3. Bölüm/ ilk karşılaşma
Yer: KKTC—Şanlıurfa
Bir hafta sonra.
Tüm hazırlıklarımı bir telaş içerisinde hazırlarken Celal abim evimizin kapısından göründü.
“Prenses galiba şansın açıldı. Seni isteyen isteyene.” Dedi gülümseyerek
“Abi hayırdır ne oldu?”
“İngiltere deki Türk okulları için yaptığın başvuru onaylanmış seni bekliyorlar.”
İşte bu haber benim gülümseme sebep olmuştu olmasına ama yüreğim burkulmuştu. Ben kendimi vatanımın ihtiyaç duyan çocuklarına el uzatacağım diye kendimi buna inandırmıştım bile.
“Ne yapmayı düşünüyorsun prenses?”
“Abi bilmiyorum ki sevinemedim bile, ben.. benn..” ne diyeceğimi bilemiyordum kafam allak bullak olmuştu bu haberin tamda uçuşumuza üç saat kala gelmesi biraz manidardı. Tek kaşımı kaldırıp abime baktım.
“Abicim yoksa bu işte senin parmağın olmasın. Ben üç senedir başvuru yapıyordum neden şimdi hem de uçağa binmeme saatler kala.” Sesimde saf kinaye vardı. Ellerini havaya kaldırdı ben masumum der edasında.
"Ben bir şey yapmadım prenses.”
“Celal oğlum. Kızdırma kızımı ver bakalım şu davetiyeyi.” Gelen davet mektubunu okuyan annem bakışlarını bana çevirdi.
“Ne düşünüyorsun kızım?” omuzlarımı silktim.
“Anne onların bana ihtiyacı var ben Urfa’ya gideceğim” sesim hüzünlenmişti.
“ Celal söyleyin Nilüfer hanıma mektuplarına nezaket çerçevesinde cevap versin ret etsin. Hadi kızım çıkalım gecikeceğiz.” Abim pek hoşnut olmasa da valizlerime el attı. Evet Urfa’ya on iki adet valiz ile gidiyordum. Babamın bizim için görevlendirdiği bir dizi koruma ile havalimanın VİP bölümünden geçip özel uçağımıza bindik. Kısa süre sonra uçakta keyif kahvelerimizi içerken kabin penceresinden dümdüz çorak arazileri görmek beni haylice üzmüştü. Oysaki yemyeşil ovalar ve büyük çam ağaçlarının döşendiği dağlar bekliyordum. Annem,
“Kızım burası Urfa Kıbrıs değil. Lütfen hal ve hareketlerine dikkat et burada ki insanları ve yaşayışlarını bilmiyoruz. Lütfen her adımında temkinli ol rica ediyorum.” Evet bence de annem haklı bilmediğim bir yöreye geldim aķma karakterimden ne kadar ödün verebilirim ki. Ama yine de annemi endişelendirmemek için sadece başım işle onayladım. Bir saatin sonunda Şanlıurfa Havalimanına güzel bir şekilde iniş yapmıştık. Kabinden çıkıp Şanlıurfa topraklarına adım attığım anda,
“Ya Allah Ya Bismillah” deyip ilerlemeye başladım. Abim koluma girip korumalarda etrafımızı kuşatınca gerildim. Sakin ol dercesine göz kırptı ve bakan babamın kontenjanından faydalanıp VİP bölümüne doğru ilerlemeye başladık. O sırada Şanlıurfa emniyeti bizim geldiğimizden haberdar olunca dört kişilik bir polis ekibi bizi polis kontrolünde karşıladılar.
“Hoş geldiniz hanım efendi” deyip saygıyla anneme baktılar. Annemin cevabı ile bize yol gösterip kısa sürede kontrol noktasından geçmiştik. Anlaşılan onlarda bize eşlik edeceklerdi. Bizim korumalar ve polis ekibiyle havalimanı içerisinde yürüdüğümüz için herkes bize bakıyordu. Ben ise bekleme alanındaki ağlayan küçük kız çocuğuna kilitlenmiş kalmıştım. Bir yandan yürüyor bir yandan da kız çocuğunu görebilmek için başımı arkaya çevirmiş onu izliyorken pat diye birine çarptım. Sert bir göğüstü demir gibiydi. Çarpmanın tesiri ile ani şekilde gözlerimi kapayınca burnuma hoş okyanus ter karışımı bir koku doldu. Elimde olmadan derince soludum bu kokuyu. Bir iki saniye sonra gözlerimi açarak utançla başımı yukarıya kaldırdım evet kaldırdım çünkü çarptığım sert göğsün sahibi dev gibi kocaman bir adamdı. Esmer ama lacivert mavi gözleri olan bir Yunan Tanrısına çarptığımı anladım, bu nasıl yakışıklı bir adam böyle resmen ağzım açık adamı süzüyordum. Ne saçmalıyorum ben hemen kendine gel Ödül. Kendime gelmem lazımdı ama ben adamın lacivert mavisi gözlerine kilitlenmiş kontrolümü kaybetmiştim. Bir adım geri atarken ağzımdan bilinçsizce,
"Şey.. affedersiniz, özür dilerim." Çıkmıştı. O lacivert gözlerin sahibi Yunan tanrısına rakip olacak kadar yakışıklı olan adam ellerini reverans yaparak kibar bir şekilde bir adım geri attı ve
“Ben özür dilerim. Lütfen buyurun hanım efendi ." dedi son derece kibardı sesi insana huzur veren bir sakinlik hissi taşıyordu. Sonunda gözlerimi esir olduğu gözlerinden alabilince, simsiyah giyindiğini fark etmiştim. Siyah kot, siyah bisiklet yaka tişört, Rayban marka güneş gözlükleri başında, Urfa sıcağına rağmen ayağındaki askeri botları, kirli sakalı, kısacık saçları ve iri geniş omuzları vardı. Kokusu, bence o okyanus kokusuna hiç girmeyelim. Genç adamın hareketine nezaketen bende baş selamı vererek ilerlemeye başladım. Abim yanında olmadığımı fark ettiği için geri dönmüş yanıma geldi.
“ İyi misin? Bir şey mi oldu?”
“ Yok abi ağlayan bir çocuk görmüştüm ona baktım” dedim ve ilerlemeye devam ettim. Aklım başımdan gitmiş çarptığım adamın tesirinden bir türlü çıkamıyordum o nasıl boy pos öyle, benim boyum 177 başım adamın anca göğsüne denk gelmiştim. Kaçtı ki boyu acaba? Bir de esmer biri olmasına rağmen o lacivert gözleri değişik gelmişti bana. Çıkış kapısına doğru ilerleyince istemsiz olarak başımı tekrar arka tarafa doğru yönlendirdim o sırada bay lacivert gözün yanından siyah takım elbise giyinimli mafya vari kişilere benzeyen üç adamla birlikte hızlıca çıkışa doğru adımladıklarını gördüm. O da VİP ten çıkış yapmıştı demek ki önemli biri idi. Annemin Ödül diye seslenmesi ile kendime gelerek annemleri takip ettim. Dışarı adım attığımda biran cehennemin fragmanını hissettim gibi bir şey oldu. Yüce rabbim bu nasıl sıcak bir hava nefes alınmıyor. Korumalar hemen valizleri bizim için getirilen siyah minibüslere yerleştirirken bay lacivert gözün de az ilerde aynı bizim gibi siyah bir minibüse bindiğini gördüm. Derince bir soluk alıp pofff diye dışarıya üflerken minibüs deki koltuğuma oturdum. Yanımızdan bay lacivert gözlünün arabası geçerken onu üç farklı arabanında takip ettiğini gördüm istemsizce ağzımdan.
“Oha” nidası dökülü verdi. Annem sinirle,
“Ödül!” demesiyle kendime geldim. Acilen toparlanmam ve bir daha nerede göreceğimi bilmediğim bir adam için fazla kendimi kaptırdığımı hissedince.
“Özür dilerim anne” deyip ağzıma hayalı bir fermuar çektim.
“Kızım sakın adap ve edep kurallarını unutayım deme” dedi uyarıcı bir ses tonuyla. Abim ise annemi sesini kısarak taklit edince bir birimize bakıp kahkahalarla gülerken annem bize ters ters bakıp
“Ya sabır Allahım” diye söyleniyordu. Ama benim suçum yok üç erkeğin arasında büyüyünce ne kadar uğraşırsam uğraşayım arada ağzımdan böyle bazı kelimeler kaçıyordu. Yaşayacağım evi ayarlayana kadar kalacağımız otele gelince resepsiyondan hızlıca oda kartlarımızı alıp odalarımıza ilerliyorduk.
“Prenses bugün Cuma yetişemeyiz milli eğitim şubesine pazartesi gidelim olur mu?”
“Tamam abi haklısın”
“Oğlum Cuma namazını unutma hazırlıklı çık odandan”
“ Unutur muyum anne”
Hepimiz odalarımıza dağılmıştık. Valizlerimden birini açarak beyaz Şile kumaşından olan diz altında biten kolları fırfırlı elbisemi altına da sıvaroski taşlar süslenmiş sandaletimi çıkardım. Acilen duş almam gerekiyordu. Çünkü Şanlıurfa gerçekten çok sıcaktı. Üzerimdeki sarı tişörtümü çıkarırken havalimanında çarptığım adamın kokusunu hissettim. Kısacık bir temastı ama baskın kokusu üzerime sinmişti bile. Hızlıca bir duşun ardından hazırladığım elbisemi giydim saçlarımı tarayıp kuruladım en sadesinden öakyaj yaptım çünkü ne yaparsam yapayım bu havada terden akar giderdi. Hava sıcaktı ama saçlarımı toplamak istemiyordum. En sevdiğim kokum portakal çiçekli parfümü mü de sıkıp odadan ayrıldım annemlerle lobide buluşacaktık. Annem ve abim lobide beni bekliyorlardı. Abim,
“Hadi kızım nerede kaldın ağaç olduk burada” diye homurdanınca. Annem başını sağa sola sallayıp,
“Kesin hastanede karıştı bunlar” diyerek çıkışa doğru yürümeye başladı. Arkasından gelirken annemi çekiştirip,
“Ya anne hadi bu karıştı peki benım bu yanağımdaki iki gamzeye ne diyeceksin resmen bunlar ben Firuzan Hanımın kızıyım diye bağırıyorlar” dedim gülerken. Annem,
“Ödül !” diye yüksek perdeden çıkış yapınca anında durdu koskoca müdire hanımında yoldan çıkarttık ya helal bize.
“Affet anne burası çook sıcak aklım bulandı. Hemen hanım efendi kimliğime geri dönüyorum” deyip anneme mütavazi bir gülüş sundum.
“Tövbe estağfurullah.” Deyip arabaya yöneldiğimizde onlarca korumalarımız hemen kapımızı açmış hazır ol da bizi bekliyorken abim de hemen toparlanmıştı. Arabaya bindiğimizde abim,
“Önce Balıklı Göle sonra da yemeğe gideriz. Siz Balıklı gölü gezerken bende Cuma namazına yetişirim olur mu?”
“Tamam oğlum” dedi annem ve Şanlıurfa da ki ilk rotamız belli olmuştu. İstikamet Balıklı Göl ve Eyüp Peygamber Dergahı.
Aynı gün Şanlıurfa Havalimanı,
Cesur’un anlatımı.
Operasyon başarılı bitmiş fuhuş yaptırıp küçük kız çocukları kullanan adi bir çeteyi paket edip Ankara Emniyetine teslim ettikten sonra teşkilat binasına durum raporunu da verince artık eve dönmeye hazırdık. Aklım hala o küçücük kızların perişan hallerinde idi. Aslında hepsini orada dar ağacı kurup asacaktım ama ah iste kanunlar elimi kolumu bağlıyordu.
“Adi şerefsizler!” diye hırlayınca Tümür ağasına baktı. Normalde Urfa’ya araçla dönerdim ama bugün Cuma idi ve Haşimoğlu Aşireti erkekleri ölüm döşeğinde yatmıyorsa Cuma namazını Eyüp Peygamber dergahında kılardı. Bu aşiretimizin değişmeyen en eski kuralıydı. Uçağımız alana inince hızlı adımlarla limanın VİP bölümünü kullanarak içeri geçmiştik. O esnada az ilerimde bir Türk kızı için ortalamanın üzerinde gayet uzun boylu simsiyah upuzun saçlarının aksine bembeyaz tenli, yanaklarında iki derin çukur gibi gamzeye sahip narin bir kız gözlerime ilişti. Ve kendimi onun çekimine kapılmış yaptığı her hareketi tartarken bulmuştum. Adımlarım hızlanmış kıza doğru ilerlerken sağ köşede ağlayan bir çocuğa dikkatle baktığını fark ettim. Ne olduğunu anlayamadan göğsüme çarptı. Gözlerimi yumup kızdan bana doğru gelen mis gibi portakal çiçeği kokusunu içime soludum bu koku susuz çölde kalmışken su bulmuşum gibi hissettirmişti. Anlık kokusuyla sersemlemiştim göğsüme çarptıktan iki üç saniye sonra başını yukarıya doğru kaldırdı. Yüzüne oranla irice olan o kahve gözlerini gözlerime kilitledi. Şaşkındı ve utanmıştı, yanakları anında al al olmuştu bile. Sanki bir sihirle efsunlanmış gibi bende onun gözlerine baka kalmıştım. İkimizin gözleri birbirine kenetlenince arada bir ateşin kıvılcımları çıkmıştı sanki. Bir adım geri çekilip özür dileyince başımı sallayım kendime geldim. Nezaketen geri adım atıp reverans yaparak ben ondan özür diledim. Arkasını dönüp çıkışa doğru hızlıca adımlar atarken siyah saçları etrafa savruluyordu. Arkamda duran Timur,
“Ağam ne oldu?” dedi şaşkındı.
“Kıza çarptım özür diledim” Timur hala şaşkındı durum değerlendirmesi yaptığı gözlerinden belliydi.
"Ağam siz o kızın size çarpma olasılığını en az on beş saniye önceden tahmin eden birisisiniz” hala şaşkındı . anlam veremiyordu birden surat ifadesi değişip sırıtmaya başladı.
“Ağam yoksa siz kızın size çarpmasını mı istediniz” dedi gülerek.
“Timur işine bak” dedim sert bir şekilde şimdi durduk yere bunun diline düşemezdim ama Timur doğru söylüyordu, hesap yapmak benim işimdi. Gözlerim o kızın simsiyah uzun saçlarına takılı kalmıştı dikkatimi anlık dağıtmıştı. Beni de endişelendiren bu olmuştu. Kolay kolay bozulmayan konsantrem ve hiç kimseden etkilenmeyen bir bünyem vardı benim. Yanına genç bir adam gelip koluna girdi ve uzaklaşınca istemsiz yüzüm düştü. Ne demişti ona ‘iyiyim abi’ mi? İşte bu iki kelime bana yeterdi. Kendime gelip arkalarından bakarken onların da VİP ten çıktığını gördüm ve etraflarında onlarca koruma vardı. Demek ki önemli kişilerdi. Onları bekleyen minibüse doğru yönelince bana doğru baktı.
“Elbet yine karşılaşacağız portakal çiçeği” deyip Cuma namazına yetişebilmek için araca bindik.