Avcı

2008 Words
​Trafo merkezinin beş kilometre uzağında, Bolu’nun nemli toprağına gömülü bir komuta konteynerinin içinde, ekranların yaydığı soğuk mavi ışık yüzümü aydınlatıyordu. Gözlerimdeki yorgunluk, yılların getirdiği o zehirli hırsla harmanlanmıştı. Parmaklarım, klavyenin üzerinde Göktuğ ile yan yana çalıştığımız o eski günlerin ritmiyle geziniyordu. ​"Göktuğ..." diye fısıldadım, dumanı tüten kahve bardağını kenara iterek. "Beni hafife aldın. O kızı bir bilgisayar mühendisi olarak değil, bir el bombası olarak yetiştirdiğini biliyordum. Ama emniyet pimini benim çekeceğimi hesaplamadın." ​Ekrandaki termal görüntülerde, trafo merkezinin içindeki iki ısı kaynağını izliyordum. Biri o devasa cüssesiyle Chaiya, diğeri ise küçük Lara. Pusula’nın mimarı bendim; Göktuğ sadece onun içine "vicdan" denilen o gereksiz protokolü eklemişti. Şimdi o vicdanı söküp atma vaktiydi. ​"Drone 1, hedefe kilitlen," dedim telsize. Sesimdeki mekanik soğukluk, Lara’nın sistemine sızarken kullandığım kodlar kadar keskindi. "İşaretleyiciyi aktif et. Korkmasını sağla. Korku, bir yazılımcının en büyük hatayı yaptığı andır." ​Lara’nın sistemime karşı koyuşunu izlemek, aynaya bakmak gibiydi. Aynı hamleler, aynı savunma duvarları... Göktuğ ona her şeyi öğretmişti. Ama öğretmediği bir şey vardı: Bir sistem, ancak onu yaratanın merhameti kadar güvenlidir. Ve benim merhametim, Göktuğ’un o ıssız ormandaki "ölümüyle" birlikte gömülmüştü. ​"Küçük Peri Kızı," dedim, ekrana yansıyan o titrek ısı silüetine bakarak. "Amcan seni bir kalkan sanıyordu. Ama sen sadece bu büyük oyunun kapısını açacak anahtarsın. O anahtarı elinden aldığımda, amcanın sakladığı tüm 'borçlar' benim kasama akacak." ​Sistemin derinliklerine gönderdiğim o son soru—Annenin sana söylediği son kelime neydi?—aslında Lara’ya değil, Göktuğ’un anısına indirdiğim bir darbeydi. O şifreyi ben koymuştum. O gece, ormanda Göktuğ ile sırt sırta verdiğimiz o son operasyonda, Pusula’nın çekirdeğini beraber mühürlemiştik. ​Aniden, trafo merkezinin verilerinde bir dalgalanma gördüm. Lara cevap vermişti. Ama beklediğim o panik dolu yanlış kodlar gelmedi. ​execute_protocol: PHOENIX_FALL ​Gözlerim fal taşı gibi açıldı. "Hayır..." dedim, sandalyemden doğrularak. "Bu protokolü bilmemesi gerekiyordu. Bu bir intihar görevi!" ​Ekrandaki geri sayım hızla sıfıra doğru akarken, trafo merkezinin kameralarından bir patlamanın beyazlığı yansıdı. Sinyal koptu. Statik bir hışırtı tüm odayı kapladı. Lara, sadece sistemi değil, benim ona ulaşabileceğim tüm yolları ateşe vermişti. ​"Zeki kız," diye mırıldandım, titreyen ellerimi yumruk yaparak. "Amcan gibi... Külleri tercih ettin." ​Kulaklığımdaki telsizden bir ses cızırtıyla yükseldi: "Efendim, hedef imha edildi mi?" ​Ceketimi sandalyenin arkasından aldım ve karanlık ormana doğru yürümek için kapıya yöneldim. "Hayır," dedim, sesimdeki öfkeyi bastırarak. "Sadece oyunun kurallarını değiştirdi. Artık klavye başında değiliz. Artık sahada, o çok sevdiği amcasının yöntemleriyle dövüşeceğiz." ​Bolu ormanlarının sisi, trafo merkezinden yükselen dumanlarla birleşirken, Pusula’nın iğnesinin artık tek bir yönü gösterdiğini biliyordum: Beni. ​Konteynerin kapısını ardımdan sertçe kapattığımda, dışarıdaki nemli soğuk ciğerlerime doldu. Uzaktaki trafo merkezinden yükselen alevler, gökyüzünü kirli bir turuncuya boyuyordu. Göktuğ’un "Peri Kızı" dediği o küçük fare, az önce laboratuvarımı havaya uçurmuştu ama farkında olmadığı bir şey vardı: Bir yangın, ancak yakacak bir şey bulamadığında söner. ​"Efendim, dronlar patlamanın etkisiyle sinyal kaybetti. Termal görüntüler artık sadece yangını gösteriyor," dedi yanımdaki adam, sesinde gizleyemediği bir korkuyla. ​"Sinyal kaybetmediler, imha edildiler," dedim, botlarımın altında ezilen kuru dalların sesine odaklanarak. "Lara sadece sistemi yakmadı; o yangını bir perde olarak kullandı. Şu an o dumanların arasından bir gölge gibi süzülüyor. Tıpkı amcasının ona öğrettiği gibi." ​Cebimden eski, gümüş bir çakmak çıkardım. Üzerinde Göktuğ ile paylaştığımız o eski birliğin amblemi vardı. Onu ormanda bırakıp ölüme terk ettiğim geceyi düşündüm. "Öldüğünü" sanıyordu ama ben onun canını almamıştım; ben onun geleceğini çalmıştım. Şimdi o gelecek, elinde bir klavye ve bir EMP cihazıyla peşimdeydi. ​"Bölgeyi kordon altına alın," diye emir verdim. "Ama dikkatli olun. Karşınızda sadece bir bilgisayar mühendisi yok. Karşınızda, benim kodlarımı ezbere bilen ve amcasının öfkesini kuşanmış bir hayalet var." ​Yolun kenarında bekleyen siyah zırhlı araca bindiğimde, önümdeki tabletten Pusula’nın son sızıntılarını kontrol ettim. Lara’nın sisteme girdiği o son cevap—annesinin son sözü—benim bile beklemediğim bir kapıyı açmıştı. ​ACCESS_CODE_ACCEPTED: MOTHER'S_LULLABY ​Sistem bana bir konum gönderdi. Ama bu konum trafo merkezi değildi. Bu, Bolu’nun en sarp kayalıklarının altında, Göktuğ’un benden bile sakladığı o "gerçek" deponun koordinatlarıydı. ​"Demek öyle Göktuğ," diye mırıldandım, karanlık yola bakarken. "Kızına sadece savunmayı değil, taarruzu da miras bıraktın. Pusula bizi o depoya çağırıyor." ​Araba sarsılarak orman yolunda ilerlerken, içimdeki o eski huzursuzluk tekrar uyandı. Lara, trafo merkezini patlatarak beni bir seçime zorlamıştı: Ya peşini bırakacaktım ya da onun hazırladığı o karanlık arenaya, amcasının mühimmat dolu yeraltı krallığına girecektim. ​"Hızı artırın," dedim şoföre. "Ve mühimmatı kontrol edin. Eğer o kız o depoya benden önce ulaşırsa, bu orman hepimiz için bir veri mezarlığına dönüşür." ​Gözlerimi kararan ağaçlara diktim. Lara’nın şu an Chaiya ile birlikte o karanlığın içinde, sessizce bizi izlediğini biliyordum. Ben onun zihnini hacklemeye çalışmıştım, o ise benim dünyamı ateşe vermişti. ​Oyun artık siber değildi. Oyun artık kan ve barut kokuyordu. Ve bu sefer, "Yönetici" koltuğunda kimin oturacağına kodlar değil, kimin tetiği daha hızlı çekeceği karar verecekti. Aracın camına vuran yağmur damlaları, dijital bir parazit gibi görüşümü bulandırıyordu. Yan koltuktaki tabletimde, trafo merkezinden gelen son verilerin dökümü akıyordu. Lara'nın sisteme bıraktığı o son imza, sadece bir patlama komutu değildi; bir virüstü. Ama bilgisayarlarıma değil, doğrudan şüphelerime sızan bir virüs... ​"Efendim, depoya üç kilometre kaldı," dedi şoför. Sesindeki titreme, ormanın uğultusuna karışıyordu. ​"Dur!" dedim aniden. ​Araba sert bir frenle sarsılarak durdu. Ormanın derinliklerinden gelen o patlama sesi, yerini tekinsiz bir sessizliğe bırakmıştı. Dışarı çıktım. Çamur ve yanık kablo kokusu burnuma dolarken, cebimdeki o gümüş çakmağı parmaklarımın arasında çevirdim. ​Lara'nın ne yaptığını şimdi anlıyordum. O trafo merkezini sadece beni kör etmek için havaya uçurmamıştı; benim hırsımı bir algoritma gibi kullanmıştı. Beni o depoya, yani amcasının mühimmat yığınağına çekmek istiyordu; çünkü orası onun ev sahibi olduğu, her köşesini avucunun içi gibi bildiği bir pusu alanıydı. ​"Geri dönüyoruz," dedim buz gibi bir sesle. ​"Ama efendim, Pusula'nın sinyali..." ​"Pusula bir yem!" diye kükredim. "Göktuğ ona satranç öğretirken, her zaman bir taşını feda etmesini söylerdi. Trafo merkezi onun kalesiydi, depoyu ise yem olarak önüme attı. O kız şu an depoda değil. O şu an... arkamızda!" ​Tam o anda, ormanın içinden bir ıslık sesi yükseldi. Çok ince, neredeyse duyulmaz bir frekansta... Ardından, zırhlı aracın tüm farları aynı anda patladı. Karanlık, bir mürekkep balığının saldırısı gibi üzerimize çöktü. ​"Gözlükleri takın! Termal! Hemen!" diye bağırdım. ​Gözlüğü yüzüme geçirdiğim an, hayatımda gördüğüm en korkunç manzarayla karşılaştım. Termal ekranda, ormanın her yerinde onlarca küçük ısı kaynağı yanıp sönüyordu. Lara, bahçedeki fıskiyelere koyduğu o yanıcı karışımı, ormanın bu bölgesindeki otomatik sulama sistemine enjekte etmiş olmalıydı. ​Ve sonra, o mekanik ses kulaklığımda yankılandı. Bu sefer bir hacker sesi değil, bizzat Lara’nın o soğuk ve net sesiydi: ​"Algoritma 3: Çıkış Yok. Hatırlıyor musun? Amcam derdi ki; 'Avcı, avının peşine düştüğü an, kendi sırtındaki hedefi unutur.' Şimdi arkana bak." ​Yavaşça arkama döndüm. On metre ötede, ağaçların arasından süzülen ay ışığının altında iki siluet duruyordu. Chaiya, devasa gölgesiyle bir duvar gibi yükselirken; yanında duran Lara, amcasının o eski, mühürlü siyah çantasını omzuna asmış, elinde bir tabletle doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. ​O an anladım. O küçük kız ölmemişti. Bilgisayar mühendisi de ölmemişti. O, Göktuğ’un yarattığı o kusursuz canavara dönüşmüştü. ​"Peri Kızı," dedim, sesimdeki hayranlığı gizleyemeyerek. "Amcan görse seninle gurur duyardı. Ya da dehşete düşerdi." ​Lara, tabletteki bir düğmeye dokundu. Ormandaki o onlarca ısı kaynağı bir anda parladı. "Amcamın 'borçlarını' tahsil etmeye gelmedim," dedi Lara. Sesi, rüzgarın ağaçların arasından geçişi kadar doğaldı. "Ben, senin bu sistemden tamamen silinmeni sağlamaya geldim. Sil butonu benim elimde." ​O gece Bolu ormanlarında, Pusula artık kimseyi bir yere götürmüyordu; çünkü yolun sonuna gelmiştik. Ben, yarattığım o algoritmanın içinde hapsolmuş bir hata kodundan ibarettim ve karşımda sistemi temizlemeye yeminli bir "Yönetici" duruyordu. ​Ormanın nemli toprağında duran Lara’ya bakarken, hayatım boyunca kaçtığım o aynayla karşı karşıya olduğumu anladım. O küçük kızın gözlerindeki 0 ve 1’lerin soğukluğu, Göktuğ’un bile sahip olamadığı bir berraklıktı. Ben onu bir yazılım hatası gibi silmeye çalışmıştım, o ise tüm sistemimi kökten kazımaya gelmişti. ​"Sil butonu ha?" dedim hafifçe gülümseyerek. Elimdeki gümüş çakmağı yere attım. Artık ışığa ihtiyacım yoktu. "Göktuğ sana her şeyi öğretmiş ama bir şeyi eksik bırakmış Lara. Bir veriyi sildiğinde arkasında bıraktığı o boşluk, bazen verinin kendisinden daha çok can yakar." ​Lara, tabletteki parmağını kıpırdatmadı. "Boşluklardan korkmuyorum," dedi. Sesi, ormanın derinliklerindeki bir nehrin akışı kadar düzdü. "Çünkü o boşluğu amcamın adaletiyle dolduracağım. Şimdi, sistemdeki son 'bug' sensin." ​Parmakları ekranda hızla hareket etti. Aniden, cebimdeki telefonum ve araçtaki tüm sistemler dayanılmaz bir tiz sesle inlemeye başladı. Bu bir hack saldırısı değildi; bu, donanımın kendisine aşırı yükleme yapan bir frekans saldırısıydı. ​"Chaiya, şimdi!" dedi Lara. ​Chaiya, karanlığın içinden bir fırtına gibi koptu. Adamlarım daha silahlarını doğrultamadan, ormanın içine yerleştirilmiş olan o yüksek basınçlı sistem devreye girdi. Az önce gördüğüm o ısı kaynakları aslında sahte hedeflerdi; her biri, amcamın o yanıcı karışımıyla dolu küçük kapsüllerdi. Kapsüller patladıkça çevremiz bir ateş çemberine döndü. ​Alevlerin arasında Lara’ya doğru bir adım attım. "Pusula'yı istiyorsun, değil mi?" diye bağırdım alevlerin uğultusuna karşı. "Onu alabilirsin. Ama onu aldığında, Göktuğ’un neden kaçtığını da öğreneceksin. O sadece bir örgütü değil, bizzat senin doğduğun o karanlık algoritmayı saklıyordu!" ​Lara durdu. Gözlerinde ilk kez bir anlık tereddüt, insani bir kırılma gördüm. Ama bu sadece bir saniye sürdü. Ardından yüzüne o amansız "Yönetici" ifadesi geri döndü. ​"Benim nereden geldiğim değil, senin nereye gideceğin önemli," dedi ve tabletteki son komuta bastı: ​execute_protocol: TOTAL_ERASURE ​Trafo merkezinden gelen o devasa enerji yükü, ormanın altına döşeli olan fiber hatlar üzerinden doğrudan benim bulunduğum koordinata deşarj edildi. Ayaklarımın altındaki toprak sarsıldı. Bir bilgisayar mühendisi olarak, bir devrenin nasıl yandığını binlerce kez izlemiştim. Şimdi ise o devrenin tam ortasındaki direnç bendim. ​Gözlerimi kapatmadan hemen önce gördüğüm son şey; Lara’nın arkasını dönüp Chaiya ile birlikte karanlığın içine, Bolu’nun o sisli kalbine doğru yürüyüşüydü. O artık sadece bir yeğen ya da bir yazar değildi; amcasının yarım bıraktığı o kanlı kitabı bitiren son karakterdi. ​Sistem kapandı. Ekran karardı. ​Geriye sadece ormanın uğultusu ve küllerin arasında parlayan, üzerine basılıp geçilmiş o gümüş çakmak kaldı. Pusula artık yönünü bulmuştu: Lara, amcasının gölgesinden çıkmış, kendi hikayesini kan ve kodla yazmaya başlamıştı. ​Alevler arkasında devasa birer hayalet gibi yükselirken, Lara adımlarını yavaşlatmadı. Arkasında bıraktığı o yıkım, aslında amcasının yıllardır üzerine titrediği o korunaklı hayatın sonuydu. Bolu’nun sisi; yanık metal ve çam kokusuyla birleşerek ciğerlerine doluyordu. ​Chaiya, genç kızın bir adım gerisinde devasa bir gölge gibi ona eşlik ediyordu. Elindeki tüfeği gevşekçe tutuyordu ama kulakları hâlâ ormandaki en ufak bir çıtırtıdaydı. ​"Bitti mi, Lara?" diye sordu Chaiya, sesi dumanın içinde boğuklaşarak. ​Lara durdu. Omzundaki siyah çantanın ağırlığını düzeltti. Çantanın içindeki sabit sürücü; binlerce insanın hayatını, amcasının borçlarını ve o eski ortağın bahsettiği "karanlık doğuşu" barındırıyordu. ​"Hayır, Chaiya," dedi Lara, bakışlarını puslu orman yolunun bittiği o belirsiz karanlığa dikerek. "Sadece ilk bölüm bitti. Amcam beni bir kalkan sanmıyordu, beni bir anahtar olarak yetiştirdi demiştik o adam... Haklıydı. Ama bu anahtar sadece geçmişin kapılarını açmayacak." ​Lara cebinden o gümüş Pusula kolyesini çıkardı. Artık parlamıyordu, üzeri is ve kurumla kaplanmıştı. Kolye ucundaki gizli bölmeyi tırnağıyla açtı ve içindeki minyatür veri kartını çıkardı. ​"Pusula artık yön göstermiyor," dedi fısıltıyla. "Pusula artık hedef veriyor." ​Tableti tekrar açtı. Ekrandaki TOTAL_ERASURE yazısının altında, o eski ortağın sisteminden çekilen son bir veri paketi yavaşça deşifre oluyordu. Bu, amcamın "iş seyahati" dediği yerin gerçek koordinatlarıydı. Ama karşısında bir yer değil, bir isim vardı: ​HEDEF: OLYMPUS PROJESİ ​Lara, tabletteki veriyi kalıcı olarak kendi bulut sistemine aktardı ve ardından elindeki cihazı sert bir hareketle ikiye bölüp çamurlu toprağa fırlattı. ​"Amcamın sert sevgisi beni bir zırhla kapladı demiştim," dedi Chaiya’ya dönerek. "Ama o zırhın altındaki kodları artık ben yazıyorum. Biz sadece bu ormandan çıkmıyoruz Chaiya. Biz, bu sistemi kuranların kabusu olmaya gidiyoruz." ​Bolu’nun sabah sisi çökerken, uzaktan siren sesleri duyulmaya başladı. İtfaiye ve jandarma araçlarının ışıkları ağaçların arasından süzülüyordu. Ama onlar vardığında, ne bir "Yönetici" bulacaklardı ne de bir "Peri Kızı". ​Lara ve Chaiya, ormanın içinde iz bırakmadan kaybolan iki veri biti gibiydiler. Amcasının bıraktığı o "Pusula", artık bir intikam algoritmasına dönüşmüştü ve bu algoritmanın durması için gereken tek şey, listenin sonundaki ismin yanına o soğuk kelimenin yazılmasıydı: ​Status: Deleted ​Peri Kızı kalemini kırmış, klavyesini bir silaha dönüştürmüştü. Gerçek hikaye, şimdi başlıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD