1

760 Words
Mine, elindeki tülün içine geçirdiği ipi kendine doğru çekti. Gümüş rengi olan tül, içindeki şekerleri saklamış ve bir bohçaya dönüşmüştü. Kenarda "Yiğit&Zuhal" yazan minik kartlardan alıp, tülün köşesine iliştirdi. Bu işlerle atölyedeki çocuklarda uğraşabilirdi elbet ama sıkılmıştı. Sıkıldığında ufak el işlerine dalardı. O sırada ses olsun diye açtığı televizyonda magazin haberlerine geçmişti. Göz ucuyla baktığı ekranda gördüğü adam, her defasında olduğu gibi yine buz kesmesine neden olmuştu. İki tane süslü kadın oturmuş, onun ünlü şarkıcıyla yaşadığı çalkantılı aşk üzerine konuşuyordu. Arslan Erkmen. İçini çekti. Ekrandaki fotoğrafta gülümsüyordu. Gülümseyen yüzü, kendisine anılarını hatırlattı... "Arslan! Dur, dur! Lütfen dur, düşüreceksin!" Genç adam sarışın saçlarının içinden elini geçirdi. "Ben mi? Bebeğim 50 kilosun! Seni taşımak büyük boy kola şişesi taşımak gibi!" Kahkahalarla gülüyordu. O kadar iri yarıydı ki benim boyutlarımın onu birazcık bile etkilemediğini tahmin ediyordum. Yine de yerden bu kadar yüksek olup, ayaklarımın zemine basmaması tedirgin ediyordu. Çok fazla duraklamadı. Kendi etrafında dönmeye devam ederken tekrar bağırdım. "Eğer durmazsan seni yatağa almayacağım!" Yavaşlayarak durdu. Ayaklarım yere bastığında, başım hala dönüyordu. Dengemi sağlamak için kuvvetli kollarına tutundum. "Hah! Ellerini benden bir dakika bile ayrı tutamıyorsun ki! Beni yatağa almayacakmış(!)" Kapının tıklamasıyla sarsılıp kendine geldi. Elbette onu yatağa almıştı. Aksi imkansızdı... Çok yakışıklıydı. Mine, ona hiç karşı çıkamamıştı ki! Ne hayatına girmek istediğinde, ne o hayatın merkezine oturduğunda, ne de defolup gitmek istediğinde... "Gel!" Kapı açıldı ve asistanı başını içeri uzattı. "Mine Hanım, Sarp'ın çıkış vakti yaklaştı. Siz mi almak istersiniz, Ali'yi mi gönderelim?" Saate baktı. O kadar olmuş muydu? Şu tek düze hayatının tek hareketi, tek rengi, tek keyifli yanıydı Sarp. Küçük kardeşi, okulu nedeniyle annesinin yanında değil, kendi yanında kalıyordu. Daha sekiz yaşındaydı ama inanılmaz zeki bir çocuktu. "Sağ ol Arzu. Ben alırım." Başını sallayarak gülümseyip çıktı genç kız. Mine'de masasının üzerini hızla toparladı. Beyaz çantasını koluna takıp aceleyle ofisten çıktı. Bugün kardeşinin doğum günüydü. Sarp, yaşıtlarına göre çok olgun bir çocuktu. Zaten organizatör olan ablasının, kendisine, partilerin en havalısını düzenleyeceğini bildiği halde istememişti. Onun yerine annesine gitmek istiyordu. Ailesiyle vakit geçirmenin daha eğlenceli olduğunu söylemişti. Haksız da sayılmazdı. Nurhan Hanım'ın, Sapanca'ya yok yakın bir arazide çiftliği vardı. Hem çalışanlarının kendi yaşlarına yakın iki çocukları vardı. Sarp, yaşıtlarıyla oynayıp, şehrin kalabalığından, hava kirliliğinden, teknolojiden uzak vakit geçirmeyi tatma şansına nail olmuş sayılı milenyum çocuklarından biriydi. Üstelik bu şansın tadını almış ve kıymetini de anlayabilmiş akıllı bir çocuktu. Mine, bugün çiftliğe gideceklerine söz vermişti. Hafta sonunu orada geçireceklerdi. Arabayı okulun önünde durdurup, bahçede servis bekleyen arkadaşlarıyla muhabbet eden kardeşini izledi bir süre. İç geçirdi. Yaşam, gerçekten tuhaf kombinasyonlardan oluşuyordu. Eğer kaybetmeseydi, kendi bebeği, Sarp'la aynı yaşta olacaktı. "Arslan, ben... Ben çok emin değilim." "Neden? Gördüğüm en güzel şey, sensin... Üstelik beni istiyorsun... Neden durayım?" "Ben korkuyorum." "Bana güvenmiyor musun?" "Kendimden bile çok... Biliyorsun." Adam gülümsedi. Bu gece, bu kadını alacaktı. Kendinden emindi. Kirli sakalı kadının boynuna değdikçe, ılık nefesi kulağını doldukça soluğu kesiliyordu Mine'nin. İstiyordu. İstediği tek şey buydu. Arslan, Mine'nin kulağına aşk sözleri fısıldamaya devam etti. Kendisinin sevgisine ve ilgisine ne kadar aç olduğunu biliyordu. Dünyayı, Mine'nin ayaklarının altına sermeliydi. Bu güzellik her şeyin fazlasını hak ediyordu çünkü. Kızın çıplak göğsünü tekrar okşadı. Uçlarını uyardığında, Mine'den kısık bir çığlık yükseldi. Çok hassastı, çok arzuluydu... Arslan dayanma sınırlarının sonundaydı. Tutkudan nefes almakta zorlanır hale gelmişti. Bundan olsa gerek, boğazından hırıltılı sesler çıkıyordu. "Hadi bebeğim... Kendini bana ver. Bunu hak ediyoruz. Birbirimize bu kadar yakın olmayı hak ediyoruz." "Seninim, biliyorsun. Hep senindim." Bu doğruydu. İlişkilerinin ilk gününden itibaren Arslan, ne zaman istese; buraya, şu noktaya getirebilirdi zaten Mine'yi. Gözü kör, kanı deli, aşkı büyüktü genç kızın. Arslan'dan ötesini görmez, duymazdı. Arslan, elini kızın sol dizinin altına uzatarak bacaklarını ayırdı. Gördüğü şey hırıltılarının, kükremeye dönmesine neden olmuştu. Mine, o kadar çok ıslanmıştı ki... Gece lambasının altında tertemiz parlıyordu. Üzerinde kalan son parçayı ayaklarından sıyırırken açlıkla izliyordu önündeki görüntüyü. Baksırını çıkartıp, tekrar, Mine'nin üzerine uzandığında uzun uzun o ıslaklığa dokundurdu aletini. "Beni öldüreceksin! İçine giremeden şurada kalpten gideceğim. Nasıl bu kadar ıslanabilirsin ki? Söyle güzelim. Çok mu istiyorsun beni?" "Arslan!" Kadının yakarışı hoşuna gitmişti. "Duymam lazım Mine... Söyle hadi! Ne kadar istiyorsun beni?" Nefesleri, birbirlerinin yüzüne çarpıyordu. "Halimi görmüyor musun?" Daha kötüsü hissediyordu. Penisinin ucunda... Ateş gibi, sıcacık... Fazla uzatmamaya karar verdi. Yavaşça yüklendi. İlk acıdan sonra, sevgilisinin gözlerinden damlayan yaşları dudaklarıyla sildi. İçine girip çıkarken de, boşalırken de hep aşkını haykırdı. O gece Mine'ye narin bir çiçek gibi davranmıştı. Tıpkı altı aydır olduğu gibi. Tıpkı bundan sonra bir buçuk ay daha olacağı gibi... Silkinerek çıktı bu hayalin içinden. Bugün gördüğü haber ona yaramamıştı. Arabanın camını indirip kardeşine seslendi. Kendisine doğru koşan Sarp'ı gülümseyerek izledi. Çocuk arabaya bindiğinde öpüşüp hasret giderdiler ve çiftliğe doğru yola çıktılar.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD