Başımız belada

1162 Words
Yol boyunca arabanın arkasına oturup gıkımı çıkarmadım. Sokağa lüks bir araçla bırakılırsam bizimkilerin mutlaka haberi olurdu. O yüzden iki sokak aşağıda inip yavaş yavaş yürümeye başladım. Üzerimde sabah giydiğim kaprim ve şapkam olsa da tişörtüm kullanılacak gibi olmadığından, bana verilen siyah tişörtle eve doğru yürümeye başladım. Delik deşik sokak kaldırımından yürürken birkaç kere tökezledim. Hâlâ canım yanıyordu. Zar zor, iki büklüm eve dönmeyi başardım. Çantamdan anahtarımı alıp kapının kilidine soktuğum anda kapı aniden açıldı. Annem, başı ağrıdığında alnına bağladığı yazmayla kapının önünde sinirle soluyordu. “Kız, neredesin sen? Çabuk çıkar ayakkabılarını, geç bakayım içeri.” Kesin bir şey olmuştu. Elimle kapının gövdesinden tutup sol ayakkabımın ucunu sağ ayakkabımın arkasına koyarak sağ ayakkabımı, sonra da sağ ayak parmaklarımla bastırarak sol ayakkabımı çıkardım. Annem kapıdan çekilip salona doğru gitmişti. Umarım kötü bir şey olmamıştı. Ortalıkta ne ablam ne kardeşim görünüyordu. Muhtemelen bu saatte uyumuşlardı. Salona girip, ayakta duramayıp hemen tek kişilik koltuğa yönelip oturdum. Annem bana atmaca gibi bakıyordu. “Ne oldu anne? Bir şey mi var?” Annem hemen lafı ağzıma tıktı: “Sen söyleyeceksin ne olduğunu.” “Be-ben bilmiyorum ki anne. Ne dediğini anlamadım.” “Polisler aramış babanı, ‘Kızınız evde mi?’ diye. Kaçırma falan dediler ama sonra telefon geldi polislerden birine. ‘Kızınız iyiymiş, merak etmeyin, kaçırılma yokmuş’ dedi. Kız, bak bana doğruyu söyle, almayayım ayağımın altına.” O kadar yorgundum ki şu an tek istediğim günlerce uyumaktı. Ne yapacaktım, nasıl yapacaktım? Hiçbir fikrim yoktu. Ama anneme doğruları anlatmam demek, hepimiz için en kötüsü olurdu. Özellikle de ablam için. “Anne, yok bir şey. İş görüşmesine gittim. Arkadaşımla konuşurken de telefon çekmedi, aramızda yanlış anlaşılma oldu.” Susup biraz soluklandım. “Ne işi?” Annem başındaki yazmayı daha çok sıktı. Hakikaten kadını çok meraklandırmıştım. “Stajyer avukatlık. Mezun olmadan işi öğrenmiş olurum dedim.” “Ee, kaçırma olayı ne peki?” “Anne, arkadaşım yanlış anlamış dedim ya. İşte hemen polisi aramış, ‘Arkadaşımı kaçırdılar’ demiş. Ben de dedim yok öyle bir şey.” Rahatlaması için daha inandırıcı olmalıydım. “Ama tabii insanlara ayıp oldu. Belki almazlar beni.” Annem inanmış gibi duruyordu. “Betin benzin bembeyaz olmuş. Yemek yemedin mi sen?” Oh, tamam inanmıştı. “Yok anne, yedim. Yorgunum biraz, uyusam iyi olur.” “Tamam, git uyu.” Sonra işaret parmağını kaldırıp salladı. “Bak, bir daha da böyle başvuru neyin olursa bana nereye gideceğini söyle.” “Tamam anne, söylerim. Merak etme sen.” “İyi, hadi Allah rahatlık versin.” Annem kafasına sardığı yazmayı açıp odasına doğru yürüdü. Kapıyı kapatınca yerimde doğruldum. Kendimi çok pis hissediyordum. Hâlâ burnumda sabahki deponun pis kokusu vardı. Önce ılık bir suyla duş alıp sonra uyumam lazımdı. Yavaşça odama, dışarıdan vuran sokak lambasının ışığından yararlanarak girip pijamalarımı ve iç çamaşırlarımı aldım. Kardeşimle ablam çoktan uyumuştu. Odadan çıktıktan sonra banyoya girip üzerimdeki her şeyi çıkardım. Karnımdaki bandajlı kısım yüzünden biraz zorlandım. Ama daha sonra bandajı değiştirip kendi kıyafetlerimi giyince bir oh çektim. Bugün kaç kere öleceğimi düşünmüş olsam da sonunda evimdeydim. Bir an önce okulu bitirip kurtulayım dediğim evimde… Bugün bir daha görmeyeceğim diye içimden ağıtlar yaktığım evimde. Banyodan çıkıp yavaş adımlarla odama geçerken gözümde biriken yaşlar yanaklarıma akmaya başladı. Şükür yarabbim, şükür. Odaya girip yatağıma girer girmez ablamın ve kardeşimin huzurlu nefes alışverişleri arasında uykuya teslim oldum. . . “Turna, kalk canım. Alarmın çalmamış. Turna, kalk, okula geç kaldın.” Gözümü açtığımda ablamın endişeyle beni izlediğini gördüm. “Oh, çok şükür. Sabahtan beri seni uyandırmaya çalışıyorum Turna. Hasta mısın, ne oldu?” Karnımdaki sızının kendini hissettirmesiyle yüzümü buruşturdum. Ağrı kesicinin etkisi geçmişti. “Yok abla, ne oldu? Niye telaşlısın sen?” “Kız, dakikalardır seni uyandırmaya çalışıyorum. Saat 10, hâlâ uyuyorsun.” “10 mu? Dersim vardı.” “Tamam, hadi kalk. Diğer derslerine yetiş.” Birkaç gün evden çıkmak istemiyordum. “Yok abla, bugün evde duracağım ben.” Ablam şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. “Nasıl evde duracağım? Ee derslerin ne olacak?” “Arkadaşlarımdan alırım notları. Kendimi pek iyi hissetmiyorum.” Ablam ayağa kalkıp ellerini beline koydu. “Turna, neyin var senin? İki elin kanda olsa gidersin sen okuluna. Gece de geç gelmişsin zaten. Tipin de tip değil. Bozma sinirimi benim.” Yaşadığım korkuyu ablamın da yaşamasını istemiyordum. “Yok abla, bir şey.” Kafamı duvara çevirdim. “Sana bozma benim sinirimi dedim!” Ablam cıyak cıyak bağırınca ağzım açık kaldı. “Abla, ne bağırıyorsun ya? Annem gelecek şimdi.” Cümlemi bitirmemle annemin kapıyı açması bir oldu. “Ne oluyor kız burada? Yine kavga mı ediyorsunuz?” “Yok bir şey anne.” Ablam sinirden tıslayarak anneme yanıt verdi. “İyi o zaman, hadi gelin sofrayı kuralım da iki lokma bir şey geçsin boğazımızdan.” Kafamı salladım. Annem çıkınca ablam da bana tip tip bakıp odadan çıktı. İnleyerek zor bela doğrulup ayağa kalktım. Banyoya girip önce yarama baktım. Sonra üstümü giyinip kahvaltı için mutfağa geçtim. Annemle ablam çoktan sofrayı kurmuşlardı. “Senin okulun, işin neyin yok muydu bugün?” Annem çaydanlığı masaya koyup sandalyesine oturdu. “Yoktu anne.” Ablam bana tip tip bakarken anneme yalan söyleyip Oya’nın yanına oturdum. Oya konuşmayı çok seven bir çocuktu. Bıcır bıcır konuşup kahvaltı boyunca tüm dertlerimi unutturdu. Ablam hâlâ çaktırmadan hareketlerimi izlerken biz Oya’yla güle oynaya kahvaltı yaptık. “Bu ses ne?” Annem konuşunca istemsizce cevap verdim. “Hı?” “Birinin telefonu çalıyor.” Ablam sandalyeden kalkıp giderken ben de sesi duydum. Aklıma gelen şeyle hemen yerimden kalkıp odaya koştum. Ablam çoktan çantamdan telefonu almış, ekrana bakıyordu. Ablamın yanına gidip elimi uzattım. “Abla, verir misin?” “Nereden çıktı bu?” Telefon tekrar çalmaya başlayınca ablama doğru atıldım. “Abla, ver şunu.” “Olmaz, önce cevap ver.” Benim telefonu almamı engellemek için eliyle bedenimi ittirince, inleyip çektiğim acıyla iki büklüm oldum. “Ah!” “N-ne oldu?” Telefon üçüncü kez çalmaya başlayınca tekrar elimi uzatıp dişlerimin arasından tısladım. “Abla, ver şu telefonu.” Ablam telefonu elime bırakıp yanımda dikilmeye devam etti. Telefonu alıp yeşil simgeyi kaydırıp cevap verdim. “Alo.” “Neredesin sen? Ben sana ne zaman ararsam açacaksın demedim mi?” “Özür dilerim, Aslan Bey. Duymamışım. Evdeyim.” “İki gün sonra, öğlen saat ikide adresini attığım yere geleceksin.” Eline düşmüştüm bu adamın. Ne derse yapmaktan başka çarem olmadığı için “tamam” dedim. Muhtemelen beni kötü, pis işleri için kullanacaktı. Bunun örnekleri o kadar fazlaydı ki… Ceza hukuku dersinde işlediğimiz gerçek olaylarda hep kullanılan insanlara acımıştım. Azmettirenlerin elini kolunu sallayıp kaçması, kullanılanların ise kodeslere tıkılması yeni bir şey değildi. Asla onlardan biri olmayacaktım. Asla masumların canını yakacak bir şey yapmayacaktım. Adam fabrikası yandığı için haklı olsa da bana yaptığı şeyden belliydi psikopat olduğu. Aslan Ağaoğlu telefonu kapatınca beynimin içindeki düşüncelerle ilerleyip yatağıma oturdum. “Ne oluyor Turna? Desene canım bana.” Yavaşça tişörtümü yukarı doğru sıyırdım. Ablama pansumanımı gösterdim. Yaramı görmemiş olsa da pansumanı görmesi ona yetti. Ablam şaşkınlıkla acı çekme arası bir ses çıkararak, elini ağzına kapatıp yüzünü buruşturdu. Madem tüm bunlar onun yüzünden başıma gelmişti. Başıma neler geldiğini bilmeliydi. “Abla, başımız çok büyük belada .”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD