Aslan Ağa’nın söyledikleri defalarca kez beynimde yankılanıyordu. Gözyaşları içinde ona bakarken gözlerinde tek bir merhamet kırıntısı bile göremedim. İçimdeki çaresizlik büyüdükçe babama olan öfkem de artıyordu. Babam, Nasuh Kurtbey’i gerçekten öldürmüş müydü? Eğer öldürdüyse annemi ve beni böyle bir durumun ortasına bırakıp nasıl kaçabilmişti? Hangi adam, karısını ve kızını bu kadar büyük bir tehlikeye atardı?
Kolumu sıkmaya devam eden Aslan Kurtbey’e yalvarmaya başladım. “Ağam, ne olur acıyın bana. Bir şey bilmiyorum. Yemin ederim bilmiyorum!” diye hıçkırarak söyledim.
Bana öfkeli bir şekilde baktı. Yüzlerimiz birbirine o kadar yakındı ki nefesini hissedebiliyordum. “Alın kızı! Arabaya götürün!”
Kolumu bıraktı. Korumalar hemen kollarımdan tutarak beni sürüklemeye başladı. İçeriden annemin çığlıkları yükseliyordu. Ben de hıçkırıklar içinde ağlıyordum. Ne yaparsam yapayım, kurtulmam imkânsızdı. Son bir umutla bağırdım.
“Anne! Geri geleceğim! Seni asla yalnız bırakmam! Duyuyor musun?”
Annem de feryat etti. “Elfesya!”
O an bile Aslan Ağa’nın yüzünde tek bir duygu belirtisi yoktu. Yıllar önceki merhametli adamı aradım ama yoktu. Arabanın yanına ilerlediğimizde komşuların başımıza toplandığını fark ettim ancak hiçbiri konuşmaya cesaret edemiyordu. Söz konusu Aslan Kurtbey olduğunda kimse ona karşı çıkamazdı.
Tam o sırada, mahalleden çocukluk arkadaşım Kaya’nın koşarak yanımıza geldiğini gördüm. Endişeli gözlerle bana bakıyordu. “Elfesya!” diye bağırdı.
Gözyaşları içinde ona baktım. Beni kimse kurtaramazdı. Bana doğru bir adım atmaya çalıştı ancak korumalar hemen önüne geçip onu durdurdu.
Kaya “Bırakın onu!” diye bağırdı.
Onun bu tepkisi kalabalığın arasından birkaç kişiyi daha cesaretlendirmişti ama kimse ileri adım atamıyordu. Küçük bir karmaşa çıkmıştı. Bazıları Kaya’yı tutmaya çalışırken birkaç kişi de beni bırakmalarını söylüyordu.
Aslan Ağa öfkeli gözlerle kalabalığa bakarken kaşları derince çatılmıştı. Elinde tuttuğu silahı havaya kaldırıp üç el ateş etti. Patlama sesi sokakta yankılanırken herkes susmuştu. Kalabalık korkuyla geri çekildi.
“Herkes sesini kessin!” diye bağırdı.
Ardından da Kaya’ya doğru ilerledi. Kaya onun yanında çok kısaydı. Aslan Ağa heybetiyle ona adım atarken silahı hala elindeydi. Kaya’nın karşısına geçtiğinde cesareti bir an kaybolmuş gibiydi. Ademelmasının hareket ettiğini gördüm.
“Kimsin sen? Beni görmüyor musun?” diye bağırdı.
Silahını Kaya’nın alnına dayadı. Korkuyla izlerken gözlerimin önünde Kaya’yı öldürmesinden çok korkuyordum.
“Hayır! Yapmayın!” diye bağırmaya çalıştım ama sesim çıkmadı. Sesim çıksa da Aslan Ağa, beni umursamazdı. O aklına koyduğu her şeyi yapardı.
Kaya’nın annesi ve babası kalabalığı yararak hızla yanımıza geldi. Kaya’nın babası hemen Aslan Ağa’nın önünde diz çöktü, ellerini havaya kaldırarak yalvarmaya başladı.
“Ağam, yapma! O daha çocuk! Anlamadan yaptı. Ne olur affet!”
Aslan Ağa, gözlerini Kaya’nın babasına dikti. Silahını indirdi ama sesi hâlâ sertti. “İşime karışmasın! Al git oğlunu! Herkes dağılsın! Yoksa bu sefer silahı havaya sıkmam! Herkes haddini bilsin!”
Kalabalık bu sözlerin ardından korktukları için dağıldı. Kaya ise hâlâ bana bakıp adımı haykırıyordu. Babası ağzını kapatıp onu geri çekmeye çalışıyordu.
Sonunda Aslan Ağa bana döndü. Gözlerindeki öfke hâlâ aynıydı. Bu adam beni çok korkutuyordu. Baba neden bunu bize yaptın? Ben şimdi ne yapacaktım? Korumalara başıyla işaret verdi. Onlar da beni sertçe arabaya bindirdi. Aslan Ağa da tam karşıma oturdu.
Araba hareket ederken gözlerini üzerime dikmişti. Bir süre sessiz kaldı ama karanlık gözlerindeki ifade beni iliklerime kadar titretiyordu. Sonunda konuşmaya başladı.
Suçum olmadığı halde Aslan Ağa tarafından alıkonulmuştum. En acısı da beni kurtaracak kimsem yoktu. Babam bunları bile bile kaçıp gitmişti. Annem ve beni kurdun eline bırakmıştı. Yani Aslan Kurtbey’in…
Kirli sakallarını okşarken kafasını salladı. “Eğer konuşursan iyi olur. Seçim senin. Her şey sana bağlı, Elfesya…”
“Bilsem söylerim ama sabah evden çıkarken babam evdeydi. Sonra ne oldu bilmiyorum. Ne olur, beni bırakın. Annem çok hasta, ona bakacak kimsemiz yok.”
Ben hala yalvarmaya devam ettim ama beni umursamadı.
Gözyaşlarım akarken kafamı arabanın camına çevirdim. Araba, Mardin’in taş yollarında sarsılarak ilerliyordu. Camdan dışarı bakarken içimde büyük bir acı vardı. Annem evde yapayalnızdı. Ona kim bakacaktı? Ne yapacaktı? Aklımda dönen soruların hiçbirinin cevabı yoktu. Arabadaki sessizliği şoför koltuğunda oturan koruma bozdu.
“Ağam, arkadaki korumalardan biri aradı. Bir araba bizi takip ediyormuş.”
Bu sözleri duyan Aslan Ağa’nın gözleri karardı. “Kim, hangi cüretle bizi takip ediyor? Hemen müdahale edip kim olduğunu öğrensinler! Sakın ama sakın gözden kaybetmesinler!”
Kalbim hızla çarpmaya başladı. Kaya olamazdı, onun arabası yoktu. O zaman bizi kim takip ediyordu? Babam mıydı? İçimde beliren bir umut, yerini hemen korkuya bıraktı. Eğer bu babamsa ve yakalanırsa ne olacaktı? Babam beni düşünmezken ben neden onu düşünüyordum?
Bir an için bana sorgulayıcı gözlerle baktı ama hiçbir şey söylemedi. Ben de iç çekerek ağlamaya devam ettim. Bir süre araba durdu. Camdan dışarı baktığımda Kurtbey Konağı tam karşımdaydı. Heybetli görüntüsüyle Mardin’in en büyük konağıydı. Şoför kapıyı açtı. İlk olarak Aslan Ağa indi. Ardından da korumalar beni arabadan indirip kollarımdan tutarak konağın büyük kapısından içeriye doğru sürüklediler.
Bu konağa ilk defa geliyordum. Geniş avlu, büyük taş sütunlar ve kasvetli hava… Cenaze olduğu belliydi. Aslan Ağa önden ilerlerken ben de peşinden sürükleniyordum. Geniş avluyu geçip konağın arkasındaki yer alan başka bir konağa yöneldik. O sırada bir kadın sesiyle Aslan Ağa durdu.
“Aslan!”
Otoriter bir sesle söylemişti. Aslan Ağa durunca korumalar beni de durdurdu. Kafamı çevirdiğimde, başında ince oyalı siyah bir yazma olan bir kadın gördüm. Onun kim olduğunu hemen anlamıştım. Azize Kurtbey. Aslan Ağa’nın annesi… Hem de aşiretin hanımağasıydı. Azize Hanımağa beni süzerken kaşları çatıldı.
“Ne oluyor, Aslan? Kim bu kız?” diye sordu.
Herkes onun sesine döndü. Bakışlarındaki otorite, sormaktan çok sorgular gibiydi
Aslan Ağa ona doğru birkaç adım attı. “Osman Kara’nın kızı.”
Azize Hanımağa’nın gözlerinden ateşler çıktı. Babamın katil olduğunu biliyor muydu? Ya da gerçekten babam mıydı? Bu soruların cevabını bilememek beni daha da mağdur ve çaresiz hale sürüklüyordu.
“Ne diyorsun sen, oğlum? Bir katilin kızının bizim evimizde ne işi var? Onu neden buraya getirdin?”
Sesi giderek yükseliyordu. Bir adım daha atarak parmağını oğluna doğru salladı. “Oğlum, sen kafayı mı yedin? Hemen defolup gitsin! Hemen!” diye bağırdı.
Sert sesi konağın duvarlarını inletti. Aslan Ağa da kaşlarını çatıp annesinin tam karşısında dikildi. İkisi de ateşin ta kendisiydi. Yakıyorlardı. “Anne! Bu konakta ağa olan benim! Burada benim sözlerim ve kararlarım geçerli! Babasının yerini öğrenmeden hiçbir yere gitmeyecek! Sen de bu işe karışmayacaksın!”
Azize Hanımağa duraksadı, ama bu duraklama sadece kısa sürdü. Yüzüne tekrar bir öfke yerleşti. “Aslan, hata ediyorsun! Bu kızın bu konakta işi yok! Onu sorgulayacaksan neden konağa getirdin? Gidip bir depoda tutsaydın! Konağımızın içinde böyle bir rezillik olmaz! İnsanlar duyarsa ne diyeceksin? Oğlum sen bizi rezil etmeye mi çalışıyorsun?”
Aslan Ağa’nın yüzü iyice karardı. Yanağındaki kasları gerildi. “Onu gözümün önünden ayıramam! Babasının nerede olduğunu öğrenene kadar da benimle olacak! Sen de kararlarıma saygı duymayı öğren! Kimse de tek kelime edemez! Ben koskoca Aslan Ağa’yım! Konuşan karşısında beni bulur! Buna sen de dahilsin, anne!”
Bu sözler bütün konağı bir kez daha inletti. Azize Hanımağa, oğlunun vazgeçmeyeceğini anlayınca bana döndü ve beni süzdü. Bakışlarında küçümseyici bir ifade vardı.
“O zaman evde boş durmasın! Hizmet etsin! Katil soyuna ancak bize hizmet etmek düşer! Evdeki kızlara yardım etsin!”
Bu sözleri duyunca gözlerim yeniden doldu. Gözyaşlarımı kontrol edemiyordum. Yalvarmanın ya da ağlamanın bir işe yaramayacağını anladım. Çaresizlik içindeydim. Aslan Ağa, annesine bir şey söylemeden yürümeye başladı. Korumalar beni de arkasından sürüklediler.
Konağın arka tarafında daha büyük bir konak vardı. İçeriye girdiğimizde gözlerim ağlamaktan öylesine acıyordu ki etrafı bulanık görüyordum. Küçük bir odaya girdik. İçeride sadece bir yatak ve dolap vardı. O sırada Aslan Ağa da içeriye girdi. Korumalar beni bırakıp hızla odadan çıktılar. Şimdi odada onunla baş başaydım.
“Babanın yerini söyleyene ya da ben onu bulana kadar buradasın!"
Titrek bir sesle cevap verdim. “Ama gerçekten bilmiyorum. Yemin ederim. Benim bir suçum yok! Ben masumum.”
Beni yerden kaldırıp sertçe duvara yasladı. Bedenini benimkine yasladığında nefesim kesildi. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Nefesimiz birbirine karışıyordu. Onun kokusu burnuma dolarken neden bu kadar yakında olduğunu sorguluyordum.
“Masum mu? Senin baban, benim babamı… bu toprakların ağasını öldürdü! Eninde sonunda konuşacaksın, Elfesya! Ya da babanı bulacağım! O zamana kadar buradasın!"
Gözleri bir an dudaklarıma kayınca bütün bedenim titremeye başladı. Nefes almakta zorlanıyordum. “Beni burada mı tutacaksınız? Daha kaç kere söyleyeceğim? Ben bir şey bilmiyorum. Babam nerede, gerçekten bilmiyorum…"
“Bilmiyorsun, öyle mi? Konuşmadıkça ve bana yalan söyledikçe burada daha fazla kalacaksın. Konuşmadıkça işin daha da zorlaşacak. Sen bilirsin!”