BÖLÜM 11 – Kanla Yazılan Sözler

1889 Words
Sabah ezanından hemen sonra, köyün üstündeki hava diğer günlerden farklı kokuyordu. Aynı dağ, aynı taşlar, aynı toprak… Ama sanki görünmeyen bir el, havaya ince bir gerilim serpmişti. Güneş henüz tam yükselmemişti ama herkes, bugün bir şeylerin “kesinleşeceğini” hissediyordu. Bugün, söz gününün tarihi kesinleşecekti. Hacı Yusuf, her zamanki gibi sabah namazından sonra evin önündeki taşa oturmuş, elinde tespihiyle dağın yamacına bakıyordu. Tespih tanesi her düştüğünde, içinden bir isim geçiyordu: Ali… Mehmet… Adsız çocuklar… Eski defterlerde yazılı olanlar, bir de hiç yazılamayanlar. Biz barış dedikçe, aslında kendi suçumuzu unutmak mı istiyoruz? diye düşündü. Yoksa gerçekten yeni bir sayfa açabilir miyiz? Baran’ın köye gelişinden beri, içinde bastıramadığı bir çalkantı vardı. Oğlunun konuşma tarzı, her sözü sorgulayan bakışları, dünden razı olmaması… Gençliğinde kendisinin bile cesaret edemediği itirazlar, şimdi karşısında, kendi kanından biri olarak duruyordu. “Gençlik…” diye fısıldadı. “Hem gurur, hem imtihan.” Kapının gıcırtısı, düşüncelerini böldü. İçeriden imam çıktı. Köyün imamı, yaşça Yusuf’tan küçüktü ama yüzündeki çizgiler, onu olduğundan daha yaşlı gösteriyordu. Bir elinde küçük bir kitap, diğer elinde seccade tutuyordu. “Sabahın hayrı var, Yusuf Ağa.” dedi, hafifçe gülümseyerek. “Yine erken başlamışsın düşünmeye.” “Bizim kafamız,” dedi Hacı Yusuf, tespihi avucunda sıkarak, “güneşle birlikte değil, dertle birlikte doğuyor artık. Gel imam efendi, otur.” İmam, taşın yanına ilişti. Kısa bir sessizlikten sonra, Yusuf başını kaldırdı: “Bugün seni boşuna çağırmadım.” dedi. “Meseleyi biliyorsun.” “Duydum.” dedi imam. “İki aşiretin barışını, iki gencin nikâhına bağlamışsınız.” “İki gencin nikâhına demeyelim.” diye düzeltti Yusuf. “Bir oğlan, bir kız… İkisi de bizim kanımız. Yani bir nevi kendi içimizi birleştiriyoruz. Ama evet… barışın ortasında duracaklar.” İmam, elindeki küçük kitabın kenarlarını sıvazladı. “Ben din adamıyım Yusuf.” dedi. “Benim bildiğim, nikâhın sahih olması için, en önemli şartlardan biri rızadır. Erkek de, kadın da kendi iradesiyle ‘kabul ettim’ diyecek. Senin oğlan… konuşmalarından hissettiğim kadarıyla, tereddütlü.” “Tereddütlü, evet.” diye içini çekti Yusuf. “Ama isyan etmiyor. Sorguluyor. Ben ona kızamıyorum; çünkü gençken benim de içimden geçenleri seslendiren biri gibi bakıyorum ona. Yine de…” Gözlerini dağın bir noktasına dikti. “Yine de bu barış olmadan, içim rahat etmeyecek.” İmam, asıl soruyu sordu: “Ya kız? Elif ne diyor?” Hacı Yusuf, kısa bir an sustu. Kızım… Kelime, boğazına düğümlendi. “Dün ikisini ceviz dibinde konuşturttum.” dedi. “Oğluma dedim ki, ‘Kızın rızası olmadan bu iş olmaz.’ Ama işte imam efendi… Kız kısmı, bizim buralarda ne kadar gerçeğini söyler? Babasının yüzünü kara çıkarmamak için ‘Sen nasıl uygun görürsen baba.’ dedi. Bu söz, yıllardır bizim için yeterli sayıldı.” “Belki de artık yetmemeli.” dedi imam, sakince. “Töre dediğin şey, insanın elinin yaptığıdır. Din, Allah’ın kelamıdır. İkisi karışınca, çoğu zaman insan, kendi yaptığını Allah’ın emri sanır. Oysa nikâhta rıza şartı, apaçık söylenmiş. Bir kadın zorla evlendirilirse, bu nikâh Allah katında sorundur. Kan davasını bitirmek için kan bağlamak… Kula hoş gelebilir ama Allah’ın adalet terazisinde nasıl durur, onu düşünmek gerek.” Hacı Yusuf’un yüzü kasıldı. Bu sözler, içine işliyordu ama bir yandan da, yıllar boyunca taşıdığı yükle çatışıyordu. “İmam efendi,” dedi, sesi biraz sertleşerek. “Senin anlattıkların doğru. Ama bu dağın hakikati, kitapta yazılan kadar sade değil. Biz burada yıllardır, namus için, toprak için, kan için yaşadık. Ben kardeşimi toprağa verdiğim gün, ‘Bu defter kapanmayacak.’ diye yemin ettiydim. Şimdi yıllar sonra, aynı defteri kapatmaya çalışıyorum. Bunun da bir bedeli olmalı.” İmam başını salladı. “Olmalı.” dedi. “Ama bedel, masumun kaderi olmamalı. Senin kardeşini vuranlar… şimdi hayatta olmayanlar da var aralarında. Kalanların günahına, torunları kefil olacak diye bir hüküm yok dinde. Kan, kanla temizlenmez. Adalet, masumun üzerine bina edilmez.” “Peki ben ne yapayım?” dedi Hacı Yusuf, ilk kez bu kadar açık bir çaresizlikle. “Düşün… Yıllardır bu iki aşiret, ‘Bir gün hesaplaşacağız.’ diye yaşadı. Şimdi ‘Hesaplaşmayacağız.’ demek istiyorum. Bunu, ‘Baran’la Elif birleşsin.’ diyerek söylüyorum. Yarın kan durmazsa, derler ki, ‘Yusuf Ağa barışı bile beceremedi.’ Baran’a, Elif’e, torunlarıma bırakılacak en büyük miras, kavgasız bir toprak. Ama sen diyorsun ki…” “Ben diyorum ki,” diye araya girdi imam, sesi yumuşak ama kelimeleri sert: “O torunların bir gün, ‘Biz dedelerimizin günahını mı taşıyoruz?’ diye sorduklarında, kim cevap verecek? ‘Sizi barış için dünyaya getirdik.’ demek, onları rahatlatır mı, yoksa daha mı ağır gelir?” Bu soru, Yusuf’un içine işledi. Bir an gözlerinin önüne, daha doğmamış çocukların yüzleri geldi. Baran’ın oğlu… Elif’in kızı… Dağın eteğinde oynayan, koşan, gülen çocuklar… Sonra, iki aşiretin hikâyesini dinlediklerinde, gözlerinin kararmasını hayal etti. “Haklı olabilirsin.” dedi, kısık bir sesle. “Ama bu barışı başka nasıl yapacağız?” İmam, bir süre sustu. Sonra beklenmedik bir şey söyledi: “Belki de…” dedi, “barışı bir nikâha bu kadar bağlamamayı düşünmeliyiz. İki taraf, kanı durdurmak için kendi aralarında başka bir yemin edebilir. Mal paylaşımı, sınırların yeniden çizilmesi, ortak iş… Ne bileyim, başka türlü bir bağ kurulabilir. Bir genç kızın ve bir gencin omzuna, yılların günahını yıkmak… ağır sorumluluk.” Yusuf, başını iki eliyle ovuşturdu. “Sen böyle konuşunca, içimdeki taş yerinden oynuyor.” dedi. “Ama bir de dışarıdaki göz var, imam efendi. Köyün, aşiretin dili var. Ben çıkıp da, ‘Barışı nikâhsız yapıyorum.’ desem, derler ki: ‘Yusuf Ağa oğlunu korudu. Kanını kızıyla değil, kitabıyla romanıyla temizlemek istedi.’ Şehirdeki kızın adı bile dolaşıyor köyde. Avratlar, kuyu başında konuşuyor. Sen duymamış olamazsın.” İmam hafifçe buruk gülümsedi. “Duydum.” dedi. “Şehirdeki sevdayı da, köydeki töreyi de duydum. Bir yanda aşk, bir yanda adet… Ortada ise adalet. Adalet, bu üçünden de nasibini almak zorunda.” Sonra Yusuf’un gözlerinin içine baktı. “Baran’ı çağır.” dedi. “Onunla da konuşacağım. Sonra… Elif’le de. Nikâhı kıyacak olan benim. Allah’ın adıyla bir söz verdirirken, ben içime sineceğinden emin olmak isterim. Yoksa sadece töreye uymuş, dine ihanet etmiş olurum.” Bu sözler, Yusuf’un için için korktuğu şeyi açık etmişti: Ya imam, bu nikâhı kıymakta tereddüt ederse? Ya ‘Ben etmiyorum.’ derse? “İyi.” dedi sonunda, ağır ağır doğrularak. “Baran’ı çağıralım. Öğlene doğru gelsin. Sonra, nasip olursa… Elif’le de konuşursun. Ama…” Gözlerindeki eski sertlik bir an geri geldi. “Şunu unutma imam efendi: Bu köy, sadece kitapla dönmüyor. Töre de var bu işin içinde. İkisini birden taşımak zorundayız.” “Ben de onu yapmaya çalışıyorum.” dedi imam, kalkarken. “İki dünya arasında düşenleri, en az hasarla geçirmeye çalışıyorum.” Baran, çağrıyı alınca, içinde yine o bildik sıkışmayı hissetti. Yine bir hesap verme günü… diye düşündü. Ama bu kez karşısında babası değil, imam olacaktı. Dinle törenin arasındaki ince çizgiyi, belki de ilk kez bu kadar net görecekti. Buluşma, caminin avlusunda oldu. İmam, ahşap bankta oturuyordu. Güneş, minarenin gölgesini avlunun taşlarına düşürmüş, gölgenin ucunda imamın sarığı hafifçe parlıyordu. “Gel Baran.” dedi. “Gel otur yanıma.” Baran, bankın ucuna ilişti. Ortada hiçbir aile büyüğü yoktu, sadece imam ve o. Bu, Baran’ın bir nebze rahatlamasını sağladı. “Babanla konuştum.” diye başladı imam. “Eski defterlerden, barıştan, nikâhtan, senden, şehirdeki kızdan… hepsinden.” Baran, doğrudan mevzuya girilmesine şaşırmadı. “Duyduysanız,” dedi. “Gizli saklı bir şeyim kalmamış demektir.” İmam, hafifçe gülümsedi. “Gizli saklı kalmamalı.” dedi. “Nikâh, gizli hesapların üzerini örtmek için değildir. İki gönlün iyisiyle kötüsüyle, görülür hâle gelmesidir.” “Gönül…” diye tekrarladı Baran. “Bu kelimeyi burada duymak, bana tuhaf geldi.” “Niye?” diye sordu imam. “Çünkü bu köyde,” dedi Baran, bakışlarını taşların çizgilerinde gezdirerek. “Gönül kelimesi, hep başkasına fısıldanan bir şey oldu. Babalar ‘görev’ dedi, anneler ‘kader’ dedi, töre ‘zaruret’ dedi. ‘Gönlüm istiyor.’ diyen pek çıkmadı.” İmam başını salladı. “Yine de,” dedi. “Nikâhın kalbi, gönüldür. Fıkıhta rıza dediğin şey, gönlün sesidir. Ben senden şunu duymak istiyorum Baran: Elif’le evlenmek… Bu, senin gönlünün neresinde duruyor?” Bu soru, direkt ve ağırdı. Baran, bir süre cevap vermedi. Güneşin taşta bıraktığı gölgeyi seyretti. Gölgenin neresindeyim? diye düşündü. “İmam efendi…” dedi sonunda. “Ben Elif’i sevdim diyemem. Henüz tanımıyorum. Ama sevemem de diyemem. İçimde, onun gözlerindeki sıkışmışlığı gördükçe, onu ‘kurtarmak’ gibi aptalca bir duygu uyanıyor bazen. Sonra kendime kızıyorum: ‘Kim oluyorsun da onu kurtarmaya kalkıyorsun?’ diyorum. Belki de o, benden çok daha güçlüdür. Bilemem.” “Güzel.” dedi imam. “Bu kadarını bilmen bile iyi. Peki, evlenirsen… Elif’in kalbinde senin için yer açılacağına inanıyor musun?” “Bilmiyorum.” dedi Baran dürüstçe. “Belki zamanla… Belki hiç… Ama bildiğim bir şey var: Onu, sadece bir barışın bedeli olarak görürsem, onu da kendimi de harcarım.” İmam’ın bakışları ciddileşti. “Şehirdeki kız?” diye sordu. “Melis.” Baran’ın içinden bir sızı geçti. “O,” dedi, “benim geçmişim. Belki de… yarım kalmış ihtimalim. Onunla kurduğum hayal, bu dağın gölgesini içine almıyordu. Şimdi buradayım. İkisini birden taşımaya çalışırsam, ikisine de ihanet ederim. Bunu biliyorum. O yüzden… seçim yapmak zorundayım. Ama henüz hazır değilim.” “Hazır olmadığın bir seçime zorlanıyorsan,” dedi imam, “bunun adı adalet olmaz. Töre baskı yapar, aile baskı yapar, ama Allah kuluna böyle zulmetmez. Benim derdim şu Baran: Sen nikâh masasına oturduğunda, ‘Kabul ettim.’ dediğin an, bunu sadece dilinle mi söyleyeceksin, yoksa kalbinde de kabul edecek misin?” Baran, gözlerini kapattı. Elif’in ceviz ağacının altında söylediği cümle, yeniden zihninde yankılandı: “Ben senden korkuyorum Baran… Seni sevip kendimi kaybetmekten korkuyorum.” “Şu an,” dedi yavaşça, “kalbimle veremeyeceğim bir söz için masaya çağrılıyorum. Ama masaya hiç oturmazsam… Bu barış dağılır. İki tarafta da kan yeniden konuşabilir. Bu ihtimali bilirken, ‘Ben kendi kalbimi koruyacağım.’ deyip çekip gitmek… bana bencilce geliyor. Ama kalbimi tamamen yok saymak da… ihanete benziyor.” İmam, derin bir iç çekti. “Zor bir yerde duruyorsun.” dedi. “Ama şunu bil: Bir gün bu köyde bir cinayet daha işlenecekse, bu, bir anlık öfkeyle olmayacak. Bugün verilen yanlış bir karar, yarın birinin tetiği çekmesine sebep olacak. Ben, o gün geldiğinde, ‘Bu nikâhı ben kıydım.’ demek istemem.” Bu cümle, Baran’ın gözlerini açmasına yetti. “Ne demek istiyorsun imam efendi?” diye sordu. “Bu nikâhı kıymayacak mısın?” İmam, hemen net bir cevap vermedi. “Henüz değil.” dedi. “Ama şunu istiyorum: Bir kez daha, sen de Elif de kendi kalplerinizle baş başa kalın. Ben ikinizi ayrı ayrı çağıracağım. Söz günü gelmeden, Allah’ın adını ağzıma almadan önce, sizin gerçek sözünüzü duymak istiyorum. Eğer en ufak bir ‘hayır’ sezdiğim yerde, bu nikâhı kıymam. Töre ne derse desin.” Bu, Baran için hem bir umut hem bir yük oldu. “Bunu babama nasıl anlatacaksın?” diye sordu. “Ben,” dedi imam sakin bir kararlılıkla, “Allah’a ne diyeceğimi düşünürüm önce. Sonra babana… Sonra aşirete. Sıra bu. Sen kendinden sorumlusun. Ben de kendi dilimden.” O günün sonunda, köyde görünmez bir karar alınmıştı: Söz günü gelmeden önce, Elif’le Baran, bir kez daha kendileriyle ve Allah’la baş başa kalacaktı. İmam, bu görüşmelerin, ileride işlenecek bir günahın önüne geçmesini umuyordu. Ama kimse farkında değildi: Töre, sabırsızdı. Dağ, sabırlı ama kinciydi. İnsan kalbi ise, ikisinin arasında paramparça olmaya adaydı. Eski defterler rafa geri kaldırılmış, ama içindeki satırlar köyün her nefesinde dolaşmaya devam ediyordu. Kanla yazılan sözler, henüz tam silinmemişti. Ve bir yerlerde, Demir’in gölgesi, Baran’ın ikilemi, Elif’in sessiz isyanı, Melis’in kırgınlığı, Hacı Yusuf’un pişmanlığı… hepsi, yaklaşan bir fırtınanın habercisi gibi, aynı gökyüzünün altında toplanıyordu. Daha kimse ölmemişti. Ama cinayetin cümleleri çoktan kurulmaya başlanmıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD