Zümra
Merdivenleri ikişer ikişer inerken ayaklarım tahta basamaklara öyle bir gürültü çıkarıyordu ki sanki bütün konak uyanacak, herkes koşarak gelecekti. Ama hayır. Kimsecikler yoktu. Ne bir ışık, ne bir ses… Sadece kalbimin kulaklarımda attığı o vahşi davul sesi var gibiydi.
Avluya çıktığımda gece soğuğu yüzüme tokat gibi çarptı. Hemen arka bahçeye koştum. Ay, kuyunun taşlarını adeta gümüşe boyamıştı. o taşların üstünde hâlâ kucağında Berat’la duran kadının sırtı bana dönüktü ve hafifçe sallanıyordu.
Saçları benim saçlarım gibi beline kadar iniyor, entarisi benimki ile birebirdi.
“Ne yapıyorsun sen!” diye bağırdığımda sesim kısık çıkmıştı önce, sonra bütün gücümle yeniden bağırdım, “Yanlışlıkla çocuk kuyuya düşüreceksin! Ver onu bana!”
Kadın yavaş yavaş döndü. Yüzü… yüzü simsiyahtı. Peçe vardı suratında. Sonra sanki boğazında balgam dolu sesi ile konuşmaya başladı.
“Yanlışlıkla mı?” dedi alaylı alaylı. “Onu bizzat kendim atacağım.”
Dizlerim titredi. Bir adım attım, elim ona doğru uzandı. “Ne diyorsun sen… o daha minicik yavru gözünü seveyim yapma öyle şey, ver onu bana!”
Kadın başını arkaya attı, kahkaha attı ama ses pek çıkmadı. Sadece boğazından kuru, hırıltılı bir ses çıktı. Berat kucağında çırpınıyor, minik yumruklarını havaya sallıyor, ağlıyordu. Gözleri bana bakıyordu, sanki “kurtar beni” der gibi. Kolları bana doğru uzanmaya çalıştığında yemin ederim o an oturup hüngür hüngür ağlamak istedim.
Kadın birden sustu. Başını öne eğdi, öfke dolu gözleri bana kilitlendi.
“Zamanında benim yandığım gibi…” dedi. “Şimdi sen yanacaksın, Zümra.”
Bir adım geri çekildim. “Sen… Sen kimsin?”
“Bu ailenin günahlarını ve kendi günahlarını ödemenin vakti geldi,” diye devam etti her kelimeyi tek tek, yavaş yavaş bırakıyordu ağzından. “Bundan sonra ölüm senin kurtuluşun olacak. Yaşamak ise azabın. Her nefes aldığında çekeceğin acı da… Beni hatırla!”
Son kelimeyi bir çığlık gibi kopardı ve kollarını havaya kaldırdı. Berat bir an kucağında asılı kaldı ardından minik bacakları çırpındı, sonra…
Kadın bıraktı.
Zaman durdu.
Küçücük beden havada bir an süzüldü sanki. Minik ağzından çıkan o ince, keskin çığlık… kuyunun karanlığına çarpıp geri döndü, sonra bir sessizlik oluştu.
Sessizlik öyle yoğundu ki, kulaklarım uğuldamaya başladı.
“Ne yaptın sen!” diye bir feryat koptu boğazımdan ve o an tanıyamadım kendi sesimi. Hayvan gibi bir haykırıştı. Koşmaya başladım kadının üstüne atlayıp tırnaklarımı geçirmek ve boğazını sıkmak için… Ama tam iki adım atmıştım ki etrafımı bir sis kapladı.
Uykuya dalmadan önce burnuma gelen kokunun aynısıydı bu. Gözlerim yaşlarla dolarken ne yapacağımı şaşırmış haldeydim. Allah’ım ne olur bunların hepsi bir rüya olsun.
“Allah’ım yardım et bana!” diye bağırdım ama sesim sisin içinde boğuldu.
Dizlerimin bağı çözüldü. Önce bir adım attım, sonra tökezledim. Ellerim yere değdi ve soğuk taşlar avuçlarımı yaktı. Başım dönüyordu, sanki kuyunun içinden bir el ensemden tutmuş aşağı çekiyordu. Gözyaşlarım taşların üstüne damlıyordu tuzlu tuzlu.
“Berat…” diye inledim. “Yavrum… Benim suçum… Hepsi benim suçum…”
Duman artık içime dolmuştu. Beynimi uyuşturuyor, gözlerimin önünde siyah noktalar uçuşuyordu. Son bir kere başımı kaldırdım kadın hâlâ oradaydı, kuyunun başında kolları iki yana açılmış, sanki zafer kazanmış gibi bana bakıyordu. Bir bebeği öldürdüğü için mutluluk duyuyordu.
Gücüm tükendi.
Dizlerimin üstü çöktüm. Alnım taşlara değdi, soğuktu. Ellerim titreyerek taşları tırmaladı. Bir bebek ağlaması daha duydum sanki… Çok derinden… Kuyunun dibinden… Sonra her şey karardı.
Bilincim kapanırken son duyduğum şey kadının fısıltısı oldu. Tam kulağımın içinde, sıcak ve soğuk aynı anda bir araya gelmiş gibiydi.
“Hoş geldin, Zümra… Artık azap çekme sırası sende.”
...
Gözlerimi açmaya çalıştığımda, yüzümden aşağı süzülen suyun şok edici soğukluğuyla irkildim. Nefesim kesildi, boğuluyormuş gibi öksürdüm. Ama hemen ardından karnımın üzerine indirilen sert bir tekme, ciğerlerimdeki son havayı da aldı. İki büklüm oldum, acıyla kıvrandım. Dünyam sadece bu yanıcı ağrıdan ibaretti.
“Kalk lan, orospu, kalk!”
O ses... Zerda Hanım Ağa’nın sesiydi. Ama hiç tanımadığım bir tondaydı. Yırtılırcasına, çılgınca bir öfkeyle doluydu. Gözlerimi ovuşturup bakmaya çalıştım. Bulanık görüntüsü, sabahın o ilk gri ışığında beliriyordu. Yüzü öfkeden çarpılmış, gözleri kıpkırmızı olmuştu. Bir kova daha suyu üzerime fırlattı.
“Öldüreceğim seni! Torunumu öldürdün sen!”
Etrafımda ayak sesleri oluşmaya başladı ve hemen sonra ise bağırışlar, kadınların feryatları vardı. Konağın bütün halkı avluda toplanmıştı. Hepsi bana bakıyordu. Bakışlarında şok, iğrenme ve saf nefret vardı. Kalbim yerinden oynayacak gibi attı. Hayır, hayır, yanlış anladılar.
Ağzımı açtım, dilim dolandı. “O... o ben değildim!” diye çığlık atmak istedim ama sesim sadece korkulu bir cırlamaya dönüştü. “Başka biri vardı! Bana benziyordu o yaptı, yemin ederim o yaptı hanımım!”
Zerda Hanım Ağa, yüzümün bir karış önüne eğildi. Gözlerindeki acı, öfkeyle karışmıştı. “Yıllarca yetim diye baktım, büyüttüm seni nankör!” diye ağlayarak bağırdı. Sesinin titremesi, beni ondan daha çok yaralıyordu. “Bu muydu cevabın? Kalleş seni!”
İçim parçalanıyordu. Ona gerçeği anlatmak, o kadını gördüğümü söylemek istiyordum. Ama o anda, İdris Ağa’nın gürlemesi bütün avluyu dondurdu.
“Sus!”
Gözlerimi ona çevirdim. Yüzü taş gibi sertti. Zerda Hanım Ağanın yanında duruyor, bana bakarken sanki bir böceği ezmeye hazırlanıyordu.
“Daha fazla yalan söyleme, itoğlu it!”
Bir adım attı. Kalın çizmeli ayağı, daha önce tekme yediğim böğrüme bu sefer daha acımasızca, daha güçlü şekilde indi. Kemiklerimin kırılacağını sandım. Nefesim yeniden kesildi ve sessizce kıvrandım sonra da gözlerim karardı.
İdris Ağa üzerime eğildi. Nefesi, sabahın soğuğunda buhar gibi tütüyordu. “Sen nasıl,” diye başladı söze her kelimesi bir tokat gibi yüzüme çarparken, “Benim varisimi... benim kanımdan olan torunumu öldürürsün?”
İçimdeki çığlık boğazımda düğümlendi. Hayır, ben yapmadım, diyebilmek için dilimi ısırdım.
“Kahpenin dölü,” diye tükürdü kelimeleri. “Sırf senin gibi bir leşi bağrımıza bastığımız için mi? Sana verilen ekmeği, barınağı bu şekilde mi ödüllendirdin nankör?”
Etraftan linç sesleri yükselmeye başladı. “Gebertin şunu!”, “Kuyuya atın katili!”, “İpi getirin!” Her bir çığlık, kalbime saplanan bir bıçaktı. Zerda Hanım Ağa, İdris Ağa’nın koluna yapışmış, gözyaşları içinde, “Ah İdris! Ah! O masum yavrucuğa nasıl kıydı bu canavar?” diye inliyordu. Onun bu halini görmek, aldığım her tekmeden daha acı vericiydi. Beni hiç tanımamışlar mıydı gerçekten? Bu düşünce bile beni hasta ediyordu.
İdris Ağa, karısına baktı, sonra bana, sonra kalabalığa. Kararını vermişti. “Kalk,” diye gürledi. Saçlarımdan yakalayıp yerden kaldırdı beni. Bacaklarım jöle gibiydi, ayakta duramıyordum. İki iri adam hemen yaklaşıp kollarıma girdi.
“Bu leşi depoya atın!” diye emretti İdris Ağa, sesi buz gibiydi. “Ne yapacağımıza karar verene kadar orada çürüsün. Kimse ona bir lokma ekmek, bir yudum su vermeyecek. Öyle bir açlık ve pişmanlık çekecek ki, kuyunun dibindeki meleğimizin yanına gitmeyi dileyecek.”
İki adam beni sürüklemeye başladı. Avlunun taşları soğuktu. Başımı kaldırıp son bir kez Zerda Hanım Ağaya baktım. ‘Lütfen gözlerime bak, bana inan,’ diye yalvardım sessizce. Ama o yüzünü çevirdi. Gözyaşları, ona ihanet ettiğini düşündüğü birisi için akıyordu sadece.
Kalabalığın arasından, tek bir çift gözle göz göze geldim. Kağan’ın gözleriydi. Köşede sırtını taşa dayamış, keyifle izliyordu. Dudaklarında zalim, iğrenç bir sırıtış vardı. Sanki ona gün doğmuştu. İşte buydu. Azap çekme sırası bendeydi. Her şey daha yeni başlıyordu.
Taş basamaklardan aşağı, karanlığın ve küf kokusunun içine sürüklendim. Her adımda, kuyunun dibindeki o minik sessizliği ve peçeli kadının kulaklarıma bıraktığı zehirli fısıltıyı hatırladım. “Artık azap çekme sırası sende.”
Evet, sıra bendeydi. Çünkü kimse bana inanmıyordu ve inanmayacak da. En büyük korkum ise Çetin Ağa'ydı. İşte o zaman en büyük nefreti görecek ve ölmeyi dileyecektim.