Minibüs köy meydanında durduğunda, akşam neredeyse köyün tepesine oturmuştu. Dağın üstü morumsu bir gölgeye bürünmüş, gökyüzü turuncudan laciverte dönmeye başlamıştı.
Baran, minibüsten indiğinde ayağının altındaki toprağı garip bir tanışıklıkla hissetti. Şehirdeki asfaltın sertliği gitmiş, yeniden taşın, tozun, toprağın kokusuyla baş başaydı.
Meydandaki kahvenin önünde oturan birkaç adam, başlarını çevirip ona baktı. Bakışların bazıları meraklı, bazıları ölçüp biçen, bazıları da “Döndü demek.” der gibiydi.
Kahveci Hasan, elindeki bardağı silerken Demir’e doğru eğildi: “Geldi seninki.” dedi alayla karışık bir tonla. “Şehirden taze döndü.”
Demir, sigarasını dudağının kenarına sıkıştırmış, gözlerini Baran’a dikmişti. “Seninki” lafı hoşuna gitmemişti ama ses etmedi. Baran’ın adımlarını, yüzündeki ifadeyi, gözlerinin nereye baktığını ince ince izledi.
Baran, meydandan geçerken başıyla hafif bir selam verdi. “Selamünaleyküm.”
Kahvedekiler, dağılmış bir koro gibi cevapladılar: “Aleykümselam.”
Demir, yerinden kalkmadı. Ama Baran’ın selamını boşta bırakmadı: “Yolun açık olsun mu diyelim, hoş geldin mi?” dedi, ince bir tebessümle. “Şehir sana ne dedi?”
Bu soru, kahvenin önünde küçük bir sessizlik yarattı. Herkes, çayını yudumlar gibi görünse de kulakları Demir ile Baran’ın arasındaydı.
Baran, durdu. Demir’in gözlerinde dalga geçen alayı, arkasında saklanan öfkeyi gördü. İkisinin arasında görünmez bir çizgi beliriverdi.
“Şehir bir şey demedi.” dedi Baran, sakin ama net bir sesle. “Ben şehre bir şey söyledim. Kapıyı kapattım.”
Hasan dayanamadı: “Ne kapısı bu?” diye sordu. “Ev kapısı mı, gönül kapısı mı?”
Baran kısa bir an Hasan’a baktı, sonra gözlerini Demir’den ayırmadan cevap verdi: “İkisi de.” dedi. “Evimde bıraktığım her şeyi toparladım. Gönlümde birini bekleten kapıyı da kapattım. Buraya, yarım kalmış hiçbir şey taşımamaya çalışıyorum.”
Demir’in dudaklarının kenarı bir an seğirdi. “Yarım bırakmadığın bir tek yer kalıyor o zaman.” dedi. “Burası… Dağ, köy, Elif.”
Elif’in adının bu kadar rahat, bu kadar meydanda söylenmesi Baran’ın içine tuhaf bir tedirginlik verdi. Bu topraklarda bir kadının adı, erkeklerin cümlelerinde fazla rahat gezmemeliydi.
“Hiçbirinizin adına konuşamam.” dedi Baran, kahvenin önünde dikilirken. “Ama kendi adıma şunu söyleyebilirim: Buraya iki yüzle gelmedim. Geçmişimi kapatmadan bu dağın önünde duramazdım. Şimdi… hem kendimi hem Elif’i hem de sizi aldatmamak için geldim.”
Demir, ayağa kalktı. Aralarındaki mesafeyi tamamen kapatmadı ama yakınlaştı. Göz göze geldiklerinde, kahvedeki mırıldanmalar iyice kısıldı.
“Benim derdim,” dedi Demir, kısık bir sesle. “Aldatman değil. Zaten şehirdeki kızla ne yaşadıysan yaşadın, bana hesabını vermezsin. Benim derdim, buraya dönüp de ‘Artık hazırım.’ demen. Sanki köy de, Elif de, biz de seni bekleyen birer durakmışız gibi…”
Baran, bu cümledeki kibri değil, kırgınlığı duydu. “Hazırım demiyorum Demir.” dedi. “Sadece kaçmayacağım diyorum. Buradaki sorumluluğumu, Elif’in rızasını, törenin yükünü görmezden gelmeyeceğim. Ne olacağını birlikte göreceğiz.”
Demir, başını hafifçe yana eğdi. “Birlikte mi?” diye sordu. “Bak sen… Ne çok ‘birlikte’ diyen var bu köyde. Töre ‘birlikte yaşayacaksınız.’ diyor, imam ‘birlikte karar verin.’ diyor, sen ‘Birlikte göreceğiz.’ diyorsun. Arada bir tek Elif, ‘Ben ne istiyorum?’ diye soruyor.”
Bu söz, Baran’ın kalbine saplandı. Çünkü Demir’in bu cümlesi, ona karşı olsa da yanlış değildi.
“İşte tam da bu yüzden buradayım.” dedi Baran. “Elif’in ne istediğini, gerçekten duyabileceğimiz bir yol var mı, onu bulmak için.”
Kahveci Hasan araya girdi, daha fazla hararet olmasından çekinerek: “Tamam tamam…” dedi. “İki medeni adam gibi konuşuyorsunuz da, bu konuşmalar dağın diline fazla gelir. Hadi sen babanın evine geç Baran, Demir sen de akşam ava gidecektin, git hazırlan.”
Demir, Baran’a son bir bakış attı. O bakışta açık bir meydan okuma yoktu; ama içten içe yanan bir şeylerin işareti vardı.
“Hoş geldin.” dedi sonunda, kuru bir tonda. “Dağ sabaha kadar yerinde durur ama kalpler durmaz. Bakalım kiminki ne tarafa kayacak.”
Arkasını dönüp kahveye geri girdi. Baran, bu sözün bıraktığı gölgeyi omzunda hissetti. Ama yapacak başka bir şeyi yoktu. Çantasını daha sıkı kavrayıp, babasının evine doğru yürüdü.
Avluya girdiğinde, ceviz ağacının gölgesi çoktan uzamış, yer yer avlunun taşlarına karışmıştı. Gövdeye bakınca, Elif’in o taş sırada oturduğu an gözünün önüne geldi. İçinde bir yer sızladı.
Kapı açıldı, Zeynep göründü. Yüzünde hem yorgunluk hem de belli belirsiz bir merak vardı.
“Gel oğlum.” dedi. “Baban içeride. Senin gelişini duyar duymaz imam efendiyi de çağırttı.”
Baran’ın içine bir ağırlık oturdu. Demek imtihan ikinci perdeyle devam ediyor.
Evin büyük odasına girdiğinde, Hacı Yusuf’u sedirin köşesinde, imamı da onun biraz ilerisinde otururken buldu. Oda, konuşulmamış cümlelerle dolu gibiydi.
“Hoş geldin.” dedi imam, hafifçe gülümseyerek. “Şehir yolunu çabuk bitirdin.”
“Bitirmem gereken şeyler vardı.” dedi Baran. “Bitirdim.”
Yusuf, oğlunun yüzüne baktı. Melis’in adını ağzına almadılar ama ikisinin de gözünde o isim dolaştı.
“Ne yaptın?” diye sordu Yusuf, susturamadığı bir babalık merakıyla. “Şehirdeki defteri kapattın mı?”
Baran, babasının gözlerinden kaçmadı. “Kapattım.” dedi. “Melis’le konuştum. Ona açıkça söyledim: İki hayatı birden taşıyamam. Ondan beni beklememesini istedim. Kapıyı açık bırakmadım. Ne kendime, ne ona, ne de buraya.”
İmam, bu cümleyi dikkatle dinledi. “Peki…” dedi. “Kalbinde ne kaldı?”
Bu soru, Yusuf’un kaşlarını hafifçe çatmasına sebep oldu: “İmam efendi, daha dün kızdan kalbin hesabını sordun şimdi de oğlana. Bu kalp meselesi senin diline çok yerleşti.”
İmam, sakinliğini bozmadı. “Rızanın yerini arıyorum Yusuf.” dedi. “Kalbin neredeyse rıza oradadır. Rıza yoksa nikâh, töreyi memnun eder ama Allah’ı etmez.”
Sonra tekrar Baran’a döndü: “Melis’i sevmeyi bıraktın mı?” diye sormadı. Onun yerine, daha farklı bir yerden yaklaştı: “Melis’i bekletmeyi bıraktın mı?”
Baran, bu ayrımın farkındaydı zaten. Şehirde duymuştu o cümleyi Melis’ten.
“Evet.” dedi. “Onu bekletmeyi bıraktım. O, sevmeyi bırakmaya hazır olmadığını söyledi. Ama benim hayatımın orta yerinde durmayı kabul etmedi. Bu, onun kararı. Benim payıma düşen, artık bu köyden vereceğim kararı ona bağlamamak.”
Yusuf, anlamaya çalışıyordu. “Yani…” dedi. “Şehirden bir ‘evet’ ya da ‘hayır’ beklemiyorsun artık.”
“Hayır.” dedi Baran. “Bu toprağın kararı burada verilecek. Ben şehirle değil, kendimle ve burayla hesaplaşacağım.”
İmam, hafifçe başını salladı. “Güzel.” dedi. “Şimdi ikinci kısım başlıyor. Elif’le ilgili mesele…”
Baran’ın içi bir anda gerildi.
“Onunla ceviz dibinde konuştun.” diye devam etti imam. “Ben de ayrı ayrı konuştuğumda şunu gördüm: Elif, şu an için kesin bir ‘evet’ diyemiyor. Ama kesin bir ‘hayır’ da diyemiyor. Kalbinde ihtimal var; hem korku, hem merak, hem de bir parça umut taşıyor. Kalbin terazisi ortada sallanıyor.”
Yusuf sabırsızlandı. “Ortada sallanan terazi…” dedi. “Ne demek şimdi bu? Biz ya ‘olur’ deriz ya ‘olmaz’ deriz. Bu nedir böyle?”
İmam, Yusuf’un gözlerinin içine bakarak konuştu: “Bu, senin yetiştirdiğin kızın gerçeği. Yıllardır onun adına sen konuştun. Şimdi ilk defa, ‘Ben de varım.’ diyor. Biz, bu sesi duymazdan gelirsek, töreyi memnun ederiz ama o kızın kalbini kırarız. Kalbi kırılan bir evlilikten hayır gelmez. Hem dünyada, hem ahirette.”
Baran, sessizce dinliyordu. Kendisinden ziyade Elif’in cümlelerinin konuşulması, ona tuhaf bir rahatlık veriyordu. Çünkü bu mesele, sadece onun değil, ikisinin ortak meselesiydi.
“Baran.” dedi imam. “Sana net soruyorum: Elif bugün çıksa, ‘Ben kendimi hazır hissetmiyorum, biraz daha zamana ihtiyacım var.’ dese, sen töreyi, babanı, aşireti karşına alma pahasına, bu nikâhı ertelemeyi göze alır mısın?”
Oda bir anda sessizleşti. Bu, kolay bir soru değildi. Çünkü cevabı sadece Baran’ı değil, evdeki herkesin kaderini etkilerdi.
Baran, gözlerini yere indirdi, sonra tekrar kaldırdı. “Evet.” dedi, duraksamadan. “Göze alırım. Çünkü o masaya oturduğunda, gözlerinde zorlanmışlık görürsem, ömrüm boyunca kendime bakamam. Ben törenin yükünü taşırım ama Elif’in 'hayır'ını bastırmanın yükünü taşıyamam.”
Yusuf’un yüzü bir anda gerildi. “Sen ne diyorsun Baran?” dedi, bastırmaya çalıştığı bir öfkeyle. “Onca yıl kan davası, barış masaları, şunun bunun dili… Şimdi çıkıp da, ‘Kızım istemezse nikâhı ertelerim.’ mi diyorsun? Bu, bütün aşiretin önünde benim sözümü küçültmek değil mi?”
Baran, babasının gözlerindeki o eski sertliği gördü. Ama bu kez geri adım atmadı.
“Baba.” dedi, sakince. “Ben senin sözünü küçültmek istemiyorum. Tam aksine, büyütmek istiyorum. ‘Yusuf Ağa, kızının rızasını almadan nikâh kıydırmadı.’ desinler. ‘Barışı kanla değil, kalple yaptı.’ desinler. Bu, seni küçültmez. Senin yıllardır taşıdığın yükü hafifletir.”
Yusuf, ilk kez bu cümleyi bu açıdan düşünmeye zorlandı. İmam ise, Baran’ın bu cesaretinden içten içe memnundu.
“Bak Yusuf.” dedi imam. “Oğlun, senin adını kötüye çıkaracak bir şey söylemiyor. Aksine, törenin içindeki zulmü hafifletmenin peşinde. Sen yıllar önce, gençliğinde vermediğin kararın bedelini hâlâ taşıyorsun. Bari çocukların aynı yükü omuzlamasın.”
Yusuf, uzun bir iç çekti. Tespihini eline alıp hızlıca çevirmeye başladı.
“Peki…” dedi sonunda. “Ya bu arada töre sabretmezse? Ya kanı durdurmak için bekleyenler, ‘Yusuf Ağa oyalanıyor.’ derse? Ya biri bir anlık öfkeyle tetiği çekerse?”
İmam, bu sorunun ağırlığını biliyordu. “Ben o riskin farkındayım.” dedi. “Sen de, Baran da, Elif de… Hepimiz farkındayız. Ama şunu da bil: Zorla verilmiş bir nikâhın içinden çıkacak bir cinayet, çok daha ağırdır.”
Baran, bu cümlenin nereye gittiğini fark edip ürperdi. Demir… diye geçti içinden. Onun gölgesi bu ihtimalin tam üstünde duruyor.
O gece, köyün üzerinde iki farklı sessizlik vardı. Bir kısmı evlerin içine sinmiş, yataklara, yastıklara, dualara karışan sessizlikti. Diğeri ise dağın yamacında, karanlık patikalar boyunca uzanan, daha ağır, daha keskin bir sessizlikti.
Demir, elinde tüfeğiyle yine patikaya vurmuştu kendini. Ay ışığı taşların üzerinden kayıyor, uzaklarda bir kurdun uluması hafifçe yankılanıyordu.
Töre sabretmez… diye imamın sözleri aklına istemeden geldi. Sonra kendi sözlerini hatırladı: “Eğer bir gün, Elif’in canını yaktığını görürsem, töre masalarını beklemem. O zaman bu dağ konuşur.”
Tüfeğin namlusuna baktı, parmaklarını metalin üzerinde gezdirdi.
“Bu dağ, bazen boş da konuşmaz.” diye mırıldandı. “Ne zamandır susuyor. Belki de birileri susmuş gibi yapıp içinde biriktiriyordur.”
İçindeki kıskançlık, öfke, incinmiş gurur ve “kaybedilmişlik” duygusu birbirine karışıyordu.
Baran şehirde defter kapattı. diye söylendi kendi kendine. Peki ya ben? Benim kapatabileceğim hangi defter var? Elif’in çocukluğunu izlediğim her gün, bende yeni bir sayfa açtı. Şimdi biri gelip o kitabın ortasına kendi adını yazmak istiyor.
Ayaklarının altındaki taşlar hışırtıyla dağıldı, sonra yeniden yerlerine yerleşti. Demir, dağın duruşuna baktı.
“Sen,” dedi dağa, sanki karşısında canlı bir varlık varmış gibi. “Kimin yanında duracaksın? Töre mi diyeceksin, kalp mi? Yoksa her zamanki gibi kan mı?”
Dağ cevap vermedi. Ama rüzgâr, içinden geçtiği ceviz dallarıyla birlikte, köyün üstüne yeniden dolaştı.
Ceviz ağacının gölgesinde, odasında uyumaya çalışan Elif, uykuyla uyanıklık arasında bir yerde, sanki birinin ona seslendiğini duydu:
“Bu köprü tam kurulmadan… biri altında kalacak.”
Ne köprünün ne de altında kalacak olanın adını bilmiyordu. Ama içindeki tedirginlik, o gece boyunca hiç dinmedi.
Baran, kendi odasında, Melis’in son mesajını zihninden silmeye çalışırken, Elif’in yüzüyle Melis’in sesini bir an birbirine karıştırdı.
İki yolun kesiştiği yerde duruyorum hâlâ. diye düşündü. Ama bu kez, arkamda bir kapı yok. Onu kapattım. Öndeki köprüye ya adım atacağım, ya da geri çekileceğim.
Demir ise dağın yamacında, tüfeğinin gölgesini toprağa vururken, aynı köprüye bambaşka bir gözle bakıyordu:
Bu köprü kurulursa, diyordu içinden, benim yolum nereye gidecek?
Cevap yoktu.
Ama şurası kesindi: Bu köyde artık hiçbir adım, sadece bir adım değildi.
Her bakış, her söz, her susuş… Yavaş yavaş, yaklaşan bir ihanetin, muhtemel bir cinayetin ve kaçınılmaz bir dramın zeminini hazırlıyordu.