İkindi güneşi dağın arkasına doğru eğilmeye başlamıştı ki, köyün tek minibüsü avlunun önünde durdu. Toz, tekerlerin ardından havalanıp ağır ağır yere çökerken, motorun sesi hâlâ kulaklarda uğulduyordu.
Baran, kapının eşiğinde durdu, uzaktan minibüse baktı. Elinde küçük bir çanta vardı. Şehirden gelirken getirdiği, birkaç gömlek, birkaç dosya, biraz da geçmiş…
Şimdi aynı minibüsle, çok kısa süreliğine de olsa, şehre geri dönecekti.
Hacı Yusuf, avlunun ortasındaki taburenin üzerinde oturmuş, bastonuna yaslanıyordu. Yüzünde anlaşılması zor bir ifade vardı; kızgınlık değil, ama tamamen rıza da değildi. İçinde, “Oğlun gözünün önünden gitmesin.” diyen baba sesiyle, “Gitmesi gerekiyorsa, bırak.” diyen yorgun bir iç ses kavga ediyordu.
“Bu gidiş şart mıydı?” diye sordu, gözlerini Baran’dan ayırmadan.
“Şart.” dedi Baran. “İmam efendinin söylediklerinden sonra, kendi içimde yarım bıraktığım bir hesap var. Şehirde bir evim, bir odam, bir masam, bir de yarım kalmış cümlelerim var. Onları kapatmadan burada vereceğim hiçbir kararın sağlam olmayacağını biliyorum.”
“Şehirdeki kız…” dedi Yusuf, saklamaya gerek duymadan. “Melis.”
Baran kısa bir tereddütten sonra başını salladı. “Evet.” dedi. “Ona gerçeği borçluyum. Burada ne olduğuna dair yarım yamalak cümleler değil, açık sözler söylemem lazım. Aksi hâlde, ne Elif’e ne kendime doğru dürüst bakamam.”
Yusuf, bastonunu yere vurdu, çıkarabileceği en hafif tok sesi çıkardı. “Sen gideceksin, bu köy kalacak.” dedi. “Dağ yerinde duracak, töre yerinde duracak. Ama şehir, insanın kafasını karıştırır. Oraya gidip de ‘Ben bu dağa dönmem.’ dersen Baran…”
Baran, babasının sözünü usulca kesti: “Dönmesem, zaten çoktan dönmezdim baba.” dedi. “Onca yıl okudum, meslek sahibi oldum, kendi hayatımı kurdum. Ama bir telefonla bu dağa geldim. Bu, sadece töre korkusundan değil. Ben bu toprağın hesabını vermeye mecbur hissediyorum kendimi. Şimdi gidiyorsam, kaçmak için değil; yüzleşmek için gidiyorum. Aradaki farkı gör.”
Yusuf, bu ayrımı zihninde tartmaya çalıştı. Yüzleşmek ile kaçmak… İkisinin ilk adımları çoğu zaman birbirine benzerdi.
“Ne kadar kalacaksın?” dedi, bu sefer daha yumuşak bir sesle.
“Bir gece, belki iki.” dedi Baran. “Evimi toparlayacağım, dosyalarımı alacağım, Melis’le konuşacağım. Sonra… geri döneceğim.”
Geri döneceğim. Cümlenin içinde açık bir söz vardı. Yusuf, bu sözü tutup iç cebine koyar gibi yaptı.
“İyi.” dedi. “O zaman bil ki, döndüğünde seni sadece ben değil, imam da bekliyor olacak. O soru yine önüne gelecek: ‘Kalbinle mi, sadece dilinle mi ‘Evet’ diyorsun?’”
Baran başını salladı. “Biliyorum.” dedi. “Bu soruyu o sormasa da, ben kendime soracağım.”
Minibüsün şoförü, sabırsızca korna çaldı. “Gelecek misin abi?” diye seslendi. “Şehir yolu beklemez.”
Baran, çantasını omzuna attı. Avludan çıkarken, gözleri bir an ceviz ağacını aradı. Gölgenin bir ucunda Elif’in siluetini görür müyüm diye düşündü; ama avlu sakindi. Elif görünürde yoktu.
Belki de iyi oldu. diye düşündü. Giderken bir vedaya hazır değil bu hikâye.
Minibüse binerken, uzaktan bir çift göz onu izliyordu: Demir. Evin karşısındaki taş duvarın üzerinde, sigarasını dudağının kenarında unutarak, Baran’ın her adımını dikkatle takip ediyordu.
“Şehre gidiyor…” diye mırıldandı kendi kendine. “Kapanmamış bir deftere geri dönüyor demek.”
İçinde kıskançlığın, güvensizliğin ve öfkenin karışımı bir duygu dalgalandı. Elif burada, o şehirdeki kızın yanına gidiyor. Sonra dönüp ‘Barış nikâhına hazırım.’ diyecek öyle mi?
Tüfeği bu defa yanında değildi ama zihninin bir köşesinde, her zaman yüklüydü.
Şehir, Baran’ı her zamanki gibi gürültüsüyle karşıladı. Minibüsten inip ana caddeye adımını attığında, köyün sessiz taşlarını, dağın ağır duruşunu, ceviz ağacının gölgesini, kuyu başında fısıldaşan kadın seslerini bir anlık unutur gibi oldu.
Lakin unutmak, sadece bir reflekti. Gerçek, ardında duruyordu.
Evinin kapısını açtığında, içeri eski bir hayatın kokusu yayıldı. Yarım bırakılmış kahve kupaları, masanın üzerinde yığılı dosyalar, sandalyenin arkasına atılmış bir ceket, raflarda dizili kitaplar… Bunların çoğunda Melis’in izi vardı.
“Geliyorum.” diye haber vermemişti. Kapıyı açtığında içeride kimse yok sandı önce. Ama salonun ortasında, pencerenin kenarındaki koltukta oturan birini görünce, durdu.
Melis oradaydı. Sanki hiç kalkmamış, sadece durmuş beklemiş gibi.
Gözlerinin altında hafif mor halkalar vardı. Saçları dağınık değil ama özenle toplanmamıştı. Bir insanın “beklerken yorulduğunu” ele veren detaylar…
“Geldin.” dedi, ne şaşkın ne de tamamen sakin bir sesle. Sanki onun gelişini önceden biliyormuş gibiydi.
Baran, kapının eşiğinde kaldı bir an. “Sana haber vermemiştim.” dedi. “Burada olacağını düşünmemiştim.”
Melis, dudaklarının kenarında hüzünlü bir tebessümle başını eğdi. “Sen haber vermezsin.” dedi. “Ama bazı gelişler, haber verilmese de bellidir. Sen o köye giderken, bir gün geri gelip hesaplaşacağını biliyordum. Gelişini değil ama dönüşünü bekledim.”
Baran çantasını bıraktı, salona geçti. İkisinin arasında ince ama ağır bir sessizlik asılı kaldı. Bu sessizlik, köydeki sessizliğe benzemiyordu; burada duvarlar her fısıltıyı geri yansıtır, insanın içine çarpardı.
“Melis…” diye başladı, doğru kelimeyi bulmaya çalışarak. “Ben—”
Melis, elini kaldırdı, onu durdurdu. “Önce ben konuşayım.” dedi. “Sen hep başkalarının sözünü dinleyen, sonra konuşan adamsın. Bu kez ben başlamasam, söyleyeceğin her cümlenin içinde kendimi yarım hissedeceğim.”
Baran sustu. Buna hakkı vardı.
Melis derin bir nefes aldı. “Sen köye döndüğünden beri, her gün kendime şunu sordum: Ben, senin hikâyende kimim? Bir dipnot mu, bir önceki bölüm mü, yoksa henüz yazılmamış bir sayfa mı? Gelen mesajlarından, arada attığın ‘İyiyim.’ cümlelerinden, arkasını getirmediğin noktalardan… şunu anladım: Senin hayatın ikiye bölündü Baran. Bir yanında dağ, töre, Elif… Diğer yanında şehir, dava dosyaları, ben…”
Gözleri doldu ama sesi titremedi. “Bir adam, iki hayatı birden taşıyabilir. Bunu yaptın sen. Ama bir adam, iki kalbi aynı anda taşıyamaz. Bunu yapmaya kalkarsan, en masum olanı paramparça edersin. Bazen bu sen olursun, bazen karşındaki… Bazen de ikiniz birden.”
Baran, ona doğru bir adım attı. “Haklısın.” dedi, bu itirafı saklamadan. “Ben seni de bu köyü de aynı anda kurtarabileceğimi sandım bir ara. ‘Hem Melis’le kalırım, hem oranın yükünü taşırım.’ dedim. Sonra köye geldim, Elif’in gözlerinin içine baktım… Ceviz ağacının altında bize bakmadan yere konuşan bir kız gördüm. Onun da bir kalbi olduğunu anladım. O an fark ettim: Ben kimseyi kurtarmaya çalışmamalıyım. Önce kendimle yüzleşmeliyim.”
Melis, acı bir tebessümle başını salladı. “Ceviz ağacı…” dedi. “Burada beton binalar arasında senin kelimelerin ağaçlandı, orada gerçekten ağaç var demek. Sen bana hep, ‘Bu ülkede töre, kan davası, kadınların seçimsizliği… bunlar üzerine tez yazacağım.’ derdin. Şimdi tezin, kendi hayatında karşına çıktı. Kâğıttaki cümleler, ete kemiğe büründü.”
“Ben…” dedi Baran, kelimeleri toparlayamayarak. “Ben senden bir şey isteyemem artık. ‘Beni bekle.’ diyemem. ‘Beni unut.’ da diyemem. Senin kalbine karışmaya hakkım yok. Tek yapabileceğim şey, sana gerçeği söylemek.”
Melis, bakışlarını ondan ayırmadı. “Söyle o zaman.” dedi. “Gerçek ne? Elif’i sevdin mi?”
Bu soru, Baran’ın boğazını sıkıştırdı. Daha kendine bile sormaktan çekindiği bir şeyi, şimdi gözlerinin içine bakarak soruyordu Melis.
“Hayır.” dedi, dürüstlüğü seçerek. “Sevdiğimi söyleyemem. Daha onu tanımadan, ‘Sevdim.’ dersem yalan olur. Ama sevmeyeceğimi de söyleyemem. Ondan korkuyorum. Çünkü onu tanıdıkça, içimde bir şeylerin yer değiştirebileceğini hissediyorum. Bu da sana ihanet gibi geliyor bana.”
Melis, çok kısa bir an için gözlerini yumdu. Sanki o tek saniyede, yıllarca kurdukları anıları zihninde baştan sona hızlı bir şekilde izledi.
“Demek,” dedi, “ihtimal var.”
Baran sessizce başını salladı. “Evet.” dedi. “İhtimal var. Bu ihtimal yüzünden, ne sana ‘Sonuna kadar seninleyim.’ diyebiliyorum, ne ona ‘Hiç umutlanma.’ Ben ikinizin arasında kalmış değilim aslında; kendi vicdanımla, töreyle ve kalbimle aradayım.”
Melis’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Çabucak sildi. “Biliyor musun Baran,” dedi, “ihanet bazen ‘aldatmak’ değildir. Bazen, birini muallakta bırakmaktır. Net bir ‘bitti’ demeden onu bekletmektir. Onun hayatını, senin belirsizliğine bağlamaktır. Bana en ağır gelen şey, bu. Sen beni aldatmadın. Ama beni beklettin. Bu da bir tür ihanettir.”
Baran, tüm çıplaklığıyla bu cümleyi kabul etti. “Haklısın.” dedi. “Bunu yapmaya hakkım yok. O yüzden buradayım zaten. Bugün, bunun son bulması gerekiyor.”
Melis’in yüzünde bir şeyler kırıldı, ama tamamen yıkılmadı. “Şimdi soruyorum.” dedi, sesinin en net hâliyle. “Benimle bir gelecek ihtimalini gerçekten bırakmaya hazır mısın? Şartlar düzelirse, töre gevşerse, baban razı olsa bile… ‘Belki bir gün dönerim.’ diye bir kapı bırakmadan, bu ihtimali kapatmaya hazır mısın?”
Baran, cevabı içinde çoktan biliyordu ama ağzından dökülmesi biraz zaman aldı.
“Evet.” dedi sonunda, zor ama kesin bir tonla. “Bunu söylemek, kalbimin bir parçasını koparıyor gibi geliyor. Ama evet… Hazırım. Çünkü iki ihtimali bir arada taşımaya devam edersem, hem seni hem kendimi hem de Elif’i mahvedeceğim.”
Melis, gözyaşlarını tutamadı bu kez. “O zaman,” dedi, sesi titrerken. “Ben de sana bir şey söyleyeyim: Seni sevmeyi bırakmaya hazır değilim henüz. Ama seni beklemeyi bırakmaya hazırım. Aradaki farkı sen de gör.”
Bu cümle, Baran’ın içine işledi. Seni sevmeyi bırakmak… seni beklemeyi bırakmak… İki farklı vedaydı bunlar.
Melis, ayağa kalktı, pencereye yürüdü. “Sen,” dedi, dışarıdaki kalabalığa bakarken. “Bu evden çıkıp köye döndüğünde, benimle birlikte yaşadığın hayatı bir çerçeve gibi duvara asacaksın. Arada dönüp bakacaksın belki, ‘Biz böyleydik.’ diyeceksin. Ben ise, o çerçeveyi duvara asmadan, bir çekmeceye koyup ara sıra açacağım. Aramızdaki fark bu olacak. Ama şunu bil: Bu hikâyede seni düşman bellemedim. Seni korkak da görmedim. Sadece… insan gördüm. Eksikleriyle, yarımlarıyla…”
Sonra döndü, gözlerinin tam içine baktı:
“Git Baran.” dedi. “Git ve neyi seçersen seç, ardına bakmadan seç. Elif’i de beni de yarım bırakma. Eğer onunla evleneceksen, beni kalbinde tamamen defnet. Eğer bu düğümü çözemeyeceksen, o nikâh masasına oturma. Ama kim olursan ol, dürüst ol. Kendine, bana, ona… Hepimize.”
Baran, boğazı düğümlenmiş hâlde başını eğdi. “Teşekkür ederim.” dedi. “Beni sevdiğin için değil sadece… Beni, olduğum gibi görmeye çalıştığın için.”
Melis, acı ama kabulleniş dolu bir gülümsemeyle cevap verdi: “Bundan sonra adın nerede geçerse geçsin, şunu unutma: Senin adın bende sadece ‘Baran’ olarak kalmayacak. Aynı zamanda ‘Seçemeyenlerin hikâyesi’ olarak da kalacak. Umarım bir gün, seçtiğin yolda huzur bulursun. Benim payıma düşen huzur neyse, onu da zaman getirir.”
Baran, birkaç adım geri çekildi, kapıya yöneldi. Evin eşiğinde son kez arkasına döndü; Melis’i, pencerenin yanında, silueti gün ışığına karışmış hâlde gördü.
Bu, bir devrin kapanışı. diye düşündü. Bir aşkın vedası, başka bir ihtimalin doğumu…
Kapıyı kapattığında, içerideki geçmişle arasına ince ama kesin bir çizgi çekmiş oldu.
Köye dönen minibüs, akşamüstü dağın eteklerine tırmanırken, içinde artık daha ağır bir Baran taşıyordu. Fakat o minibüsün köye girdiğini görenlerin zihninde, bambaşka cümleler kurulacaktı:
“Şehre gitti, bir kadınla görüldü.” “Eski sevdalısı varmış…” “Şimdi dönmüş, bizim kızla nikâh masasına oturacakmış…”
Demir, minibüs köy meydanında durduğunda, uzaktan onları izledi. Baran’ın yüzünde, sadece yorgunluk değil, derin bir vedanın izi vardı. Ama gören göz, bunu “ihanetin gölgesi” diye okuyacaktı çoğu zaman.
İhanet… Bu kelime, köyün üstünde görünmeden dolaşmaya başlamıştı bile.
Ve kimse farkında değildi ama, şehirde edilen bu veda, dağda işlenecek bir günahın ilk fitilini ateşlemişti.