi olup olmadığını anlamaya çalıştı.
"Nasıl konuşacaksın lan? Abisi dükkânın önünde, babası desen evde. Apartmanın kapısını açar açmaz paket olursun. Delirme Şafak."
"Delirdim." dedi Şafak yenikçe. "...Bu aşk beni delirtti."
Birden uzanıp masanın üstünde kağıt kalem namına ne bulduysa çekti önüne.
"N'apıyorsun lan?"
Azer'in meraklı bakışlarına karşılık, eline geçirdiği bir kâğıt parçasına bir şeyler karalamaya başladı sonra.
"Her şeyi göze aldım artık. Abisi beni dövecekse de dövsün anasını satayım. Gideceğim Mavişim'e. O kadar."
Kağıdı katlayıp ofis çekmecesinden aldığı ufak beyaz zarfın içine tıkıştırdı ve zarfın kenarlarını yalayarak yapıştırdı. Dışına da özene bezene "Mavişim'e..." diye ekledi.
"Lan oğlum sen harbi salaksın. Niye mektup yazıyorsun kıza?"
Şafak umursamadı. Sibel'den bir yarım saat daha haber alamazsa gitmeyecekti okula. Zaten ilk dersi çoktan kaçırmıştı. Varana kadar da üçüncü derse anca yetişirdi ama umrunda değildi.
"Posta kutusuna ara sıra mektup bırakıyorum telefonu olmadığında. Yine aynısını yapacağım. Karışma sen, biz anlaşıyoruz böyle."
"Eh, iyi madem." dedi Azer faturaları telefon defterinin arasına sokuşturup defterin kapağını kapatırken.
"Bekçi köpeğini nasıl uzaklaştıracaksın peki? Ona da var mı bir planın?"
Şafak bir elindeki mektuba bir de Azer'e baktı yalvaran gözleriyle.
"İşte tam olarak burada senin devreye girmen lazım kardeşim."
"Ya bi' siktir git, uğraştırma beni.." diyecek oldu ama Şafak'ın ağlamaklı bakan gözlerini görünce reddetmek istemedi Azer. Çenesini kaşıdı bir süre. Bir plan düşünmeliydi ama ne?
Fikret delisine laf atmak, eşek arısı kovanına çomak sokmak gibi bir şeydi. Ve eğer şanslı gününde değilsen, her zaman için ölüm riski vardı. Kaldı ki, askerden döndüğünden beri (otobüsten iner inmez terminalde kavga etmek ve göndermeli şarkılar dinletmek hariç) pek muhattap olmamıştı Azer onunla.
"Usta, valla çok aşığım. Geberiyorum aşkımdan. Ne yaptı bana bilmiyorum ama... Her an her dakika aklımda o var. Onu görmezsem elden ayaktan düşüyorum, yemek yiyemiyorum; nefes bile alamıyorum, boğuluyorum. Afedersin, sıçarken bile aklımda o oluyor. Sonra bir köşe başında ya da penceresinin önünde görüyorum onu. Kalbim öyle bir çarpıyor ki... Nasıl desem, böyle elektrik çarpmıştan beter oluyorum. Bir anda her yerime kan pompalanıyor falan, canlanıyorum. Neşeleniyorum lan! Sibel benim neşem, hayatım, ruhum. Evet, biliyorum şimdi sana belki anlamsız geliyor bu anlattıklarım ama bir gün sen de aşık olunca anlayacaksın ne dediğimi. Sevdiğinden uzak olmanın ne kadar acı verdiğini..."
Canı sıkıldı Azer'in.
"Aşık olmadığımı ne biliyorsun lan yavşak?" demek istediyse de sustu. Kimse kime neden aşık olduğunu bilmek zorunda değildi. Bu onun en karanlık ve özel sırrıydı. Hatta belki de onunla mezara gidecek tek şeydi.
"Sevenleri kavuşturmak sevaptır derler Azer'im. Yap bi' kıyak şu kardeşine, ha? Ne olacak yani? Sanki hiç kavga etmiyordunuz Fikret'le önceden? Yine bul bir sebep, patlat bi' kavga. Bu iyiliğini hiç unutmam yemin ederim. Eğer olur da bir gün evlenebilirsek Sibel'imle, seni şahidim yaparım yemin billah olsun."
Şahitlik derdinde değildi Azer ama... boktan sebeplerle Fikret'le daha önce çok kavga etmişliği vardı. Az nezarette sabahlamamışlardı onunla. Şimdi düşününce... Ne salaklardı ergenken.
"Her şey aşk için..." diye sayıklamaya başladı Şafak bu sefer. Onu ikna edebilmek için her şeyi yapacak gibi duruyordu.
Azer'in düşünceli gözleri bir kaçış arar gibi yolun karşısına, her şeyden habersiz iskemlesinde uyuklayan kumrala çevrildi o sırada.
Eğer aklından geçeni yaparsa yılların düşmanlığı yoktan yere perçinlenecekti belki ama...
Her şey aşk içindi, değil mi?
"Tamam ulan, tamam. Aklımda var bir şeyler. Sen işaretimi bekle."
* * *
* *
*
Bu hayatta herkesin bir hassasiyeti vardır.
Kimisi yalnızlığa dayanamaz, kimisi ölüm haberlerine; kimi yükseğe çıkamaz, kimi de sadece limon yiyemez. Herkesin bir hassasiyeti vardı ama... Tabi Fikret'inki bambaşkaydı. Onunkisi, her duyduğunda gururunun fitilini kökünden ateşleyen cinsten bir şeydi. Zaten... Fiko'nun elinden gururu alırsanız, geriye hiçbir şeyi kalmazdı.
Fikret'i Fikret yapan şeyler bunlardı: İnadı ve gururu.
Ve bütün o reaksiyonların sebebi de elbette rahmetli dedesinin alın teriyle didine çalışa kurduğu markayla, baba mesleğiyle, ekmek tekneleriyle dalga geçilmesiydi. Her zaman da bu olmuştu. Küçüklüğünden beri ettiği bütün kavgaların başlıca sebebi buydu. Kimse onun ailesini, işini veya ona ait hiçbir şeyi alay konusu yapamazdı. Hiçkimse.
Bir şarkıyla bile olsa...
"ULAN DEĞNEKÇİİ!! ŞİMDİ SİKTİM BELANI!"
Fiko az önceye kadar huzurla oturduğu tabureyi devirerek ayağa kalktı ve bangır bangır müzik sesinin yükseldiği otoparka doğru yürümeye başladı hışımla. Gözleri alev alev yanıyor, attığı her adımda sanki kaldırım taşları yerinden oynuyordu.
"Fikret ağbeeey! Gözünü seveyim gitme abem!"
Mürsel kafasında bone, ellerinde poşet eldivenlerle dükkândan fırlayıp otoparka baskın yapmak üzere harekete geçen Fikret'in beline yapıştı hemen bütün kuvvetiyle:
"Abem dur gitme, kurbanın oluyum!"
Çırak Mürsel koca bir ağ misali Fikret'in önüne gerilmiş, tüm gücüyle onu otoparktan uzak tutmaya çalışırken karşıdan 'leblebici' kelimesini defalarca kez zikreden malûm şarkı susmak bilmiyordu. Susmadıkça da bizim Fikret oğlanın gözü daha da kararıyordu. Karardıkça da...
"BIRAK LA BIRAK!!"
Mürsel, çabasının boşa olduğunu bile bile yalvardı panikle:
"Abi dur gözünü seveyim. Azer abiyi bilmiyor musun ya? Her zamanki hâli işte... Kışkırtıyor seni şerefsiz, uyma sen ona abim!"
"LA BIRAK! AĞZINI YÜZÜNÜ SİKECEM O YAVŞAĞIN!"
Bu nasıl bi kör talihse, Fikret'in istemediği her ot gelip ta burnunun dibinde bitiyordu. En büyük ot da gelip aha şu karşıdaki arazide bitivermişti. Otopark vesilesiyle...
"Siktir git Mürsel! Tutma beni, seni de aradan çıkarırım şimdi. Yıkıl!"
Mürsel'i itikleyip hiç beklemeden büyük adımlarla yolun karşısına geçti Fiko. An itibariyle yürüyen yanardağ gibiydi. Müziğin kaynağına doğru gittikçe dumanı tepesinden çıkıyordu sanki.
"Abi!! Abi nereye? Dur, gitme!"
Çabaları sonuç vermeyen Mürsel, onun hışımla gidişini seyrederken sadece "Eyvah..." demekle yetinmişti arkasından. "...Ki ne eyvah."
"Hop hop bici bici bici leblebici! Seni gidi yaramaz meyhanacı! Sen olmuşsun dalavuracı! Ben istemem dalgacı..."
"AZER! KAPAT LAN ŞUNU!! AMINA KODUMUN DEĞNEKÇİSİ!!"
Oynak müzik hâlâ bangır bangır çalıyordu ama Azer bekçi kulübesinde değildi.
"NERDESİN LAN PUŞT?!"
Hoperlöre bir yumruk sallayıp yere düşürdüğünde müzik anında kesildi. Cihaz da sizlere ömür... Ama zerre umrunda değildi Fiko'nun.
Azer ile kökü çok eskiye dayanan düşmanlıkları zamanla azala azala sönmek yerine, bu otopark işi yüzünden iyiden iyiye harlanmışken, şimdi bir de bu yeniden başlayan leblebi goygoyu Fikret'i daha da kurmuştu.
Çocukluklarından beri "Leblebici aşağı, Leblebici yukarı..." kavga peşinde manyak oldukları yetmiyormuş gibi, aradan geçen o kadar yıla rağmen, büyüyüp eşek kadar adamlar olmalarına rağmen, hâlâ aynı şeyden kavga ediyorlardı.
Bir de sanki yıllarca aynı mahallede oturup aynı okullarda okudukları yetmiyormuş gibi şimdi de karşılıklı iş yapıyorlardı iyi mi?
Kadere bak anasını satayım...
Fiko içinden soluksuz küfürler savurmaya devam ederken, aklını kaybetmiş gibi bir sağa bir sola bakındı. Sonra arazinin arka taraflarında kalan konteynerden bozma ofis geldi aklına. Kesin ordadır puşt, diye düşünüp bu kez de o tarafa doğru seyirtti. Arabaların etrafından, yanından geçip adımlarını arka tarafa yöneltti.
"AZER DEDİM!! KENDİ RIZANLA ÇIK GEL KARŞIMA! SOBELERSEM FENA OLUR!"
Depo olarak kullanılan konteynerlerden birinin kapısına tekmeyi bastığı gibi kapıyı içine göçertti. Delikanlı burada değildi. Gerçi burası ofis de değildi ya neyse...
"Burdayım la burdayım gel! Yıktın gene her yeri..."
Yarım saattir aradığı Azer, ellerinde tuttuğu karton bardakta çaylarla gayet telaşsız, Fiko'ya sesleniyordu şimdi. Yüzündeki tebessüme bir mânâ veremedi.
"Kahvaltı yapmamışsındır dedim, çağırdım. Gel çay iç, insanlık gör Leblebici."
Ulan var ya...
Sözlerinde samimi miydi yoksa dalga mı geçiyordu, asla anlayamıyordu Fikret. O ne yapsa yanlış, ne yapsa batıyordu hep. Engel olamadığı bir iç güdüyle kuruluyordu her hareketine. Katlanamıyordu hiçbir lafına, gülüşüne, tepeden tepeden bakışına...
"Ne istiyorsun lan sen benden? Ne istiyorsun amınakoduğum?!"
"Şşş... Ağzını bozma yarraam! Askerden geldik bi' hoş geldin demedin. Çaya davet ettim ben de ne var?"
Azer elindeki çayları gösterip tavırlı bir edayla masasına doğru yürüdü. Masanın üzerinde geniş, kayık bir tabağın içinde sıcacık simit-poğaça vardı. Dumanı üstünde...
"Böyle mi davet edilir puşt?! Biliyorsun o şarkının..."
"... Anısı mı vardı?" Azer güldü gıcık gıcık.
Küçükken tek kavgaları bu şarkıdan çıkardı. Hatta bir keresinde Fiko'nun sünnetinde Korg'un başındaki amcaya hususi çaldırtmıştı bu parçayı. Sonra Fiko sargılı pipisiyle sünnet yatağından fırlayıp düğün yerinde onu kovalamıştı asasıyla. Hatırlayınca hâlâ gülmekten karnına ağrılar girerdi Azer'in. Ama artık çocuk değillerdi. Ve artık şaka amaçlı bile olsa yaklaşamıyordu Fikret'e.
Biz büyüdük ve kirlendi dünya hesabı, yaş aldıkça beraberinde gelen kız mevzuları, kıskançlıklar, kavgalar ve sebebini kendilerinin bile bilmediği ezeli rekabet, onları düşman etmişti.
Düşmanlıklarının yanında değişmeyen bir başka gerçek vardı ki, o da Fikret'in çalkantılı aşk hayatıydı.
Yine her zamanki gibi bir kızın peşinde kendini helak etmiş, kız en sonunda gidip bir başkasıyla evlenince de (askerden döner dönmez öğrenmişti bu dedikoduyu) hepten kafayı yakmıştı. Duyduğuna göre artık sadece kafasını bozmayanlarla muhattap oluyordu. Gerçi Azer onun kafasını bozacak bir iş yapmasa da, sadece yüzünü göstermesi yetiyordu Fikret'i sinirlendirmeye. En çok da bundan nefret ediyordu. Yüzüne bakınca bile nefret kusan biri, onu neden bu kadar cezbediyordu ki sanki? Hayır, neden?
"Bizi seveni sevmeyiz, bizi sevmeyenin de götünden ayrılmayız. Ondan herhâlde." diye geçirdi içinden. Kendisi de buna mantıklı bir açıklama bulamıyordu. Gönüldü bu sonuçta. Ota da boka da Fiko'ya da konuyordu işte.
"Ulan düzgünce çağırsam gelir miydin sanki yavşak? Gelmezdin. Ben malımı bilmem mi?"
"Nerden malın oluyorum lan ben senin?! Doğru konuş, sikerim belanı."
Azer elindeki bardakları bıkkın bir yüzle ofisin kesme camlı, ahşap masasına koyarken "Al işte..." diye söylendi ağzının içinden.
"...Gene bulacağını buldu cımbızladı it. Ya sabır..."
Masanın arkasına geçip tekerlekli koltuğuna otururken gözlerini onun sinirli bakışlarından bir an olsun ayırmadan "Sen öfkeni kaynatmayan hiçbir şey için kılını kıpırdatmazsın di mi lan Fikret?" diye sordu sakince. "... Ezberledim artık seni. Dayak arsızı olmuşsun oğlum sen."
Çayından bir yudum aldı biraz gergin. Ona kızıp sövmek artık içini soğutmuyordu. Eskisi gibi konuşmadan direkt yüzüne gözüne çalışması lazımdı ama işte...
"İlle gel beni her gün bir posta döv, diyorsun. Merak etme ama döndüm temelli. Tam karşında ikâmet edeceğim bundan sonra. Kartal abiyle ortak olduk."
"İyi bok yediniz." dedi Fikret canından bezmiş gibi. "...Mahalledeki şerefsiz nüfusu gün geçtikçe artıyor sizin sayenizde. Yakında klip çekimi var deyip keleş de sokarsınız siz mahalleye."
Azer onu duymamış gibi başını sallayıp sitemkâr konuşmasına devam etti:
"Ulan o kadar ay yoktum mahallede. Döneli bir hafta oldu. Bir kere bile uğramadın yanıma. Hiç mi özlemedin? İnsan çocukluk arkadaşına bir 'hoş geldin' demez mi lan?"
Masadaki çaya uzanırken "Konuyu saptırma." dedi Fikret. Her şeye hayır derdi de çaya diyemezdi.
"...Uğurlarken geldik ya işte helalleşmeye. Çok bile senin gibi adama."
"Benim gibi adama ha?" diye tekrar etti Azer içinden. Bu çocuk farkında olmadan o kadar ağır konuşuyordu ki bazen...
"Ayrıca terminale de gelmiştim. Karşı mahallenin itleri seni havaya atıp tutarlarken düşürdüler de kavga çıktı ya hani? Senin tarafında olmama rağmen boktan yere yumruk salladın bana puşt! Ne çabuk unuttun?"
"Çok kalabalıktı oğlum, arada kaynamışsın sen. Olur öyle." dedi Azer biraz mahçup. Fikret'e yumruk salladığını harbiden hatırlamıyordu.
"Onu bırak da... Sonraki gün..."
Çayından bir yudum daha aldı biraz gergin.
"...Hacı Fettah'ın kahvesine gittim, mahallelinin elini öptüm. Baban da oradaydı; Sami amca. Sen niye gelmedin lan it? Bir tek sen yoktun."
Sesindeki kırgınlık her yerden belli oluyordu ama Fikret'in çok da umrunda olduğu söylenemezdi. Hatta gelip burnunun dibindeki otoparkta onu günaşırı rahatsız etmese, uzunca bir süre fark etmezdi döndüğünü. Çünkü Fikret'in gözünde Azer, küçüklüğünden beri kurtulmak isteyip de bir türlü kurtulamadığı inatçı bir çibandan farksızdı.
Düğünde, mezuniyette, cenazede, bayramda, seyranda... Yer - mekân farketmeksizin ona sataşan, bombok meselelerden kavga çıkartan, kimden hoşlanırsa koşa koşa gidip elinden alan, hain, pislik, korkak, küstah biriydi gözünde. Şimdi niye bu kadar içerlemişti ki ona "hoşgeldin" dememesine. Anlayamamıştı Fikret. Nefretleri karşılıklı sanıyordu. Çünkü onlar asla dost olmamışlardı.
"Ayy... kıyamam. Üzüldün mü çok? Küstün mü sen bana?"
Azer'in kafası karıştı:
"Eh, biraz..."
Fikret hemen yüzündeki yalandan gülümsemeyi yok edip elindeki çayı masaya bıraktığı gibi masanın etrafından dolanıp onun karşısına dikildi.
"Ne lan bu sendeki tripler?"
Azer (onun ne yapacağını kestiremediğinden) öylece donup kalmıştı yerinde. Cam gibi keskin o iki küreden bir an olsun gözlerini ayırmıyordu.
"Düşmanım mısın sevgilim misin belli değil amınakoyim? Sana askerde bi haller olmuş ha, böyle değildin giderken. Bizim senle bu kadar süre normal insanlar gibi konuşmamız bile mucize. Ateş hattında kalıp ölümle burun buruna falan geldin diyeceğim ama... İstanbul'da yaptın lan sen askerliği!"
Yüzündeki gevşek gülüşle hafif göz kırparak sordu bu sefer:
"Hayırdır lan harbiden? Ne iş? Yoksa bize haber vermeden takım mı değiştirdin?"
Nefesleri sıklaşırken gözleri büyüdü delikanlının. Kalbinin hızlanması da cabası...
"S-Saçmalama lan, gerizekalı! Abuk subuk sorular sorup benim asabımı bozma! Şurada yüz yüze bakacağız, karşılıklı iş yapacağız. Arada soğukluk olmasın dedim çağırdım, şu gördüğüm muameleye bak! Her şeyden önce insan bir hoşgeldin der onca yılın hatırına. Ama sende insanlık ne gezer? Kindar puşt. O kadar laftan bunu mu çıkardın?"
Fikret hiç istifini bozmadan aynı şüpheyle öne doğru eğilip ellerini Azer'in boynuna götürdü ve siyah, keten gömleğinin yakasını yumruklarının içine aldı. Tutuşu epey sıkıydı.
"Bana bak Azer..." Uyarır şekilde adını fısıldadı yüzüne karşı.
"... Bir daha o siktiğimin şarkısını hiçbir sebeple çalmayacaksın. Seni son kez uyarıyorum. İkimiz de eşek kadar adamlar olduk. Ayıp bu yaptığın artık. Ben seni dövmekten yoruldum, sen dayak yemekten yorulmadın amınakoyim!"
Azer alayla gülerken "Kim kimi dövmekten yorulmuş? Sen mi ben mi?" diye karşılık verdiğinde, Fikret sabır dilenir gibi boynunu kütletti gözleri kapalı. Yeniden açtığında karşısında iplemez bir sırıtışla ona bakan Azer duruyordu yine.
"...Bir daha böyle çocuk çocuk hareketlerle beni ayağına çağırma. Babama söz verdim seni askere yollarken, bir daha kavga etmeyeceğim senle diye. Tutmak için harbiden uğraşıyorum. O yüzden şansını zorlama. Seninle insan gibi konuşuyorken anlat derdini."
Çatık kumral kaşlarının altında gizlenmiş mavi-yeşil harelerle parıldayan sert bakışları tehditler savururken, düz bir çizgi hâlini alan pembe dudakları her geçen saniye biraz daha geriliyordu. Bu tehditkâr manzaraya karşılık Azer iç çekip sessizce yutkunmuştu sadece. En son ne zaman ona bu kadar yakın olduğunu düşünüyordu. Çok zaman olmuştu.
"Yok bir derdim."
"Hah..!" diye şaşkınca nefes verdi sonunda Fikret. Onu koltuğa iterek ellerini yakasından çekmiş, tekrar masanın önüne geçerken sanki delirmek üzereymiş gibi kendi kendine konuşuyordu sinirle gülerken:
"Ulan bu yaşa gelene kadar ottan boktan sebeplerle, her gördüğüm yerde kavga etmişim herifle. 'Ne ölüne, ne ölüme!' diye ant vermişim. Herifin dediği lafa bak: Niye hoşgeldin dememişim? Bir de bana dayak arsızı der it!"
Damarları belirginleşip kızaran boynundaki gümüş zincir tişörtünün yakasından kurtulup çenesine çarptığında, eş zamanlı olarak kırbaç gibi bir laf şaklamıştı Azer'in yüzüne:
"Zerre sikimde değilsin ulan! Sen kimsin de benim için önemli olacaksın? Kardeşim değilsin, dostum değilsin, akrabam hiç değilsin! Kolumda damar olsan, keser atarım lan seni! O derece nefret ediyorum senden. İnsan sevilmediği yerde durur mu? Bu ne gurursuzluk lan? Bir de ayağına çağırıyorsun çay içmeye. Bok iç amınakoduğum, bok iç!"
Azer'in ondan duymayı hayâl ettiği bir sürü cümle vardı, ama bunlar onlar değildi. Şimdi yakasına vahşice yapışan eller 6 ay boyunca her gece ranzasının altında onu sarıp sarmalayıp uykulara götüren eller değildi. Yüzündeki nefret dolu ifade cüzdanında taşıdığı o gülümseyen vesikalık gibi değildi. Shakespeare'in içinde bulunduğu durumu her yönüyle özetleyen o müthiş sözü geldi sonra birden aklına:
"Beğendiğiniz bedenlere hayallerinizdeki ruhları koyup bunu aşk sanıyorsunuz."
Evet, Azer Fikret'i beğeniyordu. Ama bu hissettiği gerçekten aşksa eğer... Vay hâlineydi. Çünkü biliyordu ki bu herif onun aşkına karşılık vermek şöyle dursun, onu ibretlik hâle getirmeden bırakmazdı. Geriye tek bir çâre kalıyordu, o da saklamak.
"Ne bu nefret amınakoduğum??" diye sövdü içinden yine o nefret dolu gözlere bakarken. Kalbi bu aralar hiç olmadığı kadar çok sızlıyordu.
"... Seni ne diye özleyecekmişim la ben? Şurada 6 ay gittin de millet kafa dinledi. Mahallede bütün huzursuzluğu sen çıkartıyormuşsun meğer. Keşke temelli defolup gitsen memleketine de komple rahat etsek. Ama nerede? Daha kazık çakıyor it!"
Gözlerini kapattı, gerçekler işte bir kez daha vuruyordu yüzüne. Ona iyi de davransa kötü de davransa... Duyacakları üç aşağı beş yukarı bunlar olacakken ne diye uğraşacaktı ki? Onca gürültü patırtıyı göze almaya değecek bir aşk mıydı bu? İş miydi yani? Mundar olduğuyla kalırdı delikanlı. İşte bu yüzden, bu sırrın hakkı onu taşıyanla beraber mezara gitmekti.
"Fikret abi!! Fikret abi nerdesin?"
Gelen Mürsel'den başkası değildi.
"... Abi koş çabuk dükkana gel! Sami amca kasada açık bulmuş, çok sinirli! Seni çağırıyor, acil gelmen gerek abi."
Mürsel nefes nefese iki büklüm olurken Fikret en son ne dediğini unutmuştu ama zaten tehditler savurduğu için umursamadı. Bir tehdit daha savurdu ofisten çıkarken Azer'e karşı:
"Sen daha duuur! Ben seninle uğraşacağım oğlum. Seni bu mahalleden gönderene kadar uğraşacağım."
"Ellere gül, bana diken. Eyvallah..." dedi içinden Azer. Sevilmemeye, hatta nefret edilmeye o kadar alışıktı ki, bir de yâr ona düşman olsun ne çıkardı?
Ama şöyle de bir gerçek vardı:
Azer'in nefreti de sevgisi kadar büyük olurdu.
Fikret ona parmak sallaya sallaya tehditler savurarak konteynerden bozma ofisten çıktığında, Azer de onun peşinden dışarı çıktı koşarak. Yetmişti bu kadar ezik duruş. Madem sevilmiyordu, o da ona göre davranmaya devam edecekti. Boşuna macera aramayacaktı. Evet onu çok özlemişti ama o özlemine değecek adam değildi. Vefasızın önde gideniydi.
Dolan gözlerini ustaca saklayıp yüzüne Fikret'inkine çok benzeyen öfkeli, nefret dolu bir ifade yerleştirdi arkasından bağırırken:
"Elinden geleni ardına koyma lan! Göndermezsen en adi orospu çocuğusun!"
🌹 🌹 🌹
Bölüm nasıldı?
Fikret ve Azer arasındaki dinamiği nasıl buldunuz?
Kedi&Köpek ilişkisi + platoniklik = Kaosu damardan almak ehehe
Bölümleri aşırı olmayan, tadında biten, keyifli-komik diyalogları olan tatlı bir kurgu olması dileğiyle...
Ben şimdi sonraki bölümü düzenlemeye gidiyorum. Bol bol yorum yapın da motive olayım. :')
Kendinize iyi bakın, hoşça kalın. 👋😋