BÖLÜM 12 – Kalbin Terazisi

1850 Words
Öğle ezanına daha vardı ama köyün üstünde garip bir bekleyiş hâkimdi. Sanki herkes, ne olduğunu tam bilmeden, görünmez bir haberin gelmesini bekliyordu. Tavuklar avluda aynı yemleri gagalıyor, çocuklar aynı toprak yolda koşturuyor, keçiler aynı patikalarda dolaşıyordu ama havada, kelimelere dökülmemiş bir “karar” kokusu vardı. İmam, caminin arkasındaki küçük odada oturmuş, önündeki deftere kısa notlar düşüyordu. Bu defter, köyde kimin nikâhını kıydığını, kimin hangi tarihte toprağa verildiğini içerirdi. Sayfalar arasında gezinen parmaklarının ucuna takılan isimlerin çoğu, bir şekilde kan davası hikâyesine dokunuyordu. Ben bu deftere bir evlilik daha yazacağım belki. diye düşündü. Ama bu evlilik, gerçekten bir barışın adı mı olacak, yoksa yeni bir dramın başlangıcı mı? Kapının hafifçe tıklanması, düşüncelerini böldü. “Gir.” dedi. Kapı açıldı, içeri Zeynep girdi. Başında örtüsü, elinde küçük bir tepsi vardı. Tepside çay, iki ince belli bardak ve yanında birkaç hurma. “Elini öpeyim imam efendi.” dedi. “Yusuf Ağa, ‘İmam da bizim evde konuştu, camide de konuşsun.’ dedi. Dün gece pek uyumadı. Hem çayını iç, hem de Elif’i çağırdığını duydum… Kızın hâli gözümün önünden gitmiyor.” İmam, hafifçe tebessüm etti. “Allah razı olsun Zeynep bacı.” dedi. “Yusuf’un içindeki fırtınayı görüyorum. Senin de yükün az değil. Elif nerede?” “Evde.” dedi Zeynep. “Duyunca biraz ürktü. ‘İmam beni niye çağırıyor ki?’ dedi. Ben de, ‘Kızım, korkma.’ dedim ama… Yalan da söyleyemedim. Çünkü ben de gençken, imamın çağırdığı gün çok korkmuştum.” İmam, bu itirafı dikkatle dinledi. “Sen de böyle bir gün yaşadın yani…” Zeynep, kısa bir an yüzünü yere eğdi, eski bir hatırayı yoklar gibi oldu. “Yaşadım.” dedi. “Nikâhımdan önce… Bana hiç sormadıkları şeyi, imam efendi gözümün içine bakarak sormuştu: ‘Razı mısın?’ Ben de… babamın gözünü, annemin sessizliğini, töreyi düşündüm. Sonra ‘Rızam vardır.’ dedim. Belki yarısı korkuydu, yarısı teslimiyet… Şimdi sen aynı soruyu kızıma soracaksın diye içim titriyor.” İmam, başını hafifçe salladı. “Aradan yıllar geçmiş.” dedi. “Ama soru aynı, titreme aynı. Belki de artık bu titremenin adını değiştirmek gerek. Korku değil, hakikat titremesi olsun.” Sonra masanın üzerindeki boş sandalyeye baktı. “Elif’i gönder.” dedi. “Ama bil ki, burada söylediği her şey, Allah ile kendi arasında kalacak. Sen bile bilmek zorunda değilsin. Bu, onun hakkı.” Zeynep, bu sözü duyunca hem rahatladı hem tedirgin oldu. “İyi…” dedi. “Çağırayım.” Elif, caminin avlusuna adım attığında, içini garip bir serinlik kapladı. Çocukluğunda burada koşup oynamış, Ramazan gecelerinde kandillerin ışığıyla minareye bakakalmıştı. O zamanlar cami, sadece bir ibadet yeri değil, aynı zamanda huzur mekânı gibi gelirdi ona. Bugün ise cami, bir nevi mahkeme salonu gibi hissediliyordu. İmamı, arka odanın kapısında beklerken görünce, yutkundu. “Çağırmışsınız.” dedi, sesini olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. “Gel