Bahri’den..
Müdür odasının kapısı, sanki bir giyotin gibi üzerimize kapanmıştı. İçeride Hüseyin Hoca’nın o keskin, ödün vermez sesi yankılanırken; ben ve Tayfun, koridorun o rutubetli duvarına yaslanmış, hayatımızın infaz edilmesini bekliyorduk. Tayfun’un ayağını yere ritmik bir şekilde vuruşu, boş koridorda bir saatli bomba gibi ses çıkarıyordu. Gözlerim ise o buzlu camlı kapıdaydı. Nergis içerideydi. Benim yüzümden, benim o "turuncu" inadım ve susturulamayan frekansım yüzünden babasıyla, geleceğiyle, hayalleriyle yüzleşiyordu.
"Oğlum Bahri," diye fısıldadı Tayfun, sesi bir kağıt hışırtısı kadar zayıftı. "Bu sefer Broadway bile kurtaramaz bizi. Sertan Hoca kağıdı kalemi hazırlamıştır, tasdiknameyi elimize tutuşturup sanayiye kalıcı staja gönderirler bizi."
"Sussunlar yeter ki Tayfun," dedim, gözlerimi kapıdan ayırmadan. "Nergis’e dokunmasınlar, beni silseler de olur."
Tam o sırada koridorun sonundan, o meşhur, tok ama bir o kadar da şefkatli topuk sesleri duyuldu. Gelen, okulun en kıdemli, en sert ama aynı zamanda en adaletli öğretmeni olan Sevda Hoca’ydı. Edebiyat derslerinde bize sadece Fuzuli’yi değil, insan kalbinin derinliklerini anlatan o kadın... Disiplin kurulunun değişmez ismi, herkesin çekindiği ama gizli gizli hayran olduğu Sevda Hoca, elinde bir dosya ile tam önümüzde durdu. Gözlüklerinin üzerinden bize öyle bir baktı ki, sanırsın ruhumuzun en derinindeki o 90.0 frekansını okuyordu.
"Yine mi siz?" dedi Sevda Hoca, sesi bir anne azarı kadar sıcak ama bir hakim kadar ciddiydi. "Okulun hoparlör hattını, radyo frekansını, yetmedi turuncu bir arabayı isyan sembolü yapmayı başardınız. Aferin size."
"Hocam, biz sadece..." diye söze başlayacak oldu Tayfun.
Sevda Hoca elini kaldırdı, susturdu. "Sizin 'sadece'leriniz müdür odasında bir yangın çıkarmış durumda. Ama merak etmeyin çocuklar, bazen yangını söndürmek için daha büyük bir ateş yakmak gerekir. Şimdi burada uslu durun ve o 090 inadınızı biraz dizginleyin."
Hoca kapıyı vurmadan içeri girdi. O kapı açıldığında, içerideki o ağır gerilimin kokusu burnuma kadar geldi. Hüseyin Hoca’nın öfkeden kızarmış yüzü ve Nergis’in masanın üzerine düşmüş omuzları bir anlığına göründü ve kapı yeniden kapandı.
Nergis’ten..
Babamın her cümlesi, üzerime yığılan birer tuğla gibiydi. Kolej planları, sıkı disiplin vaatleri, Bahri’ye edilen hakaretler... Ben artık o odada yoktum sanki. Ben, o turuncu Broadway’in açık camından dışarı bakıyordum, rüzgar saçlarımı dağıtıyordu ve radyoda Bahri’nin sesi vardı. Ama babamın masaya vuran yumruğu beni o hayalden kopardı.
"Bu iş bitti Necmi Bey!" diyordu babam. "Nergis yarın o koleje başlayacak. Bu serserilerle aynı havayı solumayacak!"
Tam o anda Sevda Hoca içeri girdi. Odadaki o boğucu hava, onun girişiyle sanki bir parça dağıldı. Babam, Sevda Hoca’yı görünce duraksadı. O okulda babamın bile saygı duyduğu, sözünü kesmediği tek kişi oydu.
"Hüseyin Bey," dedi Sevda Hoca, doğrudan babamın gözlerinin içine bakarak. "Kızınız için bir hapishane inşa etmeye çalıştığınızın farkında mısınız? Kolej mi? Oraya gönderdiğinizde Nergis’in kalbindeki o şarkıyı susturabileceğinizi mi sanıyorsunuz?"
"Hocam, bu başka bir mesele," dedi babam, sesi bir parça savunmaya çekilmişti. "Bu çocuklar kural tanımıyor, Nergis’i de yoldan çıkarıyorlar."
"Kurallar, ruhları mühürlemek için değil, onları yönlendirmek içindir Hüseyin Bey," dedi Sevda Hoca, müdürün masasına elindeki dosyayı bıraktı. "Disiplin kurulu üyesi olarak bu dosyayı inceledim. Evet, Bahri ve Tayfun büyük bir hata yaptılar. Okulun huzurunu bozdular. Ama bu bir 'terör' eylemi değil, bir 'ifade' biçimidir. Eğer biz bu çocukları okuldan atarsak, onları sokağa, o sanayinin karanlığına terk edersek; asıl suçu biz işlemiş oluruz."
Müdür Necmi Bey araya girdi: "Peki öneriniz nedir Sevda Hanım? Veliler tepkili, Sertan Bey ortalığı ayağa kaldırıyor."
"Önerim şudur," dedi Sevda Hoca, sesindeki otorite odayı kapladı. "Bahri ve Tayfun’a iki haftalık bir uzaklaştırma verilecek. Ama okuldan atılmayacaklar. Geri geldiklerinde benim gözetimimde olacaklar. Ve Nergis... Nergis bu okulda kalacak. Hüseyin Bey, meslektaşım olarak size tavsiyem; kızınızı bir koleje sürgün ederek onu o çocuktan koparamazsınız. Sadece kendinizden koparırsınız. Bırakın burada, bizim gözetimimizde kalsın. Ben ona kefilim."
Babam uzun bir süre sustu. Sevda Hoca’nın o sarsılmaz direnci karşısında, ilk defa bir geri adım attığını gördüm. "İyi," dedi babam, sesi bir mağlubiyetin tınısını taşıyordu. "Kolejden vazgeçiyorum. Ama eve giriş çıkış saatleri, bilgisayar, telefon... Her şey benim denetimimde olacak. Ve bu serserilerle okul sınırları dışında tek bir kelime konuştuğunu duyarsam, o zaman kimse seni elimden alamaz Nergis."
O odadan çıktığımda, Sevda Hoca’nın Bahri ve Tayfun’un yanına gidip "Hadi bakalım, iki hafta tatil size ama kitaplardan kopmak yok" deyişini duydum. Bahri bana baktı. Gözlerinde hem bir kurtuluşun ferahlığı hem de babamın koyduğu o yeni, daha katı kuralların hüznü vardı.
Bahri’den..
Sevda Hoca bizi ipten almıştı. Sanayideki dükkana geri dönerken, turuncu Broadway’in içinde bu sefer bir zafer şarkısı çalıyordu ama sesi kısıktı. İki hafta okuldan uzaktım. Nergis o kilitli kapıların arkasında daha da sıkışacaktı. Babasının o "kolej" tehdidi kalkmıştı ama "ev hapsi" daha da ağırlaşmıştı.
"Oğlum Bahri, Sevda Hoca resmen büyücü gibi kadın lan," dedi Tayfun, camdan dışarıyı izlerken. "Sertan’ın suratını gördün mü? Sanki limon yemiş gibi buruştu."
"Gördüm Tayfun," dedim, vitesi üçe atarken. "Ama bu sadece bir mola. Babası Nergis’in etrafındaki duvarları daha da yükseltecek. Bizim 90.0 frekansını daha güçlü hale getirmemiz lazım."
O iki hafta boyunca, sanayide sadece motor tamir etmedim. Zihnimde, Nergis’le kaçacağımız o büyük firarın planlarını yapmaya başladım. 2005’in o tozlu kışını, turuncu Broadway’in arka koltuğunda, elimde lehim havyasıyla geçirdim. Bilmiyordum... O gün o planları yaparken, aslında 15 yıl sürecek o devasa ayrılığın ilk tohumlarını ektiğimi...
Biz o günlerde sadece "şimdi"yi yaşıyorduk. 16 yaşındaydık ve her şeyin üstesinden gelebileceğimizi sanıyorduk. Nergis'in babasının o mühürlü kapılarını, Sertan Hoca'nın ucu kırık cetvelini, Ankara'nın o gri bekleyişini turuncu bir arabayla aşabileceğimizi hayal ediyorduk. Ama kaderin frekansı, bizim radyo dalgalarımızdan çok daha karmaşıktı.
🌸🌸
Ankara’nın üzerine çöken o gri, isli sabah sisi, sanki Sevda Hoca’nın müdür odasında üzerimize serdiği o korumacı pelerinin bir yansımasıydı. Okula geri döndüğüm o ilk gün, turuncu Broadway’in içinde otururken ellerimin direksiyonda nasıl titrediğini saklamaya çalışıyordum. Uzaklaştırma bitmişti ama içimdeki o sürgün hissi hiç geçmemişti. Araba, mahallenin o kuytu köşesinde, her zamanki gibi bir isyan bayrağı gibi parlıyordu. Ama bugün o turuncunun üzerine biraz daha fazla toz konmuştu; tıpkı benim üzerime konan o sessizlik yemini gibi.
"Hadi oğlum Bahri," diye mırıldandım dikiz aynasındaki uykusuz gözlerime bakarak. "Kravat yerinde, gömlek içeride. Bugün bir efsane gibi değil, bir hayalet gibi yürüyeceksin."
Okul kapısından içeri adım attığımda, o meşhur rutubetli beton ve bayat poğaça kokusu genzime doldu. Her şey aynıydı ama her şey bambaşkaydı. Koridorun o sonu gelmez uğultusu, ben yaklaştıkça sanki bir radyo yayınının aniden kesilmesi gibi duruluyordu. Arkadaşların o kaçamak bakışlarını hissedebiliyordum; kimi hayranlıkla, kimi "bakalım şimdi ne yapacak" merakıyla süzüyordu beni. Ama ben sadece bir kişiyi arıyordum. Kalbimin o tek frekansını.
Merdivenlerden çıkarken, duvardaki o silinmiş "145" yazısının izine parmağımı sürdüm. Hafifti ama oradaydı. Tıpkı bizim gibi; silinmeye çalışılmış ama izi kalmış birer devrimdik biz. Sınıfın kapısına geldiğimde duraksadım. Derin bir nefes aldım. Kapının kolunu çevirdiğimde, o eski menteşenin gıcırtısı tüm sınıfta yankılandı. Herkes başını çevirdi. Ve o oradaydı.
Nergis...
En ön sırada, her zamanki vakur duruşuyla oturuyordu. Ama omuzları, babasının odasındaki o ağır konuşmanın yüküyle biraz daha çökmüş gibiydi. Göz göze geldik. O an, Ankara’nın tüm ayazı odadan çekildi. Gözlerindeki o harelerde, iki haftalık o sessizliğin, o mühürlü odaların ve o pilli radyodan gelen cızırtılı seslerin tüm hikayesi gizliydi. Hiçbir şey demedik. Diyemezdik. Sevda Hoca’nın gölgesi üzerimizdeydi ama o sessizliğin içinde öyle bir çığlık vardı ki, eminim sınıftaki herkes o frekansı duyabiliyordu.
Yerime, en arkadaki o karalanmış sırama yürüdüm. Sıramın üzerine birisi küçük bir kağıt parçası bırakmıştı. Tayfun’dur diye düşündüm ama kağıdı elime aldığımda o ince, zarif el yazısını tanıdım. Kağıtta sadece bir tarih ve bir saat yazıyordu: "Bu gece, 0.90’da Hazırım."
Kalbim, o turuncu Broadway’in motorundan daha güçlü bir ritimle çarpmaya başladı. Bizim için "sessiz direniş" başlamıştı. 2005’in o kısıtlı dünyasında, MSN pencereleri kapandığında, biz gökyüzündeki o radyo dalgalarına sığınacaktık.
Nergis’ten..
Babamın her sabah beni okulun kapısına bırakırken attığı o "son uyarı" bakışı, artık üzerime giydiğim bir üniforma gibiydi. Arabadan inerken kapıyı kapattığımda çıkan o tok ses, sanki özgürlüğümün üzerine kilitlenen bir asma kilidin sesiydi. Koridorlarda yürürken, herkesin fısıltılarını birer parazit gibi duyuyordum. "Bak, o kız," diyorlardı. "Bahri’nin uğruna dünyayı karşısına aldığı kız."
Ama ben "o kız" değildim. Ben sadece, test kitaplarının arasına saklanmış hayalleri olan, babasının o kalın hukuk kitaplarının altında ezilmemeye çalışan 16 yaşındaki Nergis’tim. Bahri’nin okula döndüğü haberini aldığımda, karnımdaki o kelebeklerin yerini birer devasa kartal almıştı; kanat çırpışları canımı yakıyordu.
Sınıfın kapısı açıldığında, o meşhur gıcırtıyı duyar duymaz başımı kaldırmamak için kendimi zorladım. Ama nafileydi... Bahri, o serseri ama bir o kadar da derin bakışlarıyla içeri girdiğinde, odadaki oksijenin bir anda tükendiğini hissettim. Üzerindeki o denim ceketin üzerinde hala sanayinin, o gerçek hayatın kokusu vardı. Yanımdan geçerken esen o hafif rüzgar, bana o karanlık depodaki tozlu ışığı hatırlattı.
Ona bakamadım. Bakarsam, ağlamaktan ya da çığlık atmaktan korkuyordum. Sadece önümdeki o deneme sınavı kitapçığına odaklanmış gibi yaptım. Kalemimin ucuyla kağıdın kenarına küçük bir "N" ve yanına silik bir "B" harfi çizdim. Sonra babamın sesi çınladı kulaklarımda: "Hata payın sıfır Nergis!" Hemen sildim o harfleri. Ama silginin kağıtta bıraktığı o küçük aşınma, tıpkı kalbimdeki o yara gibi kalıcıydı.
Bahri en arkaya geçti. Onun o sıraya oturuşunu, çantasını fırlatışını, Tayfun’la o sessiz ama her şeyi anlatan tokalaşmasını zihnimde canlandırabiliyordum. Oraya dönüp bakamazdım ama onun orada olduğunu bilmek, Ankara’nın o gri kışında içimi ısıtan tek şeydi.
Sevda Hoca derse girdiğinde, sınıfın havası bir anda ağırlaştı. Hoca, gözlüklerinin üzerinden hepimizi tek tek süzdü. Bakışları Bahri’de durdu, sonra bana geldi. O bakışta bir uyarı değil, bir "koruma" vardı.
"Bugün," dedi Sevda Hoca, sesi sınıftaki her bir çatlağa sızarak, "Fuzuli’nin o meşhur beytini konuşacağız: 'Aşk imiş her ne var alemde, İlim bir kıyl ü kâl imiş ancak...' Yani çocuklar, bu dünyada gerçek olan tek şey o kalpten gelen sestir; geri kalan her şey sadece birer gürültüden, birer dedikodudan ibarettir."
O an Bahri ile göz göze geldik. Hoca sanki o beyti sadece bizim için, o müdür odasındaki isyanımız için okumuştu. Babamın bahsettiği o "ilim", o "hukuk", o "gelecek", Bahri’nin bana o pilli radyodan fısıldadığı bir tek cümlenin yanında ne kadar da "kıyl ü kâl", yani ne kadar da boş bir lakırdıydı.
Bahri’den..
Ankara’nın ayazı, turuncu Broadway’in sac kaportasını sanki bir buz kütlesine çevirmişti. Mahallenin en ucundaki o karanlık parkta, sadece bir sokak lambasının cılız, turuncu ışığı altında bekliyordum. Direksiyonun o kemikleşmiş soğuğu avuçlarımı yakıyordu ama benim derdim ısınmak değil, o küçük devreyi hayata döndürmekti. Ön konsolun üzerine yaydığım kablolar, piller ve o derme çatma lehimlediğim anten; benim dış dünyaya, daha doğrusu Nergis’in o kilitli dünyasına açılan tek penceremdi.
"Hadi be aslanım," diye mırıldandım, radyo vericisinin o küçük kırmızı ışığına bakarak. "Işığın yansın ki, onun dünyası aydınlansın."
Tayfun, arabanın dışında, ellerini ceplerine sokmuş, ağzından çıkan her nefesin bir duman bulutu gibi havaya karıştığı o soğukta nöbet tutuyordu. Bir yandan titriyor, bir yandan da gözlerini mahallenin girişinden ayırmıyordu. Biz 2005’in o "yakalanma" korkusuyla büyüyen çocuklarıydık; her heyecanımızın sonunda bir disiplin kurulu ya da bir baba tokadı beklerdi bizi. Ama o gece, o korku bile bu frekansın yanında sönük kalıyordu.
Mikrofonu elime aldım. Metalin soğukluğu terli avcumda buz kesti. Derin bir nefes aldım, ciğerlerime dolan o keskin soğuk havayla beraber konuşmaya başladım. Sesim, Broadway’in o havasız, döşemeleri sigara kokan iç mekanında yankılanmıyordu; o ses, radyo dalgalarına binip Ankara’nın o gri binalarının üzerinden süzülerek Nergis’in odasına, onun o yastığının altına sakladığı pilli radyoya ulaşıyordu.
"Nergis... Duyuyor musun? Eğer oradaysan, eğer o kilitli kapının ardında, babanın o ağır hukuk kitaplarının gölgesinde bir parça gökyüzü arıyorsan; bil ki ben buradayım. Frekansımız 90.0... Bizim yılımız, bizim isyanımız. Bugün okulda yanından geçerken esen o rüzgar, aslında benim sana söyleyemediğim binlerce kelimenin ağırlığıydı. Sevda Hoca 'aşk imiş her ne var alemde' dedi ya... O an anladım ki, senin o bir saniyelik bakışın, dünyadaki tüm matematik formüllerinden, tüm yasalardan daha gerçek."
Elimdeki kaseti yuvaya yerleştirdim. Şebnem Ferah’ın o dönem ruhumuzu teslim aldığımız o efsanevi şarkısı değil, bu sefer daha sakin, daha derinden bir şey seçmiştim: Yalın - Meleklerin Sözü Var. 2005’in o naif, henüz kirlenmemiş romantizminin melodisi Broadway’in içini doldururken, ben sadece Nergis’in penceresine bakıyordum. Uzaktaydı ama o perdenin hafifçe aralanacağını, o ışığın iki kez yanıp söneceğini biliyordum.
Nergis’ten..
Odamın içindeki o ağır, sessiz boşluk... Babamın koridordaki o ritmik adım sesleri çoktan kesilmiş, evin üzerine o mühürlü gece sessizliği çökmüştü. Masamda, üzerimde devasa bir baskı gibi duran ÖSS hazırlık setleri, deneme sınavları ve babamın "Geleceğin burada" diyerek masama bıraktığı o kalın anayasa hukuku kitapları... Hepsi bana birer parmaklık gibi görünüyordu.
Saat tam 22:00 olduğunda, kalbim göğüs kafesimi yırtacakmış gibi atmaya başladı. Yastığımın en derin köşesine, çarşafların arasına gizlediğim o pilli Panasonic radyoyu çıkardım. Ellerim titreyerek kulaklığı kulağıma taktım. Radyonun o küçük, tırtıklı ayar düğmesini milim milim çevirmeye başladım.
89.8... 89.9... Ve o an, o cızırtılı parazitin içinden Bahri’nin o çatallı, hafif yorgun ama dünyanın en güvenli limanı olan sesini duydum.
"Nergis... Duyuyor musun?"
Gözlerimden bir damla yaş, yanağımdan süzülüp geometri kitabımın üzerine, bir üçgenin tam ortasına düştü. Duyuyordum Bahri... Seni, Ankara’nın o sessizliğinde, babamın o kilitli kapılarının ardında, ruhumun her hücresiyle duyuyordum. O an anladım ki; 56k modemlerin o gürültülü bağlantı sesi bile bu cızırtılı radyo yayını kadar huzur vermemişti bana.
Bahri konuşmaya devam ederken, şarkının melodisi odamın içine sızdı. O an odamın tavanındaki kireç lekeleri, sanki turuncu bir Broadway’in üzerinde uçuşan yıldızlara dönüştü. "Meleklerin sözü var..." diyordu şarkıda. Bizim de sözümüz vardı. 90 doğumlu, lise sıralarında birbirinin gözlerine bakmaya korkan ama radyo frekanslarında devrim yapan o çocukların sözü vardı.
Ayağa kalktım, parmak uçlarımda pencereye yürüdüm. Perdeyi bir milim bile değil, sadece bir iğne ucu kadar araladım. Uzaktaki o karanlık parkta, o turuncu parıltıyı gördüm. Bahri oradaydı. Broadway’in o hırçın turuncusu, Ankara’nın o simsiyah gecesinde bir direniş bayrağı gibi parlıyordu.
Masamın üzerindeki gece lambasını elime aldım. Düğmesine bir kez bastım, söndürdüm. Bir kez daha bastım, söndürdüm. Dıt-dıt. Bu bizim "bağlantı başarılı" sinyalimizdi. Bizim MSN pencerelerimiz kapalıydı, telefonlarımız alınmıştı, bilgisayar kablolarımız sökülmüştü ama biz o an, dünyanın en hızlı fiber optik kablolarından daha güçlü bir frekansla birbirimize bağlıydık.
Bahri’den..
Işığı gördüm. O iki küçük parıltı, Broadway’in ön camındaki buzun içinde bir güneş gibi doğdu içime. Tayfun yan cama vurdu: "Oğlum! Sinyal verdi! Nergis orada!"
"Biliyorum Tayfun," dedim, gözlerim dolarken. "O hep oradaydı."
Mikrofonu tekrar ağzıma yaklaştırdım. "Nergis... Işığını gördüm. Şimdi uyu sevgilim. Yarın okulda, o Sevda Hoca’nın bahsettiği 'ilim' gürültüsünün arasında, ben yine o 'sessiz frekansta' seni bekliyor olacağım. Kağıtlaşmalarımız bitmedi. Geometri kitabının 145. sayfasında, yeni bir not var. Onu bulmadan sınıftan çıkma."
Yayını kapattım. Vericinin o küçük kırmızı ışığı söndüğünde, Broadway’in içi bir anlığına daha da karardı. Ama benim içim, Ankara’nın tüm sokak lambalarından daha aydındı. 2005’in o zorlu, o baskıcı, o her adımın hesaplandığı günlerinde biz, kendimize ait bir evren kurmuştuk.
Broadway’i çalıştırdım. Egzozdan çıkan o kara duman, gecenin beyaz karına karışırken; biz lise yıllarının o en masum, en isyankar ve en "çevrimdışı" aşkını yaşamaya devam ediyorduk. Bilmiyorduk ki; bu frekanslar, bu gizli ışıklar ve bu turuncu araba; belkide yıllar sürecek özlemin en büyük yarası olacaktı. Ama o gece, sadece o an vardı. Ve o an, sonsuza kadar bizimle kalacaktı.