Geçmişin Gölgeleri

5003 Words
Laranın anlatımı geçmiş ​Dört yaş, insanın hafızasında silik bir iz, uçucu bir buğu olmalıydı; oyun hamurlarının şekerli kokusu, parktaki salıncakların gıcırtısı ya da annesinin saçlarından süzülen o narin yasemin kokusuyla hatırlanan... Benim çocukluğum ise o daracık delikten sızan geniz yakıcı barut kokusu ve zihnime mühürlenen kan kırmızısıyla tanımlanmıştı. Sülalemin bir gecede tarihten silinişini o delikten, nefesimi tutarak izlerken; sadece ailemi değil, sesimi de o zifiri karanlığa gömmüştüm. ​Yetimhanenin soğuk, deterjan kokulu koridorlarında "dilsiz" diye itilip kakılırken, sevginin sadece masallarda karın doyurduğunu çok erken, kemiklerime kadar üşüyerek öğrendim. Sonra amcam çıktı geldi. Sert yüz hatları, buz kesmiş bakışları ve babaannemin fısıltılarından hayal meyal hatırladığım o tavizsiz askeri duruşuyla beni o çukurdan çekip aldı. Kasabanın uzağında, uçsuz bucaksız tarlaların ortasında sessizliğin hüküm sürdüğü o eve yerleştiğimizde, amcamın köşeli dürüstlüğü benim sığınağım oldu. O, devasa depolarından dünyaya kablo sevk eden ağırbaşlı bir esnaftı belki; ama adımları her daim görünmez bir kışlanın yankısını taşıyordu.O ev benim için sadece bir sığnaktı amcam sert mizacının altında yumuşak bir kalbinin olduğunu biliyordum ama sanki beni boş vermiş gibiydi taki ilk okulda kazan dairesine kapatılana kadar o gün sadece amcamın sıcacık yüreğini görmemiş sesimide geri almıştım. Ve o gün... Okulun o nemli, geniz yakan küf kokulu kazan dairesi. ​Ağır metal kapı üzerime kilitlendiğinde duyduğum tek şey o soğuk sürgü sesi değildi; zamanın tersine aktığını, mekanın büzüldüğünü hissettim. Dört yaşındaki o karanlık delik, bir karabasan gibi yeniden etrafımı sardı. Duvarlar, üzerime çökmek üzere olan devasa birer mezar taşına dönüştü. Akciğerlerim oksijen yerine geçmişin tozunu ve ölümün kokusunu çekiyordu içime. Kalbim göğüs kafesimi parçalamak istercesine çarparken, yıllardır boğazımda bir ur gibi büyüyen o devasa yumru ansızın çözüldü. ​Karanlığı yırtan, sadece fizyolojik bir çığlık değildi; içimdeki Lara’nın prangalarını parçalayan intikam nidasıydı. Avazım çıktığı kadar bağırdığımda, sadece okulun taş duvarları değil; amcamın beni önemsemediği sevmediğini düşündüğüm her an için çığlık attım ama biliyordum kimse gelmeyecekti yapahanlızdım bu dünyada tam pes etmiştimki kapılar açıldı içime bir güneş doğmuştu sanki o karanlıktaki süilet beni sevmediğini düşündüğüm adam benim için gelmişti o ne yüzündeki ifade telaşlanmışmıydı neyse neydi benim için bir kurtarıcı gibiydi küçük bir kızçocuğu iken bağlanmak sevmek kolaydı bende. onu yapmıştım koşulsuz sevmiştim amcamı biliyordum ki koşulsuz sevgi ile onun kalbindeki buzuda çözebilirdim .o gün kapalı alanda kalarak acı çeksemde amcamın beni önsediğini düşünmek bana tarifsiz bir mutluluk vermiştim o gün benim için milattı ne yapıp edip amcama kendimi sevdirecektim. Ertesi sabah uyandığımda boğazımdaki o sızlayan boşluk, yerini tuhaf bir doluluğa bırakmıştı. Artık sessizlik benim zindanım değil, bir zamanlar içinde kaybolduğum o devasa deponun tozlu rafları gibi düzenlenmeyi bekleyen bir alandı. Mutfağa indiğimde amcamın sırtı bana dönüktü; her zamanki gibi dimdik, sanki her an bir saldırı bekliyor gibi tetikte. Çay bardağını masaya bıraktığında çıkan o hafif tıkırtı, okulun kazan dairesindeki o korkunç sessizliği parçaladı zihnimde. Derin bir nefes aldım. Sesim, paslanmış bir kapı menteşesi gibi gıcırdayarak ama kararlı bir şekilde döküldü dudaklarımdan: ​'Günaydın, amca.' ​Omuzları hafifçe sarsıldı. Dönmedi. Ama elindeki bardağı öyle sıkı kavradı ki, parmak boğumlarının bembeyaz kesildiğini görebiliyordum. O an anladım; onun kalbindeki buzları eritmek için bağırmama gerek yoktu. Sadece varlığımla o kaleye sızmam yetecekti." O günden sonra sesim, paslanmış bir kilit gibi gıcırdayarak da olsa hayatıma geri dönmüştü. Ama amcamın o sarsılmaz sessizliğini aşmak için kelimelerin yetmeyeceğini biliyordum. Onun kalbi, kuşatılması imkansız bir kale gibiydi; bu yüzden ben de cepheden saldırmak yerine, o kalenin sularına sızmaya karar verdim. ​İlk hamlem, onun o kusursuz sandığı ama aslında kimsesizlikle örülü düzenine dahil olmaktı. Her sabah o uyanmadan önce mutfağa süzülüyor, çay suyunun fokurtusunu amcamın sert adımlarına bir eşlikçi yapıyordum. Kahvaltı masasına oturduğunda artık karşısında sadece 'dilsiz bir çocuk' değil, onun alışkanlıklarını ezberlemiş bir gölge vardı. ​Bir akşam, amcamın çalışma odasındaki masanın üzerinde, her zaman içtiği o acı kahvenin lekesini gördüm. Hiçbir şey söylemedim. Ertesi gün, o masanın üzerinde leke yoktu; sadece amcamın çok sevdiği ama tozlanmış eski pusulasının parladığını fark etti. Bir an duraksadı, göz ucuyla kapı aralığından beni izlediğini hissettim. Bakışları hala buz gibiydi ama o akşam akşam yemeğinde tabağımdaki sebzeleri ayıklamadığımda, ilk kez çatalını tabağına sertçe vurmadı. ​Bu benim ilk küçük zaferimdi. ​Onu iyileştirmek istemiyordum; sadece o buzdan duvarın arkasında nefes alan o adamın, benim için o kapıyı açan adam olduğunu hatırlamasını istiyordum. Sesimi geri almıştım, şimdi sıra onun kalbini geri almaktaydı. Adım adım, sessizce ve sabırla..." Şimdiki zaman ​Üzerimdeki siyah boğazlı kazağın boynumu saran dokusu, bazen bana o dört yaşındaki boğulma hissini hatırlatıyor ama bu kez bir fark var: Bu benim zırhım. İTÜ’nün Ayazağa kampüsünde, laboratuvarın o steril ve hafif metalik kokan havasında, bilgisayar ekranımın başında oturuyorum. Etrafımdaki herkes kodların mantığını kavramaya çalışırken, ben o satırların arasında kendi sessizliğimi inşa ediyorum. Bilgisayar mühendisliği okumak benim için sadece bir meslek seçimi değil; karmaşayı düzene sokma, kırık sistemleri onarma ve dünyayı "0" ile "1" netliğinde görme çabası. ​İnsanlar beni "sessiz kız" olarak tanıyor. Az konuşuyorum, çünkü kelimelerin ne kadar ağır bedelleri olabileceğini o kazan dairesinde, ciğerlerime küf dolarken öğrendim. Ama o sessizliğin altında, kimsenin bilmediği bir gücüm var. Klavyeye her dokunuşumda, dijital dünyanın kapılarını zorlamadan, görünmez bir hayalet gibi siber koridorlarda geziniyorum. Hacklemek benim için bir saldırı değil, amcamın o sarsılmaz ama yorgun dünyasını korumak için ördüğüm dijital bir kale suru. ​Hafta sonları kasabaya, o uçsuz bucaksız tarlaların ortasındaki eve döndüğümde, zamanın büzüldüğünü hissediyorum. Amcam... O sert yüz hatları ve her an bir saldırı bekleyen tetikteki duruşuyla mutfak masasında oturuyor. Aramızda hâlâ o devasa sessizlik hüküm sürüyor ama artık bu sessizlik bizi boğmuyor; bizi birleştiriyor. ​Önüne en sevdiği koyu demli çayı bırakırken göz göze geliyoruz. O an anlıyorum; o buzdan kalenin kapıları bana sonsuza dek açık. O, beni o karanlık delikten, o dilsiz yalnızlıktan çekip alan adam. Şimdi ben, onun dünyasına sızmaya çalışan dijital virüsleri tek tek ayıklarken, ona olan borcumu ödüyorum. ​Boynumdaki küçük pusula kolyesini parmaklarımın arasında sıkıştırıyorum. Yönümü artık biliyorum. Ben artık sadece o travmanın kurbanı olan küçük kız değilim; ben geçmişin küllerinden doğan, geleceği kendi elleriyle kodlayan Lara'yım. Amcamın o sarsılmaz sessizliğini aşmak için artık bağırmama gerek yok. Bir "Enter" tuşuna basmam, onun güvenliği için sabahlara kadar ekran başında nöbet tutmam yetiyor. ​Onun kalbindeki buzlar tamamen eridi mi, bilmiyorum. Ama o çay bardağını masaya bırakırken parmak boğumlarının artık bembeyaz kesilmediğini görmek, benim için dünyadaki en büyük zafer. Biz iki yaralı ruh, birbirimizin sessizliğinde şifa buluyoruz. Ve ben biliyorum ki; sevgi, bazen en karmaşık kodların bile çözemediği o en saf algoritmadır yaşadıklarımızdan ilişkimizden bahsetik ama ne benim nede amcamın nasılngöründüğünü söylemedim Amcam yakışıklı bir adam çocukluğumda daha yakışıklıydı ama o görünümden tek değişik olna saçlarına düşen aklar ve yüzündeki çizgiler amcam hala atletik bir vücuda sahip sporu hiç bir zaman bırakmadı siyah saçlı buğday tenli çekik gözlü oldukça uzun boylu bir adam amcam diye demiyorum oldukça karizmatik bu görümüşle hala bekar.benmi Bende Siyah saçlıtım uzun boylum atletik bir vücudum var gözlerim kahvenin en koyu tonu Tenim buğday teni gözlerimde yjlların yorgunlu olsada ışıl ışıl yaşadıklarıma rağmen gülmeyi hiç bırakmadım gülmeyi güldürmeyi hep sevdim benim adım Lara inci gibi parlayan ve ışık saçan ismim gibi olmaya çalıştım herzaman. geçmişimi geleceğimi düşündüğüm bir an amcam aradı " Alo lara ben bir iş seyahatine çıkıyorum anahtar herzamanki yerinde Pee Chaiya orda olacak bir durumda ona danış " dedi ve telefonu kapattı ne oluyor bu adama bugün okulun son günüydü İstanbulun karmaşasından çıkıp sesiz sakin kasabama dönücektim ama amcamdan böyle bşr telefon beklemiyordum gittiğimde balık tutup film izlerdik bakmayın öyle herzman güzel vakit geçiriyor gibi konuştuğuma o aşamaya gelmek için büyük bir bedel ödedim . Geçmiş 12 yaşlarında falandım beni yetim haneden almasının üstünden 7 sene geçmişti.amcamın sevgisini kazanmaya çalışmamın üstündende 5 sene geçmişti artık herşey rutune bağlamış gibiydi robot gibiydik her sabah Günaydın amca diyerek başlayıp gün boyu ona yaranmaya çalışıyordum ve amcam her yaptığıma bir kulp buluyordu 5 sene dayanmıştım bu duruma ve en son canıma tak dedi ve ne olacaksa olsun artık kavga ise kavga edelim tartışacaksak tartışalım ama adamla tartışmak bile zordu her konuşmaya çalıştığımda işim var deyip beni başından salıyor evin yanındaki depoya girip saatlerce çıkmıyordu.hep kendime sordum ben sevilmeyecek bir insanmıyım neden hep başından savıyor beni artık bende onun istediği gibi biri olmayacaktım nasıl olsa beni sevmiyor benle konışmaya bile tenezzül etmiyordu sabah erkenden kalkım ilk işim amcama günaydın deyip çayını vermekti ama o gün yapmadım ne günaydın dedim nede çayını verdim kahvaltımı yapıp yola koyuldum normalde sabah o beni okula bırakırdı ama o gün bir karar vermiştim benimle konuşmayan birimin arabasına da binmeyecek ısızda olsa kendim gidecetim okula sırtımda okul çantam elimde yemeğim hiç birşey söylemeden çıktım evden yürümeye başladım okul baya uzaktaydı amcam yanımda durup " Bugün sana ne oldu neden haber vermeden çıkıp gittin evden bin arabaya cabuk" diye gürledi inatçıydım madem o benle konuşmuyor bende onun söylediği hiç birşeye cevap vermeyecek kafamın dikine gidecektim hiç duymadım söylediklerini korksamda korktuğumu belli etmeden yoluma devam ettim adımlarımı hızlandırdım amcam " Lara sana diyorum çabuk bin arabaya " Duymadım devam ettim yürümeye " En son amcam ne halin varsa gör deyip gitti" hayal kırıklığı ile yürümeye devam ettim artık yanlızdım amcamın acıma duygusunu sevgi zannetmiş kendimi kaptırmıştım artık kendi başımın çaresine bakmalı beni bir mecburiyet olarak gören birinin yanıda sığıntı gibi kalmayacaktım yürümekten ayaklarım titremeye başlamış çantam ilk ağırlığının 10 katına çıkmış gibiydi okulda ilk iki dersi kaçırmıştım ertesi sabah daha erken kalkıp yollara düşmeliydim birde bunun dönüşü vardı ne bir araba ne bir taksi geçiyordu gerçi geçsede param yoktuki verecek dönüş yolu daha karanlıktı daha hızlı adımlarla yürüyor sürekli arkama bakıyordum içimden hep bir umut geleceğini düşündüm ama olmadı korka korka eve geldim yemek masasında beni bekliyordu ama ne onun yaptığı yemeği yiyecek nede onunla konuşacak dermanım vardı selam vermeden odama geçitim üstümü çıkatmadan uyumuşum sabah hem aç hemde uykulu bir şekilde uyandım üstümü giydim çıkmak üzereydimki amcam " Okuldan izin aldım bugün senle konuşacağız" Amcam öyle söyleyince boynuna atlayıp öpmek istemiştim ama tutum kendimi hem öyle birşey yapsam büyük ihtimalle iterdi istemezdi öpmemi 7 sende bir kere bile öpmedi bayramlarda bile elini öptürmez uzaktan kutlardık, soğuk ve mesafeli tamam diyebildim sadece odama gidip üstümü değiştirdim kurt gibi açtım mutfağa gidip birşeyler hazırlayacaktım kendime ama o anda amcam elinde olta ve kova ile yanıma geldi " Üstüne kalın giy balık tutmaya gidiyoruz" bu adam kafayı mı yedi 7 senede bir kere böyle birşey yapmadı ne diye şimdi böyle birşey yapıyor hemde ben yorgunluktan ölürken " Ben gelmel istemiyorum yorgunum " dedim Amcam " Konuşmak istemiyormuydun işte sana fırsat konuş ne konuşmak istiyorsan" " Ne değişti" diye bildim içimden beni duyman için 1 kilometre yolmu yürümeliydim " içimde inanılmaz bir öfke kabarıyordu herşeyi yakıp yıkmak avazım çıktığı kadar. bağırmak istiyordum ve son söylediği şeyle öfkem arşa ulaştı resmen " istediğin bu değil miydi" bende kayış kopmuştu " Evet dedim istedim sadece senle konuşmak sadece biraz beni sevmendi ben istemedim ailemin ölmesini ben istemedim benim vasim olmanı ben istemsdim bana bakıcılık yapmanı lanet olsun ben sadece beni sevmeni istedim senle bir amca yeğen olabilşrz sanmıştım senin istediğin gibi olmaya çalıştım ama sen bana bir gülümsemeyi bile çok gördün ya ben senle konuşabilmek için beni görmeni sağlaya bilmek için tam 1 kilometre yol yürüdüm sen ne yaptın hiç birşey olmamış gibi sofrana oturmamı bekledin söyle beni sevmen için ne yapmalıyım" dedim ve ağlamya başladım içim dışıma çıkana kadar ağlıyordum dizlerimin üstüne çöktüm amcam 7 yılda ilk defa dokundu bana şaşırsamda içinde bulunduğum buhrandan k detaya takılamadım ağlamam bir iç çekişe dönüşene kadar sırtımı sıvazladı bu anın bitmemesini istesemde dizlerimin ağrısı kalkmamı söylüyordu kendime gelip ayağı kalktığımda amcam beni kucağına alıp koltuğa oturtu" şimdi" dedi " Bu kadar kötü hissetiğini bilmiyordum yaşatığım herşey için özür dilerim lara" Oha .hayal mi görüyordum amcam özür mü diledi benden ben şakın ördek gibi yüzüne bakıp devam etmesi için gözlerimi kırğıştırdım amcam sinyali almış olacakki " Lara ben sevmeyi bilem bir adam değilim bağlanmak bana göre değil benim çok fazla düşmanım var ve sen benim çevreme göre hem masum hemde çok güçsüzsün " Hayır hayır benden vazgeçiyordu beni gönderecekti hemen karşı atağa geçip önünde eğildim. "amca ne olur beni terke etme ne olur beni yetim haneye gönder söz veriyorum uslu olucam sözünden çıkmayacağım ne olur yeterki beni gönderme" amcam yanımda eğildi " Ama bu senin için en iyi yol benim yanımda sevgisiz büyümektense yetimhanede bir çok arkadaşın arasın arasında büyümek daha iyi değil mi" " Beni sevemezmisin hiçmi sevilecek bir yanım yok" Amcam derin bir iç çekti. Bakışları ilk kez o sarsılmaz asker duruşundan sıyrılıp derin bir kederle gölgelendi. Elini tereddütle uzattı, sanki dokunursa kırılacak bir cam parçasıymışım gibi parmak uçlarıyla saçlarımı kulağımın arkasına itti. ​"Mesele senin sevilip sevilmemen değil Lara," dedi, sesi çatallanmıştı. "Mesele, benim gibi bir adamın sevgisinin bir lütuf değil, bir hedef olması. Ben seni sevdiğim an, düşmanlarım senin nefes alışını bir zayıflık olarak kullanacak. Seni bu evde tutmak, seni bir ateş çemberinin tam ortasına hapsetmek demek." ​Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken kafamı hızla iki yana salladım. "Ben o ateşten korkmuyorum! Ben asıl o soğuktan korkuyorum amca. Yetimhanedeki o sessiz odalardan, kimsenin ismimi söylemediği o koridorlardan korkuyorum. Eğer yanımda sen olacaksan, varsın dünya üzerime gelsin. Ben senin yanında güçsüz değil, güçlü olurum. güçlü olmak için elimden geleni yaparım dövüşmeyi öğrenirim beni güçsüzleştirecek ne varsa bana öğretemezmisin" ​"Eğer kalırsan," dedi sesi yeniden o çelik sertliğine bürünerek, "Artık sadece amcasının dizinin dibinde oturan o küçük kız olamazsın. Kendini korumayı, sessizce savaşmayı ve gerekirse en yakınına bile şüpheyle bakmayı öğreneceksin. Bu hayatın geri dönüşü yok, Lara. Emin misin?"emindim herşeyden emindim amcamla şuanlık aramda buzdan duvar olsada beni içten içe sevdiğini biliyordum. yarın ilk dersin hazır ol. dedi ve çıktı... Şimdiki zaman Laboratuvardaki bilgisayar ekranımın ışığı yüzüme vururken, geçmişin o puslu anılarından sıyrılıp amcamın az önceki gizemli telefonuna odaklandım. "İş seyahati" demişti. Ama amcam asla böyle aceleyle, veda bile etmeden gitmezdi. Üstelik Pee Chaiya yanıma gönderiyor olöasıda garipti en azından iyi anlaştığım biri yanımda olacaktı.İstanbul’un karmaşasını arkamda bırakıp kasabaya doğru sürerken zihnimdeki kodlar hızla çalışıyordu. Amcamın o gün bahsettiği o "düşmanlar" yıllar sonra geri mi dönmüştü? Eve vardığımda tarlaların ortasındaki o heybetli binanın ışıkları yanıyordu. Kapıda beliren devasa gölge, Pee Chaiya’nın ta kendisiydi. Gidip hemen boynuna atladım amcamın aksine pee Chaiya oldukça sıcak kanlıydı gerçi ilk tanıştığımızda pekte sıcak nir karşılama olmamıştı Geçmiş Bu konuşma başlangıcı kötü başlasada sonu iyi bitmişti. konuşmadan sonra gün boyu tembellik yapmış yatmıştım akşam olunca yemeğimi yedikten sonra yatmıştım.iyikide yatmışım amcam daha sabah ezanı okunmadan odama geldi elinde bir sopa. o sopa ile beni dürtüp " uyan bakalım bundan sonra sabah bu saate uyanıp antıreman yapacaksın " dedi ben uyku ve uyanıklık arasında kafamı salladım ama gözlerim kapalıymış birden sopa ile yavaşça kafama vurdu" uyan hadi eğer bu test sürecini geçemezsen seni göndereceğim" dedi benim gözler fal taşı gibi açıldı dik durdum ve komutunu bekledim " Git yüzünü yıka ve eşofmanlarını giy ilk iş vücudunu güçlendireceğiz " dedi dediğini yapıp yüzümü yıkadım eşofmanım yoktu ne giyeceğim diye düşünürken yatağımın üstüne amcamın eşofmanın küçük versiyonu vardı sevinçle giydim ve dışarı çıktım amcam Göktuğ arabanın içinde" hadi bakalım koşmaya başla " oysa beraber koşacağımızı düşünmüştüm ikiletmeden değimi yaptım vijdansız adam okula kadar beni koşturmuş tekrar geri döndürmüştü eve geldiğimizde gün aymıştı ben terden sırıl sıklam halde bir adım atacak mecalim dahi yoktu bir an bana işkence ettirip beni kendi isteğimle gitmemi sağlayacak diye düşündüm ama ben pes etmeyi düşünmüyordum hayat ölmemi istemiş inadına yaşamıştım şimdide öyle olacak pes etmeyip güçlü olacaktım .amcamın sesi ile gerçekliğe döndüm okul saatine var odanın şu köşesine geç ben kahvaltıyı hazırlayna kadar dur" dedi dur dediği de öyle basit bir duruş değil ayaklar açık ve dizler bükük tü kollarımı öne doğru uzatmamı istedi ve üstüne sopayı koydu kediside gidip kahvaltı hazırlamaya gitti benmo şekil ne kadar kaldım bilmiyorum oracığa bayılmışım uyandığımda karanlık çökmüştü Geçmiş Göktuğun anlatımı Yetimhanenin o keskin deterjan ve bayat yemek kokan koridorlarında yürürken, botlarımın zeminde çıkardığı yankı bile bana fazla geliyordu. Ben cephelerde, barut kokusunun içinde büyümüş bir adamdım; burası ise sessiz bir mezarlık gibiydi. Yaşayan ama ruhu çekilmiş çocukların mezarlığı. ​Müdürün odasından çıkıp o uzun, dar koridora saptığımda onu gördüm. Köşede, kalorifer peteğinin yanına büzülmüş, sanki dünyanın geri kalanından saklanmak ister gibi küçülmüştü. Diğer çocuklar gürültüyle koştururken o, elindeki eski bir tahta parçasını sıkıca kavramış, boşluğa bakıyordu. ​Yanına yaklaştığımda başını kaldırmadı. Gölgem üzerine düştüğünde bile irkilmedi; sadece o kömür karası, derin bakışlarını botlarımdan yukarı doğru ağır ağır çıkardı. Gözlerinde yaş yoktu. Bir çocukta olmaması gereken o korkunç, donuk bir kabulleniş vardı. Abimin, yengemin, tüm sülalemin kanını taşıyan son sağ kalan hücreydi o. ​"Lara," dedim. Sesim, kendi kulağıma bile bir emir kipi gibi soğuk gelmişti. ​Cevap vermedi. Dudakları mühürlenmiş gibiydi. Müdür arkamdan fısıldadı: "Konuşmuyor beyefendi. O geceden beri tek kelime etmedi. Doktorlar psikolojik diyor..." ​Yere, onun boyuna inecek kadar çömeldim. Dizim yere çarptığında çıkan o sert ses koridorda çınladı. Elimi uzattım ama dokunmadım. Bir askerin bir sivile, bir kurdun bir kuzuya dokunmasındaki o sakıncalı tereddüdü yaşıyordum. Benim ellerim silah tutmaya, harita çizmeye, sert yumruklar atmaya alışmıştı; bu kadar küçük ve kırılgan bir şeyi nasıl tutacağımı bilmiyordum. ​"Ben amcan Göktuğ," dedim, sesimi biraz daha yumuşatmaya çalışarak ama beceremeyerek. "Benimle geliyorsun eve gidiyoruz. Yavaşça elini uzattı. Parmakları buz gibiydi, tıpkı kalbim gibi. O küçük el, avucumun içine sığdığında içimde bir şeylerin yerinden oynadığını hissettim. O an anladım; bu çocuk sadece bir yeğen değil, benim en zorlu görevimdi. Düşmanlarımın zaafı, vicdanımın son kalesiydi. ​Onu yetimhanenin kapısından çıkarıp arabanın ön koltuğuna oturttuğumda, dikiz aynasından ona baktım. Hâlâ susuyordu. Camdan dışarıya, hızla akıp giden dünyaya bakarken sanki ruhu hala o evde Anne babasının soğuk yüzündeydi.Yol boyunca tek bir tıkırtı bile çıkarmadı. Kasabanın uzağındaki o ıssız eve vardığımızda, bahçe kapısını açarken omzumun üzerinden ona baktım. Rüzgar siyah saçlarını savururken, o pusulasız küçük kızın artık benim fırtınalı hayatıma demir attığını biliyordum. ​O gece onu odasına yerleştirip kapının eşiğinde durduğumda, içimdeki o karanlık ses fısıldadı: "Onu korumak için ondan uzak durmalısın Göktuğ. Onu seversen zayıflarsın, o seni severse ölür." ​O andan itibaren aramıza o meşhur buzdan duvarı örmeye başladım. Her tuğlayı, onu benden ve benim dünyamın pisliğinden korumak için koydum. O bana "Günaydın" demeye çalıştıkça, ben "Eğitimin ne durumda?" diye sordum. O bana sarılmak istedikçe, ben "Duruşun yanlış, dik dur," dedim. ​Çünkü biliyordum; benim gibi adamların sevgisi, sevdiklerini yakıp kül eden bir ateştir. Ben onu yakmak değil, o ateşin içinde erimeyen bir çelik haline getirmek istiyordum. Göktuğdan şimdiki zaman Yıllar geçti. Lara şimdi İTÜ’de bir siber dâhi oldu. Benim dünyamdaki tozlu kabloları, o tertemiz kodlarıyla koruyor.ama bilmediği birşey var kablo satmaktan daha sistemli bir iş yaptığım şimdi ona gerçek yaptığım işi anlatsam tehlikeye atmış olurum ancak ben öldüğümde varisim olarak bu işe adım atabilir şuan beni öldürmek isteyen çok ama açıktan yapamazlar çünkü benim ölmem hiç kimsenin işine gelmez ben ne iş mi yapıyorum babam benim Yüzümden ölmeden önce Askerdim ama babam öldükten sonra bir örgüte katıldım intikamım için bu örgüt bir çok ülkelerden bir araya gelmiş paralı askerler ben türk silahlı kuvvettini bıraktığımda bu örgütün başkanı yanıma gelmiş onlar için çalışmamı istemişlerdi tek şartım ailemin intikamını almaya yardım edeceklerdi gençliğin verdiği buhranla bu teklifi kabul etmiş elimi kirletim bu örgütten tam ayrılamadım ama sahadan çekildim tam çekildim zamanlarda abim ve yengemin öldürüldüğünü öğrendim başkanla konuştuğumda bu işin onlarla alakalı olmadığını söyledi. bende inanmış gibi yaptım ama alttan alttan araştırıyorum bugünde onun için Seyahate çıkıyorum çünkü önemli bir ipucu yakaladım.Larayı arayıp seyahate gittiğimi tek güvendiğim ekibimden dostum Pee Chaiya konuşup Laraya gözkulak olması için gönderdim çünkü düşmanım boşluğumu yakalayıp ölfürmesede Laraya zarar verebilirdi.Lara benim herşeyim benin soğuk kalbimi ısıttı bu çok zordu ama başardı.başlangıçta pes etsin diye uğraştım ama o pes etmedi Lara'nın o diz çökmüş, titreyen hali... O an içimde bir yerlerde yıllardır kilitli tuttuğum o ağır kapının menteşeleri gıcırdadı. Onu yetimhaneden aldığım gün kendime bir söz vermiştim: Onu bu karanlığa bulaştırmayacaksın Göktuğ. Ama hesaplamadığım bir şey vardı; çocuk kalbi mantıkla değil, şefkatle beslenirdi. Ben ona güvenli bir kale inşa ettiğimi sanırken, aslında onu soğuk bir hücreye hapsetmiştim. Geçmiş Göktuğun anlatımı Ona arkamı dönüp depoya her gidişimde, aslında ondan değil, kendimden kaçıyordum. Lara’nın "Günaydın amca" diyen sesi, bu evin içinde duyduğum tek insani sesti ve ben o sesin bir gün bir çığlığa dönüşmesinden ölesiye korkuyordum. Beş yıl boyunca ona ördüğüm o buzdan duvarlar, bu sabah ilk kez çatladı. Kilometrelerce yolu o küçücük boyuyla, sırf bana inat, sırf "buradayım" demek için yürümesi... İçimdeki o sert kayayı yerinden oynatan şey buydu. ​Ağlayarak dizlerinin üzerine çöktüğünde, göğüs kafesimin daraldığını hissettim. Ben operasyonlarda, çatışmalarda soğukkanlılığını yitirmeyen adam, bir çocuğun hıçkırıkları karşısında darmadağın olmuştum. Yanına eğilip sırtına dokunduğumda elime çarpan o titreme, benim en büyük başarısızlığımdı. Mesele senin sevilip sevilmemen değil Lara..." ​Bu cümleyi kurarken aslında kendi idam fermanımı imzalıyordum. Onu sevdiğimi itiraf etmek, onu hedef tahtasının tam ortasına koymaktı. Benim dünyamda sevgi, düşmanın elindeki en keskin bıçaktır. Eğer birini seviyorsan, zaafın var demektir. Ve benim zaafım, şu an önümde gözyaşı döken bu masum kızdı. ​Bana bakıp, "Ben o ateşten korkmuyorum! Beni güçsüzleştirecek ne varsa bana öğretemez misin?" dediğinde, gözlerindeki o hırslı pırıltıyı gördüm. Kendi sonunu bile bile ateşe yürüyen bir kelebek gibiydi. O an anladım; onu korumanın yolu uzak durmak değil, onu bir silaha dönüştürmekti. Madem gitmiyordu, madem bu cehennemde benimle yanmayı göze alıyordu; o zaman ona yanmamayı değil, ateşi yönetmeyi öğretecektim. ​"Yarın ilk dersin, hazır ol." ​Sesim bir komutan gibi sert çıksa da, odadan çıkarken ellerimin titremesini gizlemek için yumruklarımı sıktım. Onu kucağıma alıp koltuğa bıraktığımda hissettiğim o hafiflik, aslında omuzlarıma binen tonlarca yükün başlangıcıydı. Artık o sadece yeğenim değil, benim hayatta tutmak zorunda olduğum en kıymetli askerimdi. ​Kendi kendime mırıldandım koridorda yürürken: "Affet beni küçük kız. Seni korumak için, önce senin o masumiyetini ellerimle öldürmem gerekecek." Gece gözüme uyku girmedi. Salondaki koltukta oturup duvardaki saatin tik taklarını saydım. Bir yanım "Yapma Göktuğ, o daha bir çocuk, bırak çocuk kalsın" diyor, diğer yanım ise dışarıdaki kurtların nefesini ensemde hissediyordu. Eğer Lara benimle kalacaksa, bir "av" olamazdı. Avcı olmayı öğrenmeliydi. Ve avcı eğitimi, merhametin bittiği yerde başlardı. ​Şafak sökmeden, zifiri karanlıkta odasına girdim. Elimdeki eğitim sopasıyla onu dürterken kalbim sızladı ama yüzüme o sarsılmaz maskemi taktım. ​"Uyan bakalım... Bundan sonra sabah bu saatte uyanıp antrenman yapacaksın." ​Yarı baygın haliyle kafasını salladığında, ciddiyetimi anlaması için sopayla hafifçe kafasına dokundum. Ona "Seni gönderirim" dediğimde gözlerinde gördüğüm o korku ve aynı zamanda uyanan o direnç... İşte bana lazım olan buydu. Korkuyu yakıta dönüştürmeyi öğrenmeliydi. ​Yatağının üzerine bıraktığım o küçük eşofman takımını giyip dışarı çıktığında, aslında ne kadar zayıf ve korunmasız göründüğünü bir kez daha fark ettim. Ama geri dönüş yoktu. Ben direksiyonun başına geçtim, o ise soğukta koşmaya başladı. Dikiz aynasından onu izlerken her adımında ciğerlerinin nasıl yandığını biliyordun. Okula kadar, sonra tekrar eve... Normal bir insanın pestilini çıkaracak o mesafeyi, o küçük bacaklarıyla inatla tamamladı. Pes etmesini bekledim, "Amca yapamıyorum" demesini umdum belki de... Ama demedi. Ter içinde, titreyerek karşıma dikildiğinde içimden "Aferin kızım" dedim ama dışıma sadece sert bir komut çıktı. ​Onu mutfağın köşesine, at binicisi duruşuna (ma bu) diktim. Kollarını uzatıp sopayı üzerine bıraktığımda, omuzlarının nasıl titrediğini görüyordum. ​"Ben kahvaltıyı hazırlayana kadar burada dur." ​Mutfağa geçtim. Kahvaltı hazırlamak bahaneydi, sadece o titreyen halini görüp pes etmemek için gözünün önünden çekilmem gerekiyordu. Tavayı ocağa koydum ama ellerim buz kesmişti. Dakikalar geçiyordu. İçeriden hiç ses gelmiyordu; ne bir şikayet, ne bir inilti. Bir ara sessizlik iyice uzayınca şüphelendim. Geri döndüğümde... ​Lara, omuzlarındaki sopayla birlikte oracığa yığılmıştı. ​Onu kucağıma aldığımda tüy gibi hafifti. Yüzü bembeyaz kesilmiş, alnındaki terler kurumuştu. Onu yatağına yatırırken kendime küfrettim. "Dozunu kaçırdın Göktuğ, o daha 12 yaşında" dedim kendi kendime. Ama sonra vazgeçmedim. Akşama kadar başında bekledim. Karanlık çöktüğünde hala uyuyordu. ​Ona bakarken şunu düşündüm: Bu çocuk ya bu eğitimin altında ezilip yok olacaktı ya da dünyanın gördüğü en sert çelikten daha sağlam bir iradeyle ayağa kalkacaktı. Ve ben, onu sevdiğim için, ona karşı dünyanın en nefret edilen adamı olmaya devam edecektim. Çünkü benim sevgim, onu ancak nefretimle güçlendirerek hayatta tutabilirdi. Karanlık çökmüştü. Odanın kapısını aralayıp içeri süzülen soluk ışıkta ona baktım. Yatağında öylece, savunmasız bir serçe gibi yatıyordu. İçimdeki o "amca" tarafı, gidip alnına bir öpücük kondurmamı, "Tamam, bu kadar yeter, seni zorlamayacağım" dememi fısıldıyordu. Ama dışarıdaki dünya bu şefkati gördüğü an bizi paramparça ederdi. ​Maskemi taktım. Merhametimi o kapının dışında bıraktım. ​Elime aldığım o eğitim sopasını sertçe yatağın kenarındaki ahşaba vurdum. Çıkan ses sessizliği bir bıçak gibi kesti. ​"Kalk!" diye gürledim. Sesim odanın duvarlarında yankılandı. ​Lara yerinden sıçrayarak uyandı. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı, nerede olduğunu, neden bayıldığını anlamaya çalışıyordu. Yüzündeki o şaşkınlık ve yorgunluk ifadesi içimi sızlatsa da istifimi bozmadım. ​"Sana 'orada dur' demiştim, 'orada uyu' değil," dedim, sesimi daha da sertleştirerek. "Daha ilk günden vücudun iflas mı ediyor? Bir asker, bir savaşçı bayılma lüksüne sahip değildir Lara. Sen bayıldığında düşmanın sana ayılman için zaman vermez; seni o anda yok eder." ​Zar zor yatağın içinde doğruldu. Bacaklarının titrediğini buradan görebiliyordum. Bir an bana nefretle bakmasını bekledim, "Yeter artık!" diye bağırmasını... Ama o sadece dişlerini sıktı. ​"Hala açsın ve hala güçsüzsün," dedim masanın üzerine bıraktığım bir bardak su ve bir parça kuru ekmeği işaret ederek. "Ziyafet bekleme. Bu gece o kaslarındaki acıyla uyuyacaksın ki yarın sabah o acı sana kim olduğunu hatırlatsın. Yarın sabah ezanından on dakika önce kapındayım. Eğer yine bayılacaksan, eşyalarını topla ve o yetimhanenin yolunu tut. Benim yanımda sadece ayakta kalabilenlere yer var." ​Arkamı dönüp çıkarken duraksadım. Arkamdan bakışlarını üzerimde hissediyordum. ​"Şunu asla unutma," dedim kapı kolunu tutarken, sesim buz gibiydi. "Benim verdiğim bu acı, dışarıdaki insanların sana vereceğinden çok daha insaflı. Şimdi ya o ekmeği ye ve yarın için bilen, ya da pes et." ​Kapıyı sertçe kapattım. Koridorda attığım her adımda kalbim ağırlaşıyordu ama durmadım. Onu kırmalıydım ki, daha sağlam bir şekilde yeniden inşa edebileyim. Kapıyı sertçe kapatıp koridorda yürürken kendi kendime söylendim. "Kuru ekmek mi? Gerçekten mi Göktuğ?" Onu bir asker gibi yetiştirmek istiyorsam, ona bir askerin ihtiyacı olan proteini ve enerjiyi sağlamalıydım. Açlıktan bayılan bir kızdan keskin bir nişancı ya da çevik bir dövüşçü çıkaramazdım. ​Mutfağa geçtim. Tezgahın üzerindeki tencerede az önce hazırladığım, bol etli ve sebzeli o sıcak yemeğe baktım. Yanında da taze sıkılmış bir meyve suyu. Bir