Tapınağın Kalbindeki Koku
Bölüm I
Liman Kasabası’nda işlenen cinayet, tüm medya kuruluşlarını sarsmıştı. Radyolar, televizyonlar, sosyal medya… Herkes aynı haberin etrafında dönüp duruyordu. Otuzlu yaşlarının başında genç bir erkek, limandaki antik tapınakta, sunağın üzerinde ölü bulunmuştu.
Karnı yarılmıştı.
Kalbi yerinden çıkarılmıştı.
Ve kalbi, kendi ellerinin arasındaydı.
Maktulün yüzünde korkuya, acıya ya da paniğe dair tek bir iz yoktu. Yüzü, o an denizin durgunluğu gibiydi; sakin, neredeyse huzurlu. Cinayetin vahşetiyle bu sakinlik arasındaki çelişki, olayı gören herkesin zihninde aynı soruyu bırakıyordu:
Bir insan, böyle bir şekilde ölürken nasıl bu kadar sessiz olabilir?
Polis, olay yerinde neredeyse hiçbir delil bulamamıştı. Kan yok denecek kadar azdı. Mücadele izi yoktu. Her şey, önceden tasarlanmış ve kusursuzca uygulanmış bir düzenin parçası gibiydi. Bu cinayet, Liman Kasabası’nın bildiği tüm gerçekliği sarsmıştı. Çünkü bu kasabada, hatta bu kıyı şeridinde, daha önce böyle bir olay yaşanmamıştı. En azından herkes öyle sanıyordu.
⸻
Tapınak, ayın soğuk ve solgun ışığıyla aydınlanıyordu. Ay ışığı, kırık sütunların arasından süzülerek içeri giriyor, taş duvarlara çarpıp sunağın üzerine dağılıyordu.
Sunağın üzerinde yatan maktul sessizdi. Kıpırdamıyordu. Hiçbir şey söylemiyor, yalnızca gökyüzünde parlayan Sirius yıldızına bakıyordu. Gözleri açıktı ama bakışı boştu; zihni bedeninden çoktan ayrılmış gibiydi.
Damarlarında dolaşan yabancı bir maddenin etkisiyle bedeni itaatkâr bir sakinliğe teslim olmuştu. Korku yoktu. Direnç yoktu. Yalnızca kabullenilmiş bir bekleyiş.
Maktulün çevresinde beşi siyah, biri beyaz pelerinli olmak üzere toplam altı kişi duruyordu. Pelerinlerin kumaşı ay ışığında mat bir şekilde dalgalanıyordu. Tapınakta derin bir sessizlik hâkimdi. Öyle bir sessizlikti ki, taşların bile nefes aldığı hissediliyordu.
Herkes nefesini tutmuştu.
Ayin başlamadan önceki o birkaç saniye…
Bir.
İki.
Üç.
Beyaz pelerinli kişi, sakin ama kesin bir sesle konuştu:
“Tam zamanı.”
Kapı açıldığında kimse irkilmedi. Çünkü bu an bekleniyordu. Tapınağın içindeki sessizlik daha da ağırlaştı. Beyaz pelerinli figür öne çıktı. Ay ışığı yüzüne vurduğunda, yüzünde ne öfke ne de merhamet vardı. Sadece görev bilinci.
“Şu an burada yaptığımız ayin,” dedi,
“unutulanları hatırlamak için.
Bu uğurda ne ilk, ne de son olacak.
Geçmiş, şimdi ve gelecek…
Her daim birlikteydiler.”
Bir an durdu. Tapınağın taş duvarları bu sözleri içine çekti.
“Bugün,” dedi,
“sonsuzluğun sonuna veda ediyoruz.”
Derin bir sessizlik çöktü.
Beyaz pelerinli kişi, dar ve karanlık koridordan sunağa doğru yürüdü. Masanın üzerinde duran altından yapılmış hançeri eline aldığında, metal ay ışığını yakaladı. Hançerin keskin ucu, ayın parıltısıyla bir an için parladı. Bu parıltı, yalnızca ışığı değil, hançerin ne kadar keskin olduğunu da gösteriyordu.
Hançer, onun eline yabancı değildi.
Tutuşu kararlıydı.
Bileği sakindi.
Maktule yaklaştı. Sirius hâlâ gökyüzünde parlıyordu. Maktul, hiçbir şey hissetmiyor gibiydi.
Kesmeden önce bir an durdu.
Tapınaktaki herkes sessizliğini korudu.
Bu an, ayinin en kutsal anıydı.
Sonra hançeri yavaşça ve dikkatlice maktulün karnına indirdi. Deriyi açtı. Acele yoktu. Sertlik yoktu. Hançer, sanki olması gereken yere giriyormuş gibi ilerledi.
Kesik açıldığı anda, maktulün bedeni istemsizce kasıldı. Bilinci yerinde değildi; fakat kas hafızası hâlâ çalışıyordu. Karın kasları sertleşti. El ve ayak parmakları yavaşça, fark edilir biçimde kıpırdadı.
Bu küçük hareket, tapınaktaki dengede anlık bir dalgalanma yarattı.
Siyah pelerinlilerden biri bu sahneyi gördüğünde bakışını kaçırdı. Yüzünde bir anlığına beliren ama hemen bastırılan bir iç kargaşa ifadesi oluştu. Kaşları çatıldı, çenesi sıkıldı. Sonra kendini toparladı. Başını yeniden sunağa çevirdi.
Sessizlik bozulmadı.
Beyaz pelerinli kişi duraksamadı.
Karnı, elleriyle iki yana ayırdı. Kaburgalara ulaştığında, parmaklarını aralardan nazikçe içeri soktu. Elini kaburgaların arasından kalbine doğru ilerletti. Kalbi hissettiğinde durdu.
Sonra, kalbe bağlı damarları önceden belirlenmiş bir sırayla, tek tek kesti.
Her kesiş bilinçliydi.
Hiçbir damar rastgele koparılmadı.
Ritüelin düzeni bozulmadı.
Kalbi, büyük bir özenle yerinden çıkardı. Hâlâ sıcak olan kalbi, maktulün sol elinin avucuna yerleştirdi. Sağ elinin avucuna ise bir akşungur tüyü koydu.
Diğerleri bu sahneyi mutlak bir sessizlik içinde izledi. Kimse başını çevirmedi. Kimse gözlerini kaçırmadı.
Ardından tapınakta kalan izler, önceden hazırlanmış ekipmanlarla titizlikle temizlendi. Kan, taşlardan dikkatlice silindi. Hiçbir fazlalık bırakılmadı.
Kalp yerinde değildi.
Ama beden, tuhaf bir huzur içindeydi.
Beyaz pelerinli kişi iki adım geri çekildi.
“Geçmiş, şimdi, gelecek,” dedi.
“Artık sonsuza kadar ayrılıyor.”
Maktule son bir kez baktı. Yüzünde belli belirsiz bir acıma ifadesi belirdi.
“Şimdi buraya kadar.”
Ayin grubu sessizce tapınağı terk etti. En son çıkan kişi, tapınağın her köşesini bir adli tıp uzmanı titizliğiyle inceledi. Arkalarında kendilerine ait tek bir hücre bile bırakmadıklarından emin olduktan sonra, hafif bir tebessümle tapınaktan ayrıldı.
Aşağıdaki patikadan limana yöneldiler. Kayığa en son o bindi. Kürekler yavaşça çekilirken, hepsi tapınağa son bir kez baktı.
İçlerinden aynı cümleyi fısıldadılar:
Geçmiş, şimdi, gelecek…
Artık sonsuza kadar ayrılmıştı.
Ve deniz, onları yuttu.