Akşam ezanı okunmuş, köy yavaş yavaş geceye hazırlanmıştı. Gökyüzü, morla lacivert arasında gidip gelen bir renge bürünmüş, dağın silueti bu karanlığın içinde daha da belirginleşmişti.
Ceviz ağacının dalları, hafif rüzgârla hışırdarken, gölgesi avlunun taşlarına uzun, kırık çizgiler çiziyordu.
Elif, evin içinden bakınca bu gölgeyi net görüyordu. Sanki ağaç, avluya değil de göğsünün içine kök salmış gibiydi. Gündüz Demir’le Baran’ın karşı karşıya gelişini, kendi cümlesinin ikisinin arasına nasıl düştüğünü düşündükçe, içindeki düğüm daha da sıkılaşıyordu.
Benim kelimem… Bugün ilk kez, “Benim kelimem.” demişti iki erkeğin karşısında. Ama bunun bedeli ne olacaktı, bilmiyordu.
Zeynep, sobanın başında bir şeyler toparlıyor, arada ona bakıyordu.
“Biraz hava al.” dedi sonunda. “Yüzün sararmış. Ceviz gölgesine çık, az otur. İçin doluysa, gökyüzüne anlat. Gökyüzü, dilden çok gözü anlar.”
Elif, başını salladı. Yün şalını omuzlarına aldı, ağır adımlarla dışarı çıktı.
Avlunun kapısını kapatır kapatmaz, gece serinliği yüzüne vurdu. Ceviz ağacına doğru yürürken, taşların arasındaki küçük boşluklara basmamaya çalışıyor, sanki her adımı hesap ederek atıyordu.
Sıranın ucuna oturdu. Gövdeye en yakın köşe, onun yeri gibi olmuştu. Başını gökyüzüne kaldırdı; yıldızlar, dağın üstüne serpilmiş küçük delikler gibiydi.
İçinden geçen cümleler boğazına takıldı. Allah’ım… Ben neyin tam ortasındayım? diye geçirdi içinden. Aşk mıdır bu? Günah mıdır? Töre midir? Azap mıdır?
Ayak seslerini o yüzden duymakta gecikti.
“Üşümüşsün.”
Sesi duyduğunda irkildi. Başını çevirdiğinde, ceviz gövdesinin diğer yanından Baran’ın çıktığını gördü. Elinde hafif bir mont, yüzünde çekingen ama kararlı bir ifade vardı.
“Yanlış bir zamanda geldiysem…” dedi Baran, sesini alçaltarak. “Geri dönebilirim.”
Elif, kalbinin hızlanan ritmini saklamaya çalışarak:
“Hayır.” dedi. “Zamanın doğrusu kalmadı artık. Her dakika, bir şeyin ortası gibi.”
Baran hafifçe gülümsedi. “Öyleyse,” dedi. “Bu dakikanın ortağı olayım. İzin verirsen.”
Sıranın diğer ucuna oturdu. Aralarında hâlâ mesafe vardı ama aynı gölgenin altındaydılar. Ceviz dalları, ikisinin arasına sarkan ince perdeler gibiydi.
Baran montu uzattı. “Omuzlarına al.” dedi. “Dağın gecesi, köyün sessizliğinden daha sert vurur insana.”
Elif, montu alırken parmakları Baran’ın parmaklarına değdi. Çok kısa, çok belirsiz bir dokunuştu. Ama ikisi de olduğu yerde kalakaldı.
Dokunuş, ateş gibi değildi, daha çok ince bir elektrik gibiydi. Elif’in elleri bir an titredi; montu alırken cümlenin yarısını unuttu.
“Teşekkür ederim.” diyebildi sadece.
Baran, onun bu titremesini fark etmişti. Ama bunu utanacağı bir şey gibi görmedi. İçinden, “Ben de titriyorum.” demek geçti; söylemedi.
Bir süre sessiz kaldılar. Rüzgâr, arada bir ceviz dallarını sallıyor, yapraklardan düşen birkaç tanesi, Elif’in saç uçlarına ve Baran’ın omzuna konuyordu.
Baran derin bir nefes aldı.
“Bugün,” dedi, yavaşça. “Dağın yamacında, Demir bana hesap sordu. ‘Yanında mı yürüyeceksin, yanında mı duracaksın?’ diye. Sanki sen, bir yol değil de, arasında kalınacak bir kavga gibiydin.”
Elif’in boğazı sıkıştı. “Ben…” dedi. “Hep birilerinin kavgasının ortasında oldum zaten. Babamla töre arasında, aşiretle imamın sözleri arasında, şimdi de siz ikinizin arasında…”
Baran, ona dönüp baktı. “Ben,” dedi, dudaklarının kenarında yorgun bir tebessümle. “Seninle kavga etmek istemiyorum Elif. Senin için kavga da etmek istemiyorum. Ben seninle konuşmak istiyorum. En büyük kavganın, kendi içimizde olduğunu biliyorum çünkü.”
Elif, bu cümlede kendini buldu. “Konuşmak…” diye tekrarladı. “Bizim buralarda en zor iş bu. Tetiğe gitmek, kelimeye gitmekten daha kolay. İnsan kalbini açmaya kalkınca, sanki dağın karşı yamacına bağırıyormuş gibi hissediyor.”
Baran’ın eli, sıranın üstünde, avuç içi aşağı dönük duruyordu. Elif’in eliyle arasında birkaç karış vardı sadece. Ama o mesafe, yılların suskunluğu kadar uzundu.
“Dağ,” dedi Baran. “Bağıranı değil, fısıldayanı daha iyi duyar Elif. Biz hep bağıranların peşinden gittik. Susanların ne dediğini hiç dinlemedik.”
Elif, montu biraz daha omuzlarına çekti; içini değil, sanki kalbini örtmek ister gibi.
“Sana bir şey soracağım.” dedi, cesaretini toplamaya çalışarak. “Şehirde… Melis ile ilk yakınlığınızda ne hissetmiştin? Sadece kalbin mi çarptı, yoksa… ellerin, nefesin, tenin de mi?”
Bu soru, Baran’ı şaşırtmıştı. Beklediği türden bir soru değildi. Ama içinde bir yer, bu sorunun Elif için ne kadar zor sorulduğunu anlamıştı.
“Ben…” dedi yavaşça. “İlk defa bir kadına bu kadar yaklaşırken, korkuyu da arzuyu da aynı anda hissetmiştim. Kalbim hızlı çarpıyordu, evet. Ama asıl korktuğum şey, bedenimin ona ne kadar yakın olmak istediğini fark etmekti. O an düşündüm: ‘Sevgi sadece kelimede kalamaz. Beden de kendi dilini konuşmak ister.’”
Elif’in nefesi hafifçe hızlandı. Yüzü kızarmıştı; ama bakışlarını kaçırmadı.
“Peki…” dedi, sesini alçaltarak. “Suçlu hissettin mi? Günahkâr gibi…”
Baran, başını salladı. “Bir süre,” dedi. “Evet. Çünkü kafamda, sevgiyle günahı aynı torbaya koymuşlardı. Sonra anladım ki, günah; sadece bedene ait değil. İnsan, kalbini kandırdığında da günaha giriyor. Melis’i aldatmaya başladığım gün, yanındayken değil… aklım, başka bir yerdeyken günaha daha yakındım.”
Elif’in boğazında bir düğüm oluştu. “Şimdi…” dedi kısık bir sesle. “Benimle bu ceviz gölgesinde otururken, kendini neye daha yakın hissediyorsun? Günaha mı, sevdaya mı, yoksa azaba mı?”
Baran, bu soruyu hafife almadı. Uzun uzun baktı ona. Başörtüsünün altından dökülen saç tellerine, gözlerinin kenarındaki ince çizgilere, ellerinin montun uçlarını sıkışına…
“Sevdaya…” dedi sonunda. “Günah ihtimali yok mu? Elbette var. Çünkü içimden, sana daha yakın olmak geçiyor. Sesin daha yakından gelsin istiyorum. Yüzünü yakından görmek istiyorum. Ama azap dediğin şey, sadece bedene dokunmakla başlamıyor Elif. Ben seni, kendime yalan söyleyerek sevmeye kalkarsam, asıl azap o zaman başlar.”
Elif’in içinden, “Dokunma.” demekle “Dokun.” demek arasında gidip gelen iki cümle geçti. Ellerinin montun kenarını sıkışı, artık saklanamayacağı kadar belirgindi. Nefesi hızlanmış, göğsü hafif hafif kalkıp inmeye başlamıştı.
Bir an, rüzgâr kesildi. Ceviz yaprakları kıpırdamadı. Köyün geri kalanından ses gelmedi. Sanki bütün dünya, bu ağacın gölgesindeki iki nefese kulak kesilmişti.
Baran, çok yavaş hareket etti. Sıranın üzerindeki elini, milim milim Elif’e doğru yaklaştırdı. Elif, geri çekilmedi. Gözleri, kendi eline değil, Baran’ın yüzüne kilitlenmişti.
Ellerinin sırtı birbirine değdiğinde, o kısa temas bütün bedenlerinden geçti.
Bu dokunuş, içki gibi değildi; daha çok yabani bir otun, kuru toprakta aniden filiz vermesi gibiydi. Baran’ın parmakları, Elif’in elinin üstünde durdu. Sıkmadı, kavramadı, sadece oradaydı.
Elif’in dudaklarından istemsiz bir nefes kaçtı. Göğsünün içindeki sıkışma, bir anlığına çözülür gibi oldu.
“Bu…” dedi, fısıltıyla. “Bu hissettiğim şey… sadece korku değil.”
Baran’ın sesi de fısıltıya dönmüştü.
“Evet.” dedi. “Bu, arzu. Sevmek istediğin için değil sadece… birine dokunmak, onun sıcaklığını bilmek istediğin için. Biz bunu hep ayıpladık. Oysa kalbin olduğu gibi bedenin de sevgiye açlık çekmesi günah değil. Günah; bu açlığı yalanla beslemek.”
Elif, gözlerini kapattı bir an. Karanlığın içinde, sadece dokundukları elleri hissetti.
“Töre…” dedi. “Bunu bilse, ikimizi de yakar.”
Baran hafifçe gülümsedi. “Töre, bizim ellerimizin ne konuştuğunu bilmez.” dedi. “Ama Allah bilir. Ben bu dokunuşta yalan görmüyorum. Heves değil; kaçak bir teselli değil. Korkuyla karışık, temiz bir arzu görüyorum. Günah, burada değil Elif. Günah, kalbini susturup başkasının yazdığı kaderi yaşadığında başlıyor.”
Elif, parmaklarını çok hafif oynattı; Baran’ın elini reddetmeden, sanki yokluyormuş gibi… Sonra gözlerini açtı.
“Ben…” dedi, sesinde hem utanç hem cesaret. “Seninle konuşurken, kelimelerim üşenmeden çıkıyor. Bu bana iyi geliyor. Ama bu dokunuş… beni hem ürkütüyor, hem çekiyor. Sanki ceviz kabuğunun içine ikimiz birden sığmaya çalışıyoruz.”
Baran’ın gözleri karanlıkta parladı.
“İstersen,” dedi. “Çekerim elimi. Bir daha da dokunmam. Töreye, Demir’e, babana, imama… herkese rahat nefes aldırırız. Ama senin nefesin… hep yarım kalır. Bunu ister misin?”
Elif’in gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Başını hafifçe salladı.
“Hayır.” dedi. “Yarım nefes istemiyorum. Yarım ömür de istemiyorum. Ama tam nefes almanın bedeli bir can olursa… o zaman da kendimi affedemem.”
Baran, elini çekmedi. Sadece avuç içini biraz daha açtı, Elif’in elinin altına sanki daha sağlam bir zemin veriyormuş gibi.
“Bak,” dedi. “Biz şu an ne yapıyoruz biliyor musun? Ne bedenimizi tamamen teslim ediyoruz, ne kalbimizi tamamen kaçırıyoruz. Tam ortada duruyoruz. Bu, belki de en tehlikeli yer. Ama aynı zamanda, en dürüst olduğumuz yer. Arzumuzu inkâr etmiyoruz, ama ona esir de olmuyoruz.”
Rüzgâr tekrar esmeye başladı. Ceviz yaprakları hışırdadı; ikisinin arasındaki ince sessizlik, dalların sesiyle karıştı.
Elif, yavaşça başını çevirip Baran’a baktı. O an, aralarındaki mesafe yalnızca birkaç parmak kadar azalmıştı. Nefesleri birbirine değecek kadar yakındı.
Bir an için, dudaklarının da elleri gibi birbirine yaklaşabileceğini düşündü. İçinden ince, ürkek ama güçlü bir istek geçti. Acaba…
Tam o anda, evin içinden bir kapı sesi duyuldu. Zeynep’in “Elif!” diye çağıran sesi, geceyi yardı.
Elif, sanki uykudan uyanmış gibi irkildi. Elini hızla çekmedi; ama parmaklarını hafifçe geri aldı. Yine de sıcaklık, avucunda kaldı.
“Gitmem gerek.” dedi, nefesi hâlâ hızlıyken.
Baran başını salladı. “Git.” dedi. “Ama şunu bil: Bu gece susarsan, yarın konuşman daha zor olacak. İçinde ne varsa, en azından Allah’a söyle. Benden de istersen gizleme. Korkunu da, arzunu da… Ne varsa.”
Elif ayağa kalktı, montu omuzlarından çıkarıp geri uzattı. Baran, montu alırken, artık dokunuş aramadı. Gözleriyle vedalaştı.
“Bu gölgenin altında,” dedi Elif, ceviz gövdesine son bir kez bakarak. “Çok günah işlendi belki. Ama ben, kendi günahımı en azından kendi kalbimle seçmek istiyorum.”
Arkasını döndü, evin kapısına doğru yürüdü.
Her adımı, avuç içindeki sıcaklığı biraz daha derine itiyordu. Ama bir şey kesindi: O sıcaklık, artık sadece bir anlık dokunuş değildi.
Daha adı konmamış bir sevdanın, teni ürperten, kalbi titreten ilk nabzıydı.
Baran, ceviz gölgesinde bir süre daha oturdu. Elini açtı, parmaklarına baktı. Hiç kimse görmüyordu ama o biliyordu:
Bugün, törenin gölgesinde değil, bir dokunuşun ucunda başlayan bir arzuyu saklıyordu. Bu arzu, günah mı, sevap mı, azap mı… Onu, ne dağ ne köy; sadece kalpleri ve Allah biliyordu.