1. BÖLÜM: UYUŞMAYAN TEK YARA

1097 Words
"İnsan acıya alışmaz, sadece onunla yaşamayı öğrenir." Mesleğim gereği insanları uyuturum. Bir iğne, damardan yayılan soğuk bir sıvı ve ardından gelen o derin, rüyasız hiçlik. Acıyı durdurmanın, bilinci kapatmanın en bilimsel yoludur bu. Beş yıldır kendi üzerimde denemediğim yöntem kalmadı. Kalbimi dondurdum, anılarımı mühürledim, ruhuma lokal anestezi uyguladım. İşe yaradığını sanıyordum. Ta ki bu sabaha kadar. Aynadaki yansımama baktım. Üzerimdeki siyah elbise, ruhumun bir üniforması gibiydi. Simsiyah, mat ve ağır. Saçlarımı ensede sıkı bir topuz yapmıştım, tek bir telin bile özgür kalmasına tahammülüm yoktu bugün. Çünkü gevşersem, dağılırdım. Dağılırsam, beş yıl önce o mahalleden söküp attığım Ayza geri gelirdi. Ve ben o saf kızı bir daha görmek istemiyordum. Kapı tıklandı. Annem, Neriman Hanım, içeri girdiğinde odadaki hava bile ağırlaştı. Bakışları önce yüzümde, sonra parmağımdaki tektaşta gezindi. O yüzük... Yalçın’ın parmağıma taktığı o pırlanta, bana bir nişan yüzüğünden çok, abim Mert’in özgürlüğünün bedeli gibi geliyordu. "Hazır mısın?" dedi annem, sesi her zamanki gibi emredici ama dışarıya karşı 'şefkatli anne' tonundaydı. "Yalçın aşağıda bekliyor. Cenaze namazına geç kalmayalım. Milletin ağzına laf verme Ayza. Dik dur. Sancar gelmiş diyorlar, sakın ola..." İsmi duyduğum an, göğüs kafesimin altında bir kuş kanat çırpmaya başladı. Sancar. Beş yıldır bu ismi evde anmak yasaktı. Beş yıl önce beni o otel odasında başka bir kadınla aldattığını öğrendiğim gün, bu ismi kalbimden kazımıştım. Ya da ben öyle sanıyordum. "Merak etme anne," dedim, sesimdeki buzdan ben bile ürperdim. "Benim için ölen sadece Hasan Amca. Başka kimsenin yasını tutmuyorum." Yalan. Koca bir yalan. Aşağı indiğimde Yalçın, o gösterişli siyah arabasının kapısına yaslanmış telefonla konuşuyordu. Beni görünce konuşmasını yarıda kesti, o her zamanki 'mükemmel damat' gülümsemesini takındı. Yalçın yakışıklıydı, evet. Zengindi, güçlüydü. Ama gözlerinde, Sancar’ın o kömür karası bakışlarındaki derinlik yoktu. Yalçın’ın gözlerinde sadece hesap kitap vardı. "Hayatım," dedi elini uzatarak. Elimi tuttuğunda parmakları sıcak ama hissizdi. "Zor bir gün olacak. Ama ben yanındayım, biliyorsun." Arabaya bindiğimizde mahallenin o tanıdık sokaklarından geçmeye başladık. Her köşe başında bir anı pusu kurmuş bekliyordu. Şu köşe, Sancar’ın lisedeyken beni okul çıkışı beklediği yer. Şu duvar, üzerine adımızı kazıdığımız o eski çeşmenin yanı. Ve şu an... Şu an hepsi gri bir yağmurun altında ıslanıyordu. Camdan dışarı bakarken abim Mert’i gördüm. Köşe başında tekinsiz bir adamla konuşuyordu. Yalçın da aynadan onu görmüş olacak ki, dudağının kenarında o sinsi tebessüm belirdi. "Mert de toparlayamadı bir türlü," dedi Yalçın, direksiyonu hafifçe kırarken. "Ama merak etme, o iş bende. Senin hatırına o borçları hallediyorum. Sen yeter ki üzülme." Bu bir şefkat gösterisi değildi. Bu bir hatırlatmaydı: 'Abin benim sayemde dışarıda, sen de benim sayemde bu konfordasın. Bana borçlusun.' Midem bulandı. Camı hafifçe araladım. Yağmur kokusu içeri doldu. Toprak kokusu. Ölüm kokusu. Ve mazinin kokusu. Cami avlusu mahşer yeri gibiydi. Mahallenin eskileri, esnaflar, tanıdık yüzler... Herkes Hasan Amca’yı severdi. Arabadan indiğimizde Yalçın koluma girdi. Sahiplenici bir tavırla beni kendine çekti. Bu hareketi, beni korumak için değil, "O benim" demek için yapıyordu, biliyordum. Gözlerim kalabalığı taradı. Sancar’ın annesi Sultan Teyze bir sandalyeye çökmüş, sessizce ağıt yakıyordu. Yanında kız kardeşi Elif... Elif beni gördüğü an bakışları bir ok gibi saplandı göğsüme. Eskiden "Ayza abla" diye peşimde dolanan o kız çocuğu gitmiş, yerine gözleri nefretle bakan bir genç kadın gelmişti. Haklıydı belki de. Abisi gittiğinde onları yalnız bırakmıştım. Ama benim de kalbim kırılmıştı, kimse bunu görmüyordu. Ve sonra... Zaman durdu. Kalabalık ikiye ayrıldı. Yağmurun sesi kesildi. İnsanların uğultusu silindi. Sadece o kaldı. Caminin girişinde, tabutun başında duruyordu. Sancar. Beş yıl... Beş koca yıl bir insanı bu kadar mı değiştirirdi? O zayıf, delikanlı halleri gitmiş; yerine omuzları genişlemiş, duruşu çelikleşmiş bir adam gelmişti. Üzerindeki siyah kaban, geniş omuzlarını sarmıştı. Saçları asker tıraşı kadar kısa değildi ama nizamiydi. Yüzü... O yüz, benim ezberlediğim haritadan çok farklıydı artık. Sağ kaşının üzerinde ince, beyaz bir çizik vardı. Elmacık kemikleri daha belirgindi. Ama en korkuncu gözleriydi. Eskiden bana baktığında içinde orman yangınları çıkan o gözler, şimdi bir buz dağı kadar soğuktu. Hiçbir yere bakmıyor gibiydi ama her şeyi görüyordu. Yalçın’ın kolumu sıktığını hissettim. Refleks olarak o da gerilmişti. Sancar’ın döndüğünü biliyordu ama onu böyle, bu kadar heybetli görmeyi beklemiyordu. Sancar, taziye için sıraya girenlerle tokalaşıyordu. Başını hafifçe eğiyor, tek kelime etmiyor, sadece elini uzatıyordu. Sıra bize yaklaşıyordu. Kalbim boğazımda atıyordu. Kaçmak istedim. Arkamı dönüp gitmek, o hastane odasındaki steril dünyama dönmek istedim. Ama ayaklarım yere çivilenmişti. Önümüzdeki son kişi de çekildi. Ve Sancar başını kaldırdı. Kömür karası gözleri, benim bal rengi gözlerime değdi. O an, beş yıl önceki o otel odasının kapısı tekrar açıldı zihnimde. Onu yarı çıplak, o yatakta gördüğüm an... "Yapmadım" deyişi ama benim dinlemeyişim... "Defol git!" diye bağırışlarım... Gözlerini benden çekmedi. Ne bir nefret, ne bir sevgi, ne de bir özlem. Sadece tanıdık bir yabancıya bakar gibiydi. Bakışları yüzümden aşağı kaydı. Yalçın’ın koluna girmiş olan elime... Ve parmağımdaki o lanet olası pırlanta yüzüğe. Gözleri yüzükte bir saniye durakladı. Çenesindeki kasın seğirdiğini gördüm. O seğirme, o taşlaşmış heykelin içindeki tek yaşam belirtisiydi. Yalçın elini uzattı, sesi gereğinden fazla gür ve özgüvenliydi. "Başın sağ olsun Sancar. Mekanı cennet olsun." Sancar, Yalçın’ın eline baktı. Uzatılan eli havada bırakacak sandım. O birkaç saniyelik tereddüt, cami avlusundaki herkesin nefesini tutmasına yetti. Sonra ağır ağır elini uzattı. Yalçın’ın elini sıktı. Ama bu bir tokalaşma değil, bir güç denemesiydi. Yalçın’ın yüzündeki gülümsemenin hafifçe solduğunu, acıyla kasıldığını gördüm. Sonra Sancar bana döndü. Elini uzatmadı. Sadece başıyla hafif bir selam verdi. "Hoş geldin," diyebildim. Sesim fısıltı gibiydi. Kendi sesime yabancıydım. Sancar, gözlerimin en derinime, ruhumun o uyuşturduğum karanlık köşelerine baktı ve beş yıl sonra bana söylediği ilk kelimeler dudaklarından döküldü. Sesi, gecenin karanlığı kadar pürüzlü ve derindi. "Hiç gitmemiş gibi, değil mi Ayza? Bazı şeyler yerli yerinde duruyor. İhanet gibi." Nefesim kesildi. Bu bir saldırıydı. Bu, savaş ilanıydı. "Sancar..." diye atıldım, ne diyeceğimi bilemeden. Ama o çoktan arkasını dönmüştü. Tabutun altına girdi, babasını omuzladı. O, babasının cenazesini taşıyordu; ben ise yaşayan bir ölüyü, kendi kalbimi taşıyordum. Yağmur hızlandı. Yalçın şemsiyeyi açıp üzerime tuttu. "Gördün mü?" diye fısıldadı kulağıma, sesi zehirliydi. "Sana nasıl baktığını gördün mü? O adam hala tehlikeli Ayza. Uzak duracaksın." Yalçın haklıydı. Sancar tehlikeliydi. Ama tehlike, onun bana yapacaklarında değil, benim ona hala hissettiklerimdeydi. Çünkü o "İhanet gibi" derken, gözlerinde gördüğüm şey nefret değildi. O gözlerde, enkaz altında kalmış bir adamın yardım çığlığı vardı. Ve ben, o enkazın mimarı olduğumu iliklerime kadar hissettim. Cenaze arabası uzaklaşırken, abim Mert yanımıza geldi. Yüzü kireç gibiydi. "Ayza," dedi titreyen sesiyle. "Babam fenalaştı. Eve gitmemiz lazım." Kafamı çevirip son kez arkama baktım. Mezarlığın girişinde, o kalabalığın arasında Sancar tek başına duruyordu. Yağmur yağıyordu ama o ıslanmıyordu sanki. Gözleri üzerimdeydi. Telefonuma o an bir mesaj düştü. Numara kayıtlı değildi ama kim olduğunu bilmek için kahin olmaya gerek yoktu. "Yüzük parmağına yakışmış. Ama vicdanına büyük gelmiyor mu?" Telefonu avucumda sıktım. Anestezi etkisi geçiyordu. Acı, şimdi başlıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD