Lavinia arabasına bindiğinde kasabanın sesi hâlâ üzerindeydi. Limanın tuzlu rüzgârı, dar sokaklarda yankılanan fısıltılar, bakışlarını kaçıran insanlar… Hepsi sanki aracın içine kadar girmişti. Direksiyonu kavradı, motoru çalıştırdı. Sessizlik dayanılmaz hâle gelince, alışkanlıkla radyoyu açtı. Bir müzik bekliyordu. Belki sıradan bir haber bülteni.
Ama frekans, başka bir zamana denk gelmişti.
“—Liman halkı denizin yalnızca aldığını değil, hatırladığını da bilirdi,” dedi radyodaki ses. Ne yaşlıydı ne genç. Akademik değildi. Sakin, ölçülü, sanki anlatılan şey herkesçe biliniyormuş gibi konuşuyordu. “Deniz, verilen sözleri taşlara kazır, sonra üzerlerini tuzla kaplardı. Unutulan her adak, denizin hafızasında bir iz bırakırdı. Ve halk inanırdı ki, deniz acele etmez. Ama unutulanlardan mutlaka bir bedel isterdi.”
Lavinia farkında olmadan yavaşladı. Yol, tapınağa çıkan kıvrımı alırken anlatı devam ediyordu.
“Tapınak bu yüzden limana bakacak şekilde inşa edilmişti. Orası bir ibadet yeri değil, bir hatırlatma noktasıydı. Ritüeller, tanrıları memnun etmek için değil; dengeyi korumak içindi. Eğer söz tutulmazsa, deniz payını doğrudan almazdı. İçlerinden birini seçerdi. Kurban olarak değil… aracı olarak.”
Sunak gözünün önüne geldi.
Taşın soğukluğu.
Boş bakışlar.
Ellerin arasındaki kalp.
Bir cızırtı oldu. Ses değişti.
“—Bu tür anlatıların bölge halkı üzerinde güçlü bir psikolojik etkisi olduğunu biliyoruz,” dedi bu kez başka bir ses. Daha genç, daha net. “Antik mitlerin modern suçlarla ilişkilendirilmesi, toplumda kolektif bir korku yaratıyor. Olayın ritüel boyutu olduğu iddiaları ise şu an için spekülasyondan ibaret.”
Ardından bir başkası girdi araya. “—Ancak cinayetin işlendiği mekânın tarihsel önemi göz ardı edilemez. Tapınaklar her zaman sembolik alanlardır. Seçilen yer, failin zihinsel dünyası hakkında ipuçları verebilir.”
Lavinia radyoyu kapattı.
Sessizlik geri geldi.
Ama bu kez boş değildi.
Arabadan indiğinde, radyoda duyduklarının bir an için hâlâ sürdüğünü sandı. Oysa artık ses yoktu.
Sadece taş vardı.
Tapınağa bu kez gündüz gitti.
Güneş, taşların üzerine net ve acımasız bir ışık düşürüyordu. Geceye ait olması gereken her şey, şimdi açıkta ve savunmasız görünüyordu. Sütunların gölgeleri kısaydı. Duvarlardaki çatlaklar saklanmıyordu. Her şey olması gerektiği kadar gerçekti.
Ama Lavinia, bir şeyin yerinde olmadığını daha patikaya adım attığında hissetti.
Koku.
Rüzgâr denizden geliyordu. Tuz, yosun, ıslak halat… Hepsi tanıdıktı. Ama bunların altında, neredeyse fark edilmeyecek kadar zayıf bir metal kokusu vardı. Sanki taşların kendisi hatırlıyordu.
Tapınağın girişinde durdu. Olay yeri şeridi kaldırılmıştı. Polisler gitmişti. Geriye yalnızca taşlar kalmıştı. Ve taşlar, konuşmayı severdi.
Sunağa yaklaştığında adımlarını yavaşlattı. Bedeninin değil, zamanın yavaşladığını düşündü. Aynı noktaya ikinci kez gelmiyordu bu; aynı ana geliyordu.
Taş yüzeyde, temizlenmiş olması gereken bir iz gördü. Silik. Neredeyse hayal gibi. Ama neye benzediğini biliyordu.
Bir el izi.
Avuç içi değil. Parmak uçları daha belirgindi. Sanki biri, taşın içine tutunmaya çalışmıştı.
Lavinia eğildi. Parmağını taşa yaklaştırdı ama dokunmadı. Dokunursa, bir şeyin tamamlanacağından korktu.
Arkasından bir ses geldi.
“Burada durmanız iyi olur.”
Hasan.
Tapınağın girişinde duruyordu. Elinde kitap yoktu. Not defteri yoktu. Sanki buraya çalışmak için değil, çağrıldığı için gelmişti.
“Bu izler,” dedi Lavinia ayağa kalkmadan, “önceden de var mıydı?”
Hasan bir an sustu. Taşlara baktı. Sonra başını hafifçe salladı.
“Hayır,” dedi.
“Ama daha önce de görülmüştü.”
Lavinia ona döndü.
“Ne zaman?”
Hasan’ın cevabı gecikti. Gözleri sunağın üzerinde gezindi. Doğru kelimeyi seçmek zorundaymış gibi konuştu.
“Henüz değil,” dedi.
“Ve çoktan.”
Rüzgâr tapınağın içinden geçti. Taşların arasından değil, zamanın içinden.
Lavinia o an şunu anladı:
Bu soruşturma artık bir cinayeti çözmekle ilgili değildi.
Bir şey, tekrar hatırlanmak istiyordu.
Ve bu kez,
acele etmiyordu