BÖLÜM 15 – Ceviz Gölgesinde Hesap

2164 Words
Sabah, köyün üzerine ağır ağır serilirken, evlerin bacalarından ince duman çizgileri yükselmeye başlamıştı. Tavuk sesleri, uzaklardan gelen bir eşek anırması, çocukların cılız kahkahaları… Her şey alışıldık görünüyordu. Alışıldık olmayan tek şey, herkesin zihninde aynı sorunun dolaşıyor oluşuydu: Bu iş olacak mı, olmayacak mı? Söz günü resmen ilan edilmemişti ama köyün yarısı çoktan kendi kafasında takvimini işaretlemişti. “Önümüzdeki cuma,” diyordu bazıları. “Belki de bayramdan önce…” diyordu kimileri. Dedikodular, gerçeklerden hızlı koşuyordu. Elif, sabah güneşi pencereden içeri süzülürken, yatağında doğrulup oturdu. Geceden kalan tedirginlik, tam anlamıyla dağılmamıştı. Rüyasında, köyün üstünden geçen bir köprü görmüştü. Köprünün bir ucu dağa, diğer ucu şehre uzanıyordu. Tam ortasında, üç kişi duruyordu: Kendisi, Baran ve Demir. Bir ses, “Bu köprü tamamlanmadan biriniz düşecek.” diyordu. Kim olduğunu göremeden uyanmıştı. “Rüya işte…” diye fısıldadı kendi kendine. Ama içinin sıkışması geçmedi. Başörtüsünü bağlayıp odadan çıktığında, Zeynep çoktan mutfakta kahvaltıyı hazırlamaya başlamıştı. Sofraya koyduğu her tabak, sanki bir sorunun yerine yerleştiriliyormuş gibi ağırdı. “İyi uyudun mu?” diye sordu, kızının yüzüne bakmadan. “Pek değil.” dedi Elif. “Sanki gece boyunca biri kapının önünde bekledi de içeri girmedi.” Zeynep, bu tarife alışkındı. “Vicdan,” dedi. “Bazen kendi kapımızın önüne kadar gelir ama içeri giremez. Çünkü biz kapıyı sadece töreye açarız, kalbimize değil. Dünkü imam konuşmasından sonra hem senin hem babanın vicdanı kapı aralığına kadar geldi.” Elif, bardaklara çay doldururken duraksadı. “Sen duydun mu?” dedi. “İmam ne demiş babama, Baran’a?” “Tamamını bilmem.” dedi Zeynep. “Ama şunu duydum: ‘Rıza olmadan nikâh olmaz.’ demiş. ‘Kalbin ağırlığını hesaba katmadan Allah’ın adını ağzınıza almayın.’ demiş. Bu söz, babanın içine oturmuş belli ki. Dün gece sürekli tespih çekip durdu.” Elif’in içi bir parça ferahladı. “Demek…” dedi yavaşça. “Benim ‘evet’im sadece töre için değil, kalbim için de lazım artık.” Zeynep, kızının yüzüne baktı. “Lazımdı zaten.” dedi. “Ama ilk kez biri bunu sesli söyledi.” O sırada, avluda başka bir sessiz hazırlık sürüyordu. Ceviz ağacının gölgesi, henüz kısa ve dikti. Gövdesinin yanına iki tahta sırayı kim koydu, kim getirdi belli değildi ama artık herkes biliyordu: Bu ağaç, sadece gölge vermiyor; aynı zamanda kararları dinliyordu. Baran, evden çıkıp avluya indiğinde, ceviz ağacına bakmadan edemedi. İmam, sabah namazından sonra Yusuf’un yanına uğramış, kısa bir cümle söylemişti: “Bugün, kızla oğlanı bir kez daha konuşturmak gerek. Ama bu kez sen olmadan Yusuf. Ben de olmadan. Ceviz gölgesinde, sadece ikisi ve kendileri…” Yusuf önce itiraz etmeye niyetlenmişti ama sonra sustu. “Demek,” diye mırıldanmıştı. “Benim kızımla oğlum, kendi kelimelerini kendileri kuracaklar. Biz sadece sonucu duyacağız.” Bu fikir, hem korkutmuş hem hafifletmişti onu. Karar, elinden kayıp gidiyor gibiydi; ama aynı zamanda yükü de hafifliyordu. Baran, ceviz ağacına yaklaştı, eliyle gövdeyi hafifçe yokladı. “Sen,” dedi kısık bir sesle, “burada benden önce ne kadar söz dinledin bilmiyorum. Ama bugün, benim için en zor konuşmalardan birini daha dinleyeceksin.” Arkasından gelen ayak seslerini duyduğunda, döndü. Elif avlunun kapısından içeri giriyordu. Üzerinde sade bir elbise, başında düz bir örtü vardı. Yüzünde ne süs, ne kına… Ama gözlerinde uyumamış bir gecenin izi okunuyordu. Elif, Baran’ın kendisini beklediğini anladı. Ceviz ağacına, o tahta sıraya, sonra Baran’a baktı. “İmam efendi…” dedi, yarı soru yarı cümle. “İmam efendi,” diye tamamladı Baran, “bugün konuşmamız için burayı işaret etti. ‘Artık kendi kararınızı kendiniz duymayı öğrenin.’ dedi.” Elif, bir an durdu. “Peki,” dedi. “O zaman ceviz gölgesine bir defter daha açalım.” Sıraya karşılıklı oturdular. Aralarındaki mesafe, gündeki gölge kadar netti. Ne çok yakın, ne gereksiz uzak… Ama aralarında, söylenmeyen cümlelerden bir duvar örülüydü sanki. Bir süre kimse konuşmadı. Sonunda Baran, sessizliği bozdu: “Ben şehirden döndüm.” “Elbette.” dedi Elif, hafif bir ironiyle. “Bütün köy biliyor. Minibüsün dönüş saati bile ezberlenmiştir.” Baran, bu ince alayı anlayışla karşıladı. “Doğru.” dedi. “Ama köyün bilmediği şey şu: Ben orada, bir kapıyı kapattım. Melis’le konuştum. Ona, beni beklememesini söyledim. Onunla bir gelecek ihtimalini bırakmaya hazır olduğumu söyledim. Bu, kolay olmadı. Ama yaptım.” Elif, bu ismi ilk kez Baran’ın ağzından böyle net duyuyordu. “Melis…” diye tekrarladı. İsmin ağzında bıraktığı tadı yoklar gibi. “Bizim köyde çok konuşulan ama hiç tanımadığım kadın.” “Ben de,” dedi Baran, biraz acıyla. “Yıllarca tanıdım sandığım ama aslında hakkını tam veremediğim kadın… Ben, onunla ilgili gerçeği söylemezsem, sana karşı hep eksik kalacaktım. İmam efendi de bunu istedi benden: Yarım iş bırakmamamı.” Elif, ceviz yapraklarının arasından sızan ışığa baktı. “Peki…” dedi. “Bu kapıyı kapatman, benim için mi oldu, töre için mi, vicdan için mi?” Baran kısa bir süre düşündü. “İlk başta,” dedi dürüstçe. “Töre ve vicdan iç içeydi. ‘Bu köyden bir evlilik ihtimali doğarsa, Melis’i bekletemem.’ dedim. Ama onu gördüğüm anda, anladım ki… Bu sadece köy için verilmiş bir karar değil. Melis’in de bir hayatı var. Onu benim belirsizliğime mahkûm etmeye hakkım yok. Bu yüzden, o kapıyı kapatmak, aslında en çok onun içindi. Sonra benim için. Sonra belki… senin için.” Elif’in boğazı düğümlendi. “Benim için…” diye mırıldandı. “Benim için olan hiçbir karara henüz kendim ‘evet’ demedim oysa.” Baran, ona dikkatle baktı. “Elif,” dedi. “İmam efendi sana ne sordu, bilmek istemiyorum. Ama bana şunu söyledi: ‘Bu nikâhı sadece töre için değil, kalbin için de istiyor musun, onu soracağım.’ Sen… kalbinle ne diyorsun bu işe?” Elif, derin bir nefes aldı. Göğsü hafifçe kalkıp indi. “Kalbim,” dedi, önce kendine, sonra Baran’a. “Şu an net bir ‘evet’ diyemiyor. Ama net bir ‘hayır’ da diyemiyor. Ben seni tanımaya başladım sadece. İlk geldiğinde bir yabancıydın. Şimdi…” Gözleri hafifçe kıstı. “Şimdi yabancı değilsin ama tanıdığım biri de değilsin. Arada bir yerdesin.” Baran, bu tarifte kendini buldu: “Arada kalmak…” dedi. “Hayatımın özeti bu aslında.” “Elif,” dedi yeniden, daha yavaş. “Sana net bir soru soracağım. Bana, babana, imama değil; kendine cevap ver. Eğer bu nikâh bugün kıyılsaydı, sen Allah’ın huzurunda ‘Kabul ettim.’ derken, içinden ‘Ben istiyorum.’ diyebilir miydin?” Elif’in gözlerinden bir anlık korku geçti. Çünkü bu soruyu kendine çok kez sormuş, ama cevap vermemişti. “Hayır.” dedi sonunda, kısık ama kesin bir sesle. “Bugün o masaya otursam, kalbimle ‘istiyorum’ diyemem. ‘Kaderim bu.’ derim, ‘Babam böyle uygun gördü.’ derim, ‘Barış için gerekli.’ derim. Ama kendim için ‘Ben istiyorum.’ diyemem.” Bu cümle, ceviz gölgesine ağır bir taş gibi düştü. Baran’ın içi burkuldu ama aynı zamanda tuhaf bir rahatlama hissetti. Çünkü gerçek, nihayet açıkça söylenmişti. “Peki,” dedi. “İmam efendinin söylediği şeye gelirsek… Yarın değil, bir ay sonra, iki ay sonra, sen beni tanıdığında, ben seni tanıdığımda… O gün ‘Ben istiyorum.’ deme ihtimalin var mı? Tam değil, kesin değil… Sadece ihtimal?” Elif, bu kez cevabı daha çabuk buldu. “Evet.” dedi. “İhtimal var. Korkuya rağmen, belirsizliğe rağmen… İçimde bir yer, ‘Belki.’ diyor. Seninle konuşurken, saklanmama izin vermediğin için kızıyorum; ama aynı zamanda, bu dürüstlüğe saygı duyuyorum. Bu saygıdan bir gün sevgi çıkar mı, bilmiyorum. Ama ihtimal var.” Baran’ın omuzlarından bir yük kalktı sanki. “İşte,” dedi, hafifçe başını eğerek. “Benim de ihtiyacım olan cevaptı bu.” Elif, onu dikkatle süzdü. “Sen ne hissediyorsun?” diye sordu bu kez. “Benimle evlenmek, senin kalbinde nerede duruyor? Töreye borcunu ödemek için mi geliyorsun, babanın yükünü taşımak için mi, yoksa benimle bir hayat kurma umuduyla mı?” Baran, bu soruyu hafife almadı. “İlk gün,” dedi. “Buraya gelirken, dürüst olayım, daha çok borç ve sorumluluk düşünüyordum. Kan davasının bitmesi, babamın yıllarca taşıdığı suçun hafiflemesi… Elif’le evlenmek, sanki bir ‘bedel ödeme’ gibiydi. Ama seni gördükten, konuştuktan, gözlerindeki sıkışmışlığı dinledikten sonra… bu işin sadece bedel ödemekten ibaret olmadığını anladım. İçimde, seninle bir ‘ortaklık’ ihtimali doğdu. Bu evliliği sadece töre değil, iki insan da taşıyabilir mi, onu merak etmeye başladım. Henüz seni sevdiğimi söyleyemem. Ama seninle bir hayatı denemeye, bu köprüyü birlikte kurmayı göze alabileceğimi hissediyorum. Bu da benim ‘belki’m.” Elif, dudaklarının kenarına hafif bir gülümsemenin yaklaştığını hissetti. “Demek ikimiz de ‘belki’ diyoruz.” dedi. “Töreye ‘kesin’, imama ‘rızamız olsun’, herkese ‘emin olun’ dedikleri yerde, bizim payımıza ‘belki’ düşüyor.” “Belki,” dedi Baran, hafifçe gülümseyerek. “Bu hikâyenin en dürüst kelimesidir.” Bu sırada, ceviz dalları arasından hafif bir rüzgâr geçti. Yapraklar hışırdadı, gölgeler yer değiştirdi. Sanki ağaç, konuşulanları onaylıyor ya da kaydediyordu. Elif bir an sustu, sonra sesi kısık ama net bir tonla konuştu: “Baran… Benim bir korkum daha var. Sana söylemek istemiyordum ama artık saklayamam.” Baran’ın yüzü ciddileşti. “Dinliyorum.” “Elbette,” dedi Elif, gözlerini ceviz gövdesine dikerek. “Demir’den korkuyorum.” Baran’ın içinden, adı söylenmemiş ama hep hissedilmiş bir gölge geçti. “Niye?” diye sordu. “Seni koruyan kişi değil mi o? Köyde herkes, ‘Demir Elif’e kol kanat germiştir.’ demiyor mu?” “Korudu evet.” dedi Elif. “Düştüğümde kaldırdı, suya düştüğümde çekip çıkardı, çocukken beni itenleri susturdu… Ama büyüdükçe, fark ettim ki; korumanın içinde sahiplenme de var. Bazen benim adıma kızıyor, benim adıma seviniyor, benim adıma öfkeleniyor. Hep ‘Elif’in iyiliği için.’ diyor ama hiç ‘Elif ne istiyor?’ diye sormuyor. Seninle konuşmamda sevdiğim şey, bana ‘Ne istiyorsun?’ diye sorman oldu. Demir’in en çok sormadığı soru bu.” Baran, Demir’in bakışlarını hatırladı. Kahvenin önünde, dağın yamacında, ceviz gölgesinde karanlıkta parlayan gözlerini… “Onun gölgesinin,” dedi Elif, “bu evliliğin üzerine düşmesinden korkuyorum. Seninle bir ihtimal kurmaya çalışırken, onun öfkesinin bir gün can yakmasından korkuyorum. Sadece senin değil… benim de canımı yakmasından korkuyorum.” Baran’ın boğazı düğümlendi. İmamın sözleri aklına geldi: “Eğer bugün yanlış bir karar verirsek, yarın çekilecek bir tetiğin günahını da taşırız.” “Elif,” dedi, sesi ciddi bir tonda. “Demir’in gölgesinin farkındayım. O, seni sadece korumakla kalmamış, sana kendince bir yer biçmiş. Bu, onun içinde çözemediği bir mesele. Ama şunu bilmeni istiyorum: Eğer bir gün senin canını yakmaya kalkarsa, onu töreyle, kanla değil, hukukla durdurmaya çalışırım. Bu dağ, hep tüfekle karar verdi. Belki bir gün, bir defa da sözle, kanunla karar vermeli.” Elif, acıyla gülümsedi. “Bu köyde…” dedi. “Kanun dediğin şey tüfeğin namlusudur Baran. Ama yine de senin böyle söylemen… içime bir nebze su serpiyor. En azından, benim için tetiğe sarılmak yerine, diliyle savaşmayı seçen biri olacağını bilmek güzeldi.” Uzaktan, evin içinden bir ses geldi. Zeynep, kapı önünden seslendi: “Elif! Baran! İmam efendi birazdan uğrayacak, haber verdi. Hazır olun.” Elif ile Baran birbirlerine baktılar. Bu bakışta, ilk kez, tam olarak aynı cümle yazılıydı: “Artık kaçacak yerimiz kalmadı.” İmam, ceviz gölgesine geldiğinde, onları hâlâ sıranın iki ucunda otururken buldu. Yüzlerinde yorgun ama net bir ifade vardı. “Konuşabildiniz mi?” diye sordu, yumuşak bir gülümsemeyle. “Elimizden geldiğince.” dedi Baran. “Kalbimizin dilince.” dedi Elif. İmam, bu iki cevabı zihninde birleştirdi. “Ben size tek bir şey soracağım.” dedi. “Nikâhı bugün kıymıyorum, bunu bilin. Söz gününü de hemen ilan etmiyorum. Ama sizin ‘belki’nizi duymam lazımdı. Çünkü bazen ‘belki’, zorla alınmış bir ‘evet’ten daha kıymetlidir.” Sonra tek tek yüzlerine baktı: “Baran, sen… ‘Elif’le bir hayatı kalbimle denemeye hazırım.’ diyorsun. Elif, sen de… ‘Şu an değil ama bir gün içimden ‘İstiyorum.’ diyebilme ihtimalim var.’ diyorsun. Bu, benim için şimdilik yeter. Ama bil ki, bu süre, herkes için sabır imtihanı olacak. Demir için de, Yusuf Ağa için de, aşiret için de…” Elif, tereddütle sordu: “Peki ya töre?” İmam, gözlerini hafifçe kaldırdı, ceviz yapraklarının arasından gökyüzüne baktı. “Töre,” dedi. “İnsanların yazdığı bir kitaptır. Değişir, eklenir, silinir. Ama kalbin kitabı… Allah’ın en gizli sayfalarından biridir. Ben bugün, o sayfalara kulak verdim. Bu yüzden nikâhı aceleye getirmeyeceğim. Biraz zaman… Siz bu zamanı nasıl kullanırsanız, sonuç ona göre şekillenecek.” Baran da Elif de aynı anda derin bir nefes aldı. Sanki boğazlarındaki düğüm, tam çözülmese de biraz gevşemişti. Fakat ceviz gölgesinin biraz ötesinde, duvarın dibinde, kimsenin fark etmediği bir gölge daha vardı: Demir. Konuşmaların hepsini duymamıştı belki ama yeterince duymuştu. “İhtimal…” diye geçirdi içinden. “İmam, nikâhı erteledi. Onlara zaman veriyor. Demek ki benim zamanım da var. Ama bu zaman, ya onları birbirine yaklaştıracak, ya da benden uzaklaştıracak.” Elini yumruk yaptı. “Ben,” dedi içinden, “bu kadar zamandır bu dağın her taşına, her patikasına emeğimi verdim. Elif’in her düşüşünde yanında oldum. Şimdi bir ‘belki’ye teslim mi olacağım?” Ceviz ağacının gölgesi, onun yüzüne de vurdu. Ama Demir’in içindeki karanlık, gölgeden daha yoğundu. Ve ceviz gölgesi, o gün üç kişiyi birden kaydetti: Kalbi terazinin ortasında sallanan Elif’i, İki dünya arasında köprü kurmaya çalışan Baran’ı, Ve gölgeler arasında karar arayan Demir’i… Hiçbiri bilmiyordu ama, bu “belki”li karar, ileride bir gecenin tam ortasında patlayacak bir olayın ilk adımıydı. Aşk, töre, ihanet ve cinayet… Hepsi aynı ağacın gölgesinde, yavaş yavaş büyüyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD