Uyku ile uyanıklık arasında bir yerlerde gidip geliyordu zihnim. Başımda dayanılmaz bir ağrının olması artık uyandığım anlamına geliyordu sanki. Elimi kaldırarak başıma getirdim ama kumaş parçası mâni oldu kafama dokunmama. Zihnimi biraz daha zorlayarak olanları hatırlamaya çalıştım.
Ne olmuştu ki bana?
Aniden zihnime doluşan hatıralarla son olarak kızların beni yere itmesi ve başımdan akan sıvı geldi aklıma. Gözlerimi hızla açarak nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Beyaz tavan ve beyaz duvarlar, ilaç kokularından buranın yetimhanenin küçük reviri olduğunu anladım.
Sanırım başımdaki yaradan dolayı bayılmışım ve başım kanadığı için pansuman yapılmıştı. Hızla yerimden kalktım, çünkü saati bilmiyordum. Sameti görmek için telaşa kapıldım ve başımdaki ağrının umursamadan yataktan inip kapıya doğru ilerledim. Ama birden kolumu tutarak bana engel olan Ayşe ablaya kaşlarımı çattım.
Zamanım çok az kalmış olmalı ve Sameti mutlaka görmek için gitmeliyim. Neden izin vermiyor ki?
"Azra, kuzum nereye gidiyorsun. Halini görmüyor musun? Dinlenmen lazım. Kafandaki yara küçük bir şey değil." diyerek beni yatağa doğru çekti.
"Ayşe abla saat kaç? Sameti görmem lazım, biliyorsun bugün gidiyor." diye telaşla cevap verdiğimde gözlerinden geçen üzüntüyü gördüm. Ayşe abla bana acıyarak bakıyordu. İyi ama Ayşe abla bana hiçbir zaman böyle bakmazdı ki. Şimdi ne olmuştu ki? Belki de başımdaki yaradan dolayı üzülmüştü. Ama bu düşüncelerim uzun sürmedi.
"Azra, Samet geceden gitti kuzum. Gece şok geçirdi ve apar topar alıp götürdüler onu. Çok üzgünüm veda edemediğin için." dediğinde ayaklarım yerden kesildi ve ben kolumu tutan Ayşe ablaya tutundum. Demek bu yüzdendi bu bakışların sebebi. Ama bunları düşünecek kafa kalmamıştı bende.
Samet gitmiş miydi? Üstelik gece kötüleşmiş ama ben uyumuş muydum? Neden bana haber vermediler ki?
Sessizce akan gözyaşlarımla Ayşe abla da bir iç çekti. Beni yatağa yatırıp teselli verici cümleler kursa da, onu duyamayacak kadar sessizleşmiş ve sağırlaşmışdım. Sameti son birkez göremeden, sarılmadan ve koklayamadan gitmişdi, götürmüşlerdi, mecbur olmuştu.
Artık ağzımdan kelimeler bile çıkmıyordu. Ne söyleyebilirdim ki? Nasıl gitmemesi gerektiği gibi birşeyler derdim? Hastaydı ve lanet hastalık çok ilerlemişti. Şimdi birilerine dert anlatmak yerine sadece dua etmeliydim.
Sessiz sedasız akan gözyaşlarımla ne zaman uyuduğumu bile bilemeyecek bir halde, uykuya dalmam uzun sürmemişti.
Onsuz kaç yıl yaşayacağım ise muammaydı. Umarım beni çok bekletmez ve biran önce yanıma gelirdi.
O günden sonra kimseyle bir daha konuşmamıştım, taki üniveriteye girene kadar. Bana ne kadar çok şiddet uygulansa da, hakaretler edilse de ben hep susmuştum. Zorbalığa da, dayağa da, aç bırakıldığımda da, kimsesizliği iliklerime kadar yaşadığım zamanlarda bile hep susmuş ve Samet için dua etmiştim.
Şimdiki zaman.
Hâlâ olanları anlamıyordum. Bu adam kimdi ve ben niye bu adama baktıkça, yanımda oturdukça böyle garip hissediyordum?
Masadaki üniversite arkadaşlarımla konuşarak geç kalma sebeblerini sıralayan kadifemsi erkek sesiyle bu adam konuştukca sabahtan akşama kadar bıkmadan dinlemek isteği insanın içinden geliyordu. Tabi bunu masada oturan kadınların afallamış suratları ile hayranlık dolu bakışlarının olması da insana düşündürüyordu. Gerçekten hayran olunası biriydi herşeyiyle. İyi ama neden benim yanımdaydı? Neden beni bu gece kurtarmıştı?
İlk kendini toparlayan Aylaydı tabiki. Hep beni en çok ezen ve aşağılayan kız bu gece en şık giyinenler arasındaydı. Erkek arkadaşından ayrıldığını biraz önceki konuşmasından anlamıştım. Bu kıza ne zaman baksan playboy erkek gibi hergün bir erkekle vakit geçiriyor, sonra da sıkılıp ayrılıyordu. Bu gece de sırt ve göğüs dekolteli mavi saten bir elbise giyinmişti. Altın sarısı kısa saçlarının üst kısmını küçük bir topuz yaparak toparlamıştı ve geri kalanını ensesinde bırakmıştı. Taktığı inci küpeler ise gerçekten onu zarif gösteriyordu. Mavi gözlerini kısarak hafif öksürdü ve dikkatleri üzerine çekti. Tabi bunu yapmasıyla hemen herkes kendine gelmeye başladı.
"Merhaba Altuğ bey. Biz gelemeyeceğinizden artık emin olmuştuk. Hem Aylizin sizin gibi bir sevgilisi olması da açıkçası beni şaşırttı." diyerek yine küçümser bakışlarıyla beni bu adamın yanında da rezil edeceklerini anladım bu gece. Hiç tanımadığım biri karşısında küçük düşürülmek istemiyordum.
Aylanın sözlerinden sonra yanımda oturan adam tasdikler bir şekilde baş salladı ve duraksayarak bana doğru döndü. Gözlerime anlamadığım bir ifadeyle bakarak konuşmaya başladı.
"Doğru söylüyorsunuz. Ayliz gibi muhteşem bir kadının benimle birlikte olmasına bazen ben de şaşırıyorum. Her şeyin mükemmelini hak eden bu kadının yanında her defa sönük kalmak içler açısı bir durum benim için." diye sözünü devam ettirdiğinde hayranlıkla dinledim ve utanarak bakışlarımı kaçırdım. Eminim yanaklarım bu iltifatlar karşısında kızarmaya başlamıştır bile. Kızlara baktığımda bu sefer yüzlerinde gördüğüm ifade çok farklıydı. Evet, bu ifadeyi tanıyorum ve galiba beni kıskanmışlardı. En çok da Ayla beni ezmek isterken benim yükseldiğim konumdan memnun olmadığını bakışlarından belli ediyordu. Efsun yanındaki nişanlısının koluna omzuyla hafif vurarak benim duymayacağım şekilde birşeyler mırıldandı. Kafamı bu olanları görmemek amacıyla yere eğdim. Ellerimi birbirine doluyor, parmaklarımla oynuyordum. Ben yalan söylemesini hiç bilmiyordum ve ağzımı açarsam pot kıracağıma yüzde yüz emindim. O yüzden bu gece susmayı tercih ediyordum. Gerçi her zaman susuyordum ama bu gece daha bir sessizleşmiştim. Ama ortamdaki gerginlik beni de geriyor ve gerçekten endişelendiriyordu.
Hayır, bu durumdan memnun değildim. Yanımda çok güzel kibar bir adam vardı ama yine de biz yalan söylüyorduk. O da benim yüzümden yalan söylüyordu, çünkü bana acımıştı. Kendimi kanıtlamak için buradayım. O yüzden susarak bu oyuna isteyerek ya da istemeyerek dahil oluyordum ve bu beni yeterince rahatsız ederken birde bir kaç yalan kelime kullanarak kendimi daha fazla yerin dibine gömemezdim. Günahtı sonuçta yalan söylemek, öyle değil mi?
Ama buna katlanıyordum. Çünkü bugün ezilmemek için mecburdum yalanlara.
"Ne oldu, sevgilin gelmeden önce daha rahattın ama şimdi endişelisin? Bir şey mi oldu?" diyen Hakana bakışlarımı kaldırdım ve nasıl açıklama yapacağımı düşünmeye başlasam da, birşeyler bulamayacağımı biliyordum. Hakanı tanıdığımdan beri bir garipti aslında. Ne iyi gibi biri değildi ne de kötü biri. Hiç bir zaman beni savunmamıştı ve bazen kızlar beni sözleriyle ezerken onlara karşı çıkmadığım için o da beni hep suçluyordu böyle durumlarda. Benim kendimi sevmediğimi söylerdi hep. Şimdi niye böyle soru soruyordu ki? Ne cevap vereceğim?
Ben ağzımda bir şeyler geveleyerek şey gibi fısıltılar çıkardıkça, ney diyerek o da beni taklit etti. Bu adam aklınca ne yapıyordu. Zaten özgüvensiz biri olduğumu bildiği halde neden birşeyler söylememi bekliyordu ki? Allahım bu yemek ne zaman bitecek? Çünkü ben yalan söylemeyi yapamıyordum.
Dudaklarımın ucunda şey diyerek yine zaman kazanmaya çalıştım ama bu gece galiba tüm dualarım kabul olmuş gibi yanımdaki kendini Altuğ gibi tanıtan mucize adam elini omzuma atarak beni kendine doğru çekti.
"Aylizi tanımadığınızı düşünüyorum şuan. Aksi halde bu soruyu ona vermezdiniz." diyerek Hakanın gözünün içine kendinden emin bakışlarla baktı ilk önce. Kısa süreli sessizlikten sonra bu sefer bana baktı ve sözlerine devam etti güzelce konuşarak. "Onun ne kadar naif ve utangaç olduğunu yüzüne bakan herkes anlar. O sanki bu dünyaya yanlışlıkla atılmış bir melek. Aslında bu özelliğini herşeyden çok seviyorum. İnsanlarla olması gibi, mesafeli biri olması beni onu daha çok sevmeye teşvik eder her zaman." diye devam etti ve gözlerimin içine bakmayı sürdürdü. O bana böyle bakınca ben eminim ki bukalemun gibi renk değiştiriyordum. Bu kadar iltifatı yıllardır duymuyordum. Üstelik bu adam o iltifatları o kadar narin cümleler kurarak söylüyordu ki, gerçekten kendimi bulutların üzerinde hissediyordum.
Ben birşey fark ettim. Bu adamın gözlerine baka biliyorum, ama nasıl?
Daha fazla bu muhabbetlerin ortasında kalamazdım. Bu adam geldiğinden beri içimdeki bu tuhaf hisler, kalbimin bir türlü durmayan hızlı sesleri ve bu üniversite arkadaşlarımın imalı ve küçümser bakışları beni tedirgin ediyordu.
"Şey, biz kalkalım mı?" diyerek yanımdaki ultra yakışıklı adama baktım soru soran gözlerimle adeta yalvardım. Gözlerime bir kaç saniye baktıktan sonra gülümseyerek ayağa kalkan adamın sesi beni bir türlü gerçek dünyaya geçiş yapmama izin vermiyordu. Başını olumlu anlamada salladı ve elini uzatarak kendi de ayağa kalktı. Elini utanarak tuttum ve ona ayak uydurarak kalktım
Telaşla kalmamız için bir şeyler söyleyen Esmaya çeviridim bakışlarımı. Kendini Altuğ gibi tanıtan adam yine uygun dille izah ederek başka zaman buluşmak için bir söz verdi ve kendinden emin konuşarak başka birinin konuşması için söz hakkı bırakmayan adama daha ne kadar mahçup olacağım hiç bilmiyorum.
Elini belime atarak bana yön gösteren adamı hiç bozuntuya vermeden ilerledim. Bu gecenin böyle biteceğine hayatta inamazdım ama sorunsuz bitti için çok memnundum. Memnun olsam da, güzel olduğu kadar da yalanla olması ve asıl sevgilimle tanışmamaları beni üzüyordu. Ve midem de şimdiden bulanarak kendini belli etmeye başlamıştı. Çok fazla gergindim. Restorandan bir an evvel çıkmak ve eve gitmek istiyordum.
Olsun, ne yapalım. Bu durumu eve girdikten sonra soğuk bir duş alıp kendime gelerek düşünsem daha iyi olacaktı.
Utanıyorum. Evet evet. Bu duygunun ismi utanmak çünkü ben alabildiğim kadar renk alıyor ve başımı yerden kaldırıp bu adamın yüzüne bakamıyordum. Çıkışa yaklaştığımızda gardropların yanındaki görevliye seslenen adamın eli hâlâ belimdeydi. Sesimi galiba bulamıyordum. İsmini bile bilmiyordum bana yardımcı olan bu adamın. Hafif bir boğaz temizlemeylr portmantoların yanındaki genç kadının dikkatini kendi üzerine çekti. Benim paltomu kibarca konuşarak isteyen adama kadının bakışları çevrilir çevrilmez gözlerini çekemedi. Tabi diyerek kabanların arasından ismim yazılan kabanı almaya giderken bile birkaç defa arkaya bakarak gitmişti. Bu durum beni rahatsız etse de birşey diyemezdim. Çünkü yanımdaki adam benim sevgilim değildi ve beni durumdan kurtarmak için küçük bir oyun oynamıştı. Bu oyun benim onun üzerinde hakkım olacağını göstermiyordu sonuçta. Derin bir nefes aldım. Kendime konuşmak için cesaret verdikten sonra ağzımı açtım ama tek laf çıkamayınca geri kapattım. Midem de tam zamanında bulanmaya başlamıştı. Evren konuşmamam için beni midemle mi meşğul etmeye çalışıyordu?
Of ya, ben bu adamın ismini nasıl soracağım? Mesela, bana neden yardım ettiğini? Bu gece onca kalabalıkta benim yanımda durduğunu? Bana bu denli iyi davranıp iltifatlar ederek bana büyük bir yardım etmesinin sebebini nasıl soracağım? Ayrıca çok büyük bir teşekkür etmem de lazım.
Birkaç dakikanın ardından paltoyu getirerek bana doğru eğreti bir şekilde uzatan genç kadının gözlerinin yanımda duran adamdan başka bir yere çevirmemesi beni kızdırmıştı. Sinir bozucu bir durumdu. Ben utancımdan tek kelime edemezken, adamın yüzüne bile bakamazken bu kadınlar nasıl böyle cüretkar gözlerle birilerine bu kadar uzun süre bakabiliyorlardı ki?