Gece, köyün üzerine ağır bir battaniye gibi çökmüştü. Gündüz kahvede söylenen sözler, Reşit Ağa’nın bakışları, imamın “rıza” vurgusu, Yusuf’un ikilemi, Demir’in sıkılı yumrukları… Hepsi, karanlıkla beraber evlerin içine sızmıştı.
Ay, dağın arkasından yükselirken, köyün üstünde bir cümle dolaşıyordu sanki:
“Bu kadar suskunluğun bir bedeli olacak.”
Elif, odasında pencerenin önüne oturmuş, dışarıyı seyrediyordu. Ceviz ağacının dalları, gece rüzgârıyla usul usul sallanıyor, gölgesi zaman zaman pencerenin pervazına vuruyordu.
Gündüz, annesi fısıltıyla anlatmıştı:
“Reşit Ağa gelmiş kahveye… ‘Kan defterleri bekledikçe hafiflemez, ağırlaşır.’ demiş.”
Bu cümle, Elif’in içine yerleşmiş, çıkmak istememişti.
Benim evet’im, diye düşündü, bir kan defterinin kapanması için bekleniyor. Ama ben hâlâ ‘belki’ diyorum. Benim belkim, birinin canına mal olursa ne olacak?
Kapı hafifçe tıklatıldı. “Gel.” dedi Elif, yerinden kalkmadan.
Kapı aralandı, içeri Zeynep girdi. Elinde bir fincan ıhlamur vardı.
“İç kızım.” dedi. “Gece uyku yüzünü unutmasın.”
Elif hafifçe gülümsedi, fincanı aldı. “Sağ ol ana.” dedi. “Sen uyumadın mı hâlâ?”
“Uykum, senin gözün doluyken gelir mi?” dedi Zeynep. Odadaki sedire oturdu, ellerini kucağında birleştirdi.
Bir süre sadece ıhlamurun buharı yükseldi, ikisi de konuşmadı. Sonunda Zeynep sordu:
“Bugün ceviz gölgesinde ne konuştunuz Baran’la? Yüzünde hem ferahlık, hem korku var. İkisi bir arada kolay durmaz.”
Elif, fincanı dizlerinin üzerine bıraktı. “Biz…” dedi, kelimeleri toparlamaya çalışarak. “Biz gerçeği konuştuk ana. Ne kahve konuşmasını, ne kuyu başı sözünü… Kendi içimizdekini.”
“Kalbin ne dedi?” diye sordu Zeynep, kızının gözlerinden kaçmadan.
Elif, derin bir nefes aldı. “Kalbim,” dedi. “Bugün için ‘hayır’, ‘istiyorum’ diyemiyor. Ama yarına dair bir ‘belki’ var içinde. Baran’ı tanımadan, kendimi tanımadan, ‘Evet, onunla bir ömür isterim.’ diyemem. Ama ondan nefret de etmiyorum. Onunla konuşurken… saklanmak zorunda kalmıyorum.”
Zeynep, başını hafifçe salladı. Bu, beklediği ama duymaktan da korktuğu cevaptı.
“İmam efendi de,” diye devam etti Elif, dudaklarını ısırarak. “Bu ‘belki’nin zorla alınmış bir ‘evet’ten daha hayırlı olduğunu söyledi. Nikâhı aceleye getirmeyeceğini… Bizim nefes almamıza izin vereceğini anlattı.”
Zeynep, kızının yüzünde ilk kez net bir cümle gördü: Ben de varım.
“Sen varsan,” dedi yumuşak bir sesle, “dünya da var demektir. Ama bil ki kızım…” Gözleri doldu. “Bu köyde bir kadının ‘ben de varım’ demesi, çoğu erkeğin namusundan daha çok kan akıttı bugüne kadar. Susmanın da bedeli vardır, konuşmanın da.”
Elif, başını önüne eğdi. “Susarak gelen bedeli biliyorum.” dedi. “Senin hayatında gördüm. Nene Hatça’nın hikâyelerinde duydum. Kimse kendi sesini duyuramadığı için başkalarının yazdığı kaderleri yaşadı. Şimdi ben konuşursam… başka bir bedel çıkacak karşımıza. Hangisini göze alacağımızı bilemiyorum.”
Zeynep’in yüreği burkuldu. “Kendi gençliğimi,” dedi, kısık bir sesle. “Böyle bir gece hatırlıyorum. İmam beni odasına çağırmış, ‘Razı mısın?’ demişti. Babamın bakışını düşündüm, töreyi düşündüm, ‘Yok.’ demeye dilim varmadı. ‘Rızam vardır.’ dedim. Belki yarısı yalandı, yarısı teslimiyet. Bunun bedelini yıllarca içimde taşıdım. Senin aynı hatayı yapmana razı değilim Elif.”
Elif’in gözlerinden yaş bir anda doldurdu. “Ana…” dedi, boğazı düğümlenerek. “Ben bazen düşünüyorum. Ya ‘Hayır.’ dersem? Ya Baran’la evlenmeyi reddedersem? O zaman bu barış olmayacak. Belki bir gün… Demir’in, ya da başka bir delikanlının kanı dökülecek. O zaman ben, ‘Benim hayırımın bedeli bu mu?’ diye yanmayacak mıyım?”
Zeynep, kızının yanına yaklaştı, elini tuttu.
“Sen,” dedi, gözyaşlarını saklamadan. “Kendine çok yük bindiriyorsun. Sen bir kızsın. Aşiretler, dağlar, kan davaları, yılların yeminleri… Bunların hepsini tek başına sen taşıyamazsın. Kim ne derse desin, bir adam tetiğe başlarsa, bu senin suçun olmaz. Ama sen kendi kalbini susturup tetiği kendi içinde çekersen, bunun hesabını kimse veremez.”
Bu söz, Elif’in içine işledi. Zeynep’in parmakları, küçük bir çocukken onu uyutmaya çalışırken saçlarını okşadığı gibi ellerini okşuyordu.
“Demir’den korkuyorum ana.” dedi Elif sonunda, sesini iyice kısarak. “Onu incitmekten korkuyorum, ama daha çok… onun incindiğinde neye dönüşeceğinden korkuyorum.”
Zeynep, bu ismi duyduğunda başını hafifçe salladı. “Demir…” diye mırıldandı. “O çocuk, dağın diliyle büyüdü. Korumakla sahip olmayı karıştırdı hep. Seni vermezler diye içinde büyüttüğü öfkeyi, şimdi daha zor saklar. Ama unutma: Onun içinde iyiyle kötü aynı bedende. O da kendiyle kavga ediyor.”
Elif, annesinin gözlerine baktı. “Bir gün…” dedi. “Onun içindeki kötü kazanırsa?”
Zeynep, duvarın bir noktasına bakarak konuştu: “O zaman,” dedi. “Bu dağ kan ister. Belki o kan da birini öldürmek için değil, herkesin içindeki yanlış töreyi gömmek için akar. Bilemem. Bildiğim tek şey; senin suskunluğun o kanı durdurmayacak. Sen susarken, sadece kendi hayatını yok sayacaksın.”
Elif, fincanı tekrar eline aldı; soğumuş ıhlamuru fark etmeden dudaklarına götürdü. Tadını bile alamadı.
“Ana,” dedi. “Ben… Baran’ın kalbini tamamen sevebilecek miyim bilmiyorum. Ama biliyor musun, ondan çok kendimden korkuyordum önce. Onu sevmekten değil… seversem kim olacağımı bilmekten korkuyordum. Bugün ceviz altında, ilk kez şunu fark ettim: Asıl korktuğum, hiç sevmeye fırsat bulamadan ömrümü tamamlamak.”
Zeynep’in gözlerinden yaş süzüldü. “Korkma.” dedi. “Sevgi bazen kanı durdurmaz, evet. Ama sevgisiz ömür de içten içe çürütür insanı. Senin payına ne düşerse düşsün, ben tek bir şey istiyorum: Kendine ihanet etme.”
Aynı saatlerde, evin bir başka odasında, bambaşka bir konuşma yaşanıyordu.
Baran, sedirin köşesinde oturmuş, dizlerinin üzerinde açık duran eski bir deftere bakıyordu. Hacı Yusuf’un yıllardır sakladığı, kenarları sararmış, köşeleri kıvrılmış bir defterdi bu. İçinde, kimin ne zaman vurulduğu, hangi günde hangi evin yas tuttuğu yazılıydı.
Her sayfa, başka bir acının tarihini taşıyordu.
Yusuf, karşısında oturmuş, bu defteri Baran’ın eline ilk kez bilinçli olarak vermişti. Bugüne kadar “korumak” için sakladığı sayfaları, şimdi “yüzleşmek” için açıyordu.
“Bak.” dedi, parmağıyla bir satırı işaret ederek. “Şu tarih… Kardeşimin vurulduğu gün. Yanına ne yazmışım? ‘Bugün bir can gitti, birkaç can karardı.’ o zaman da biliyordum, bunun sadece o günle sınırlı kalmayacağını.”
Baran, satırları sessizce okudu. “Burada…” dedi, sayfayı çevirirken. “Şu ismi görüyorum: Ali. ‘İntikam için yemin etti.’ yazıyor. Sonra birkaç sayfa sonra Ali’nin adı tekrar geçiyor. ‘Gecenin bir vakti, karşı taraftan birini vurdu.’ Onun altına da ‘Bir can daha gitti.’ yazmışsın.”
“Evet.” dedi Yusuf. “Ali, o gece ‘namusum, kanım’ diye tetiği çekti. Ertesi gün de annesi toprağa düştü. Ona da yazdım: ‘Bir oğul, bir ana… Aynı davanın kurbanı.’”
Baran, defteri kapattı. “Baba…” dedi. “Sen bu deftere hep kanı yazmışsın. Hiç sevdayı yazdın mı?”
Yusuf, oğlunun yüzüne baktı, sorunun nereye gittiğini anladı. “Sevdayı…” diye mırıldandı. “Bizim kuşak pek yazmadı. Sevdiklerimizin adını gönlümüze, vurduklarımızın adını kâğıda yazdık. Belki de hata orada.”
Baran, derin bir nefes aldı. “Ben,” dedi, elini defterin kapağına koyarak. “Bu deftere bir sayfa daha yazmak istemiyorum baba. ‘Barış için bir kız kurban edildi.’ diye bir satır düşmek istemiyorum. Elif’in adı, bu kan sayfalarının bir yerinde ‘bedel’ olarak geçmesin istiyorum.”
Yusuf, tespihini elinde biraz daha sıkıp gevşetti. “Peki…” dedi. “Ya Reşit’in sabrı taşarsa? Ya biri sabah namazından sonra, dağın yamacında beklenmedik bir tetiğe basarsa? O zaman ne yazacağız deftere?”
Baran’ın gözlerinde bir kararlılık belirdi. “Eğer o gün gelirse,” dedi. “Deftere şunu yazalım: ‘Bu cinayet kan davasının değil, yıllarca kalbi susturulan insanların birikmiş öfkesinin sonucuydu.’ Ve ben o gün, sadece töreyle değil, hukukla da hesaplaşmak isterim. ‘Böyle olmak zorundaydı.’ diyerek hiçbir ölümü meşru saymayacağım.”
Yusuf, oğlunun bu sözlerine bakarken, içinde garip bir gurur ile korku karıştı. Bu çocuk, hem kendi vicdanını yokluyor, hem babasının defterini sorguluyordu.
“Sen,” dedi yorgun bir tebessümle. “Benim gençliğimde olmak isteyip olamadığım şeysin Baran. Ben hep dağın dilini duydum. Sen hem dağın, hem kitabın dilini duyuyorsun. Ama bil ki, iki dili birden duyanın başı daha çok ağrır.”
Baran gülümsedi ama yüzündeki çizgiler hemen geri geldi.
“Baba…” dedi. “Ben bugün Elif’le konuştum. Bana ‘Belki.’ dedi. Bugün için ‘evet’ diyemiyor. Ama ‘yarın ihtimal var.’ diyor. Ben bu ihtimali, zorla alınmış bir ‘evet’ten daha çok önemsiyorum. Onu zorlasak, belki nikâh olur. Ama sonra… o nikâhın içinden çıkacak yangını kim söndürecek?”
Yusuf, sedire biraz daha yaslandı, gözlerini tavana dikti.
“Ben,” dedi, kısık bir sesle. “Bunca yıl, ‘Bu defteri barışla kapatacağım.’ diye yaşadım. Şimdi görüyorum ki; barış bile doğru kurulmazsa yeni defterler açar. İmam haklı: Rıza yoksa, barış da eksik kalır.”
Sonra oğluna çevrildi, gözleri ciddileşti.
“Bak Baran.” dedi. “Ben sana bugün ilk kez baban olarak değil, bu aşiretin yükünü taşımış biri olarak konuşuyorum. Eğer bu nikâh bir gün olursa, ben istiyorum ki; sen ‘Elif’i sadece töre için değil, kendim de istediğim için aldım.’ diyebilesin. Eğer bunu diyemiyorsan, o masaya oturma. Beni kızdırırsın, aşireti karşına alırsın, Reşit’i öfkelendirirsin… ama en azından kendine ihanet etmemiş olursun. Kendine ihanet eden, herkesin yüzüne bakar; ama aynaya bakamaz.”
Bu söz, Baran’ın içine kazındı. “Ya Elif?” diye sordu. “O, kendine ihanet ederse?”
“İşte orada…” dedi Yusuf. “Biz devreye girmeliyiz. ‘Kızım, hayır deme hakkın var.’ demeliyiz. Ben bunu demeye yeni yeni öğreniyorum. Geç kaldım, biliyorum. Ama hiç dememiş olmaktan iyidir.”
Köyün dışındaki patikada ise, bambaşka bir hesap yapılıyordu.
Demir, elinde tüfeğiyle yine dağın yamacına çıkmıştı. Ayağının altındaki taşlar, tıpkı içindeki düzensizlik gibi oradan oraya savruluyordu. Ay ışığı, tüfeğin metalinde solgun bir çizgi bırakmıştı.
Reşit geldi, gitti. diye düşündü. Kan defterleri konuşuldu. İmam rızadan bahsetti. Elif’ten, Baran’dan, gönülden… Herkes konuşuyor. Bir ben susuyorum.
Aslında susmuyordu; sadece içinden konuşuyordu. Ve içi, günlerdir daha çok bağırıyordu.
Elif’in adını içinden geçirdiğinde, boğazında bir düğüm hissediyordu. Onu dere kenarından çıkarışını, küçük bir çocukken karda ayağı kayıp düştüğünde sırtında eve taşıdığı günü, bir kış gecesi üşümesin diye kendi montunu çıkartıp üzerine örttüğü anı hatırladı.
O zaman kimse yoktu. diye geçirdi içinden. Baran şehirde ders çalışırken, ben burada Elif’in her düşüşünde yanında idim. Şimdi birdenbire çıkageldi, ceviz gölgesinde onunla kader pazarlığı yapıyor.
Ayağının ucuyla bir taşı tepeyi aşağı itti. Taş, yuvarlana yuvarlana karanlıkta kayboldu.
“Ben…” dedi, kendi kendine. “Ne zamandan beri gölgeye razıyım? Ne zamandan beri sustuğum yere başkası adım atar oldu?”
İçinden bir ses, acımasızca cevap verdi: O gün, Elif’e hissettiklerini kendine bile itiraf etmediğin gün. ‘Korumak’ kelimesinin arkasına saklandığın gün. ‘Ben onun abisiyim gibi…’ diyerek kendini kandırdığın her an…
Demir, bu sesi susturmak ister gibi, tüfeği omzuna daha sert astı.
“Töre…” dedi bu kez. “Benim yanımda. Aşiret benim ne olduğumu bilir. Eğer bir gün Elif’in canını yakarsa Baran, dağ da benim yanımda olur. O zaman tetiği çekmek, hak olur.”
Son kelime dudaklarından çıkarken irkildi. Hak…
Bu dağda kim kendine hak dememişti ki? Her kurşun, bir hak iddiasıyla sıkılmamış mıydı?
Bir an, imamın kahvede söylediği söz kulağında çınladı:
“Bugün yanlış bir nikâha ‘evet’ dersek, yarın işlenecek cinayetin vebali de bizim omzumuzda olur.”
Demir kendi kendine sordu: “Peki ya… yanlış bir ‘hayır’ın, yanlış bir ‘susmanın’ cinayeti ne olacak?”
Tetiğin ucunu gökyüzüne çevirdi, bir süre öyle tuttu. Karşıda, köyün üstüne doğru bakarken, ceviz ağacının gölgesini hayal etti. O ağacın altında, Elif’le Baran’ın yan yana oturduğunu… Elif’in gözlerinde korkuyla karışık bir umudu, Baran’ın gözlerinde ikilemi…
İçinden, ne olduğunu bilmediği bir sızı, bütün bedenini dolaştı.
“Eğer…” dedi, dişlerinin arasından, “eğer o kız, bir gün gerçekten onu isterse… O zaman ben ne olacağım?”
Dağ sustu. Rüzgâr, tüfeğin namlusunu yalayıp geçti.
Demir o an şunu fark etti: En büyük korkusu, Elif’in Baran’la zorla evlendirilmesi değildi. En büyük korkusu, Elif’in bir gün onu kalbiyle seçmesiydi.
Çünkü o zaman, tetiğin nereye döneceğini kendisi de kestiremiyordu.
O gece, köyde herkes bir tür susmanın içine gömüldü. Kimi, töreye baş kaldırmadan nasıl sevileceğini düşündü. Kimi, kalbi susturmadan töreyi nasıl taşıyacağını… Kimi de, sevememenin ve susmanın bir gün neye mal olacağını.
Sabah olduğunda, kimse “Bugün ne olacak?” diye sormasa da, herkes biliyordu:
Artık hiçbir “belki” masum değildi. Her tereddüt, her suskunluk, her geciktirilmiş karar… Bir yerde, birinin parmağını tetiğe biraz daha yaklaştırıyordu.