kızım.” dedi imam, yumuşak bir tonla. “Otur şöyle.” Elif, odanın kenarındaki taburenin ucuna ilişti. Ellerini kucağında kenetledi, başını hafifçe eğdi. Yine de gözleri, imamın yüzündeki çizgileri dikkatle inceliyordu. Bu adam, köyün en çok dua edeniydi belki ama bugün ondan dua değil, bir hüküm bekler gibi hissediyordu. “Adın?” diye sordu imam, sanki bilmiyormuş gibi. “Elif.” “Soyadın?” “Elif Yusuf kızı.” dedi. “Şimdilik böyle.” Bu “şimdilik” kelimesi, imamın gözünden kaçmadı. Dudaklarının kenarında hafif bir kıpırtı belirdi. “Güzel.” dedi. “Şimdi, Elif Yusuf kızı… Ben sana bazı sorular soracağım. Bunlar ne töre sorusu, ne de köyün dedikodusu. Bunlar, Rabb’in huzurunda, senin kalbini yoklayan sorular. Cevaplarını, öncelikle kendine vereceksin. Ben sadece duyan kişi olacağım. Anlaştık mı?” Elif, başını hafifçe salladı. “Anlaştık.” İmam, kısa bir süre sustu, kelimelerini tarttı. “İlk soru…” dedi. “Baran’la evlenmek istiyor musun?” Bu kadar direkt, bu kadar yalın bir soru beklemiyordu Elif. Sanki imam, içinden geçirdiği ama kendi kendine bile tam kuramadığı cümleyi bir anda gözlerinin önüne dökmüştü. Gözleri hafifçe büyüdü. Nefesi hızlandı. “Ben…” dedi, kelimeyi bulmaya çalışarak. “Bilmiyorum.” “Bilmiyorum, cevaptır.” dedi imam, yadırgamadan. “Kaçmadığın için iyi. Peki, şunu sorayım: Baran’la evlenmekten korkuyor musun?” Bu sefer cevap daha hızlı geldi. “Evet.” dedi Elif, gözlerini kaçırmadan. “Hem ondan korkuyorum, hem kendimden.” “Onun neden korkuyorsun?” “Beni anlamasından.” dedi. “Kalbimi görmesinden… Eğer beni anlarsa, saklanacak yerim kalmayacak. Bugüne kadar kimse beni gerçekten dinlemedi. İlk kez biri dinlerse, ben ne yaparım bilmiyorum.” “Peki kendinden neden korkuyorsun?” Elif derin bir nefes aldı. Cevabı ağır geliyordu ama saklayamazdı. “Bir gün onu sevmekten korkuyorum.” dedi. “Seversem, kendimi kaybederim diye korkuyorum. Ben daha kim olduğumu yeni yeni anlıyorum. Birini kalbime alırsam, beni tamamen yutar diye endişe ediyorum. Hem de… töre, sevgiyi suç saydığı için korkuyorum.” İmam, bu cümleyi duyduğunda, gözleri kısa bir an için kapanıp açıldı. “Sevgi suç değildir.” dedi. “Ama bu topraklarda, sevginin sonucu bazen günaha, bazen cinayete, bazen de büyük dramalara dönüşür. İnsanlar da sevgiyi değil, sonucunu suç sayarken, sevgiyi de içten içe boğarlar. Bunu biliyorum.” Sonra, asıl meseleye geldi: “Şimdi en zor kısmına gelelim, Elif Yusuf kızı. Sana bir soru daha soracağım. Düşünerek cevap ver. Bu nikâhı, sadece babanı üzmemek, töreye karşı gelmemek, aşiretin barışını sağlamak için kabul eder misin?” Bu soru, Elif’in boğazına düğümlenen, yıllardır içinden çıkamadığı düğümü yeniden görünür kıldı. Ben bugüne kadar hep bunu yaptım. diye düşündü. Babamın yüzünü kara çıkarmamak için, ‘Sen nasıl uygun görürsen.’ dedim… Gözleri doldu, ama ağlamamak için kendini zorladı. “Eskiden ederdim.” dedi, titrek ama kararlı bir sesle. “Eskiden, ‘Kaderim bu.’ deyip susardım. Ama… artık edemem. Sırf töre istiyor diye, sırf barış olsun diye, sırf insanlar ‘Yusuf Ağa barışı sağladı.’ desin diye, ben ömrümü hiç tanımadığım bir adamın koynuna bırakmak istemiyorum. Baran’ı tanımadan, kendimi tanımadan, ‘Evet.’ demek istemiyorum.” İmam, aldığı cevabı zihninde tarttı. Bu, açık bir “Hayır.” değildi; ama “Evet.” de değildi. Tam olarak kalbin terazisinin ortasında, sallanan bir cevap. “Peki,” dedi imam. “Ya tanırsan? Diyelim ki Baran’la konuştun, birkaç ay, birkaç yıl dirsek dirseğe yaşadın, aynı sofraya oturdun, aynı evin kokusunu soludun. O zaman da korkar mısın?” Elif, bu ihtimali hayal etmeye bile çekindi. Yine de dürüst oldu: “Belki o zaman daha çok korkarım.” dedi. “Çünkü o zaman, kaybedecek bir şeyim olur.” “İnsan,” dedi imam, hafifçe gülümseyerek. “Her zaman bir şey kaybetmekten korkar. Kimi özgürlüğünü, kimi sevdiğini, kimi itibarını, kimi de yüzünü… Sen hangisinden daha çok korkuyorsun?” Elif’in içinden cevap kelimesiz bir şekilde yükseldi: Hepsinden biraz… ama en çok kendimi kaybetmekten. Sessizce fısıldadı: “Ben, kendimi kaybetmekten korkuyorum.” İmam, başını salladı. “O hâlde,” dedi. “Sana bir şey söyleyeyim, Elif: Kendini kaybettiğin yerde zaten doğru nikâh olmaz. İki kişi birbirine ‘Evet.’ derken, kendi varlığını tamamen silerse, bu birliktelik değil, esaret olur. Ben bu esarete şahitlik etmek istemem.” Elif, bu sözleri duyunca şaşırdı. Bu kadar net bir cümleyi, bir imamdan duymayı beklemiyordu. Onun din adına, töreyi desteklemesini bekleyen çoktu; o ise tam tersine, denge arıyordu. “Peki…” dedi Elif, cesaret toplayarak. “O zaman bu nikâh hiç olmasın mı diyorsunuz?” İmam, hemen cevap vermedi. Pencereden sızan ışığa baktı, sonra Elif’e… “Ben demiyorum.” dedi. “Ben sadece şunu söylüyorum: Eğer bu nikâh, sadece töre ve barış için olacaksa, bu beni rahatsız eder. Ama eğer sen, zamanla da olsa, kendi rızanı koyacaksan ortaya… bu başka bir iştir. Ben senden tek bir şey istiyorum: Şimdi değil, o gün geldiğinde, ‘Evet.’ derken, içinden, ‘Ben istiyorum.’ diyebilecek misin? Bu ihtimal var mı sende?” Elif, bu soruyu bir süre içinden çevirdi. Ceviz ağacının gölgesinde Baran’la yaptığı konuşmaları hatırladı; onun dürüstlüğünü, Melis’i saklamayışını, kendi korkularını anlayışla dinleyişini… İçinden, zayıf ama varlığını hissettiren bir ihtimal yükseldi: Belki… “Şu an,” dedi yavaşça. “Böyle bir ‘evet’i söyleyemem. Ama bir gün, kendimi kandırmadan, gerçekten istemeye başlarsam… o gün ‘evet’ diyebilirim. Bugün için tek söyleyebileceğim bu: İhtimal var. Zor, ama var.” İmam, yüzünde hafif bir rahatlama ifadesiyle başını salladı. “İşte işittiğim cümle bu.” dedi. “İhtimal… Kalbin terazisi tamamen bir tarafa düşmemiş. Ne ‘Asla.’ diyorsun, ne ‘Şimdi hemen.’ Diyorsun. Bu, töre için yeterli değil ama benim için üzerinde düşünülebilir bir hâl. Yine de… son bir soru soracağım sana.” Elif, “Bu da nereden çıktı?” der gibi baktı. “Demir…” dedi imam. “Onunla ilgili ne hissediyorsun?” Bu soru, Elif’in dengesini bozdu. Demir’in adı, çoğu zaman arkasından fısıltıyla anılırdı. O, hep “koruyan”, “kol kanat geren”, “dağın delikanlısı”ydı. Ama onu kalp terazisine koymak, bugüne kadar aklına gelmemişti. Kaşları hafifçe çatıldı. “Demir…” diye tekrarladı. “O, çocukluğumun gölgesi. Beni çok kez korudu, suya düştüğümde kaldırdı, düştüğümde dizimi sardı. Ama…” Gözlerinde bir netlik belirdi. “Ama hiç sormadı bana, ‘Ne istiyorsun?’ diye. Hep benim adıma karar vermek istedi. Onun yanında… güven de hissediyorum, baskı da. Onu, bir sevgili gibi düşünemedim hiç. Düşünmem de doğru olmaz gibi geliyor.” İmam, başını eğdi. “Çünkü kalbin ona o gözle bakmamış.” dedi. “Bu da bir cevap. İnsan, sevgiyle minneti karıştırdığı zaman kendine ihanet eder. Sen şu an, minnetle sevgiyi ayırt etmeye başlamışsın. Bu iyi.” Sonra Elif’in gözlerinin içine baktı. “Peki, sana şunu desem: ‘Bu nikâhı hemen kıymayalım. Söz gününe kadar, sen de Baran da kalbinize kulak verin. Ben, en ufak bir zorlamayı hissedersem, töreye rağmen bu nikâha şahitlik etmeyeceğim.’ Ne hissedersin?” Elif’in içinden yükselen ilk duygu, tuhaf bir ferahlık oldu. Göğsünün tam ortasındaki düğüm, biraz gevşedi sanki. “İlk defa…” dedi, gözleri dolu dolu. “İlk defa biri, ‘Dayanamayacağın yükü omzuna koymayacağım.’ diyor bana. Bu bana… nefes gibi geldi.” İmam, gülümsedi. “Benim işim,” dedi. “İnsanların nefesini kesmek değil, nefes alabileceği bir yol açmak. Ama unutma: Bu açılan yol, seni tamamen özgür kılmayacak belki. Töre, baban, aşiret… hepsi hâlâ orada. Ama en azından şunu bil: Allah, kulunun kalbini bilirken, kulun kalbini hiç hesaba katmayan töreyi sevmez.” Bu cümle, Elif’in iç dünyasında yankılandı. Allah, kalbimi biliyor. Cami odasından çıktığında, yüzüne vuran rüzgârı daha farklı hissetti. Sanki hava biraz daha genişlemiş, gökyüzü biraz daha açılmıştı. Yine de, avlunun bir köşesinde, Demir’in kendisini izlediğini fark edince, bu ferahlığın bir kısmı gölgede kaldı. Demir, cami duvarına yaslanmış, elleri ceplerinde, gözleri Elif’teydi. İmamla konuşmasından çıktığını biliyordu. “Ne dedi?” diye sormadı. “Ne karar alındı?” diye de. Sadece, gözlerindeki ifadeyle sordu: Sen kimin yanındasın Elif? Töreyle mi, Baran’la mı, benimle mi, kendinle mi? Elif, o bakıştan kaçmadı. İlk kez, içinden geçenleri saklamadan baktı ona. Ben, önce kendimin yanındayım. diye düşündü. Bu, kimine ihanet gibi gelecek. Ama ihanetin en büyüğü, insanın kendine ettiği olandır. Gözleriyle söyleyemedi, ama yüreğinde şu cümle artık netti: “Bu defa benim kalbimin de sözü olacak.” İmam, caminin kapısında durup ikisine de kısa bir süre baktı. İkisi de, birbirine bakarken farklı dünyaların hesabını yapıyordu. Bir tarafta Demir’in gölgesi, diğer tarafta Baran’ın ikilemi, ortada Elif’in kalbi… Kalbin terazisi, ilk kez bu kadar ciddiyetle tartıya çıkmıştı. Ve bu teraziden çıkacak sonuç, sadece bir aşkın değil; bir ihanetin, bir töre hesaplaşmasının ve belki de bir cinayetin yolunu belirleyecekti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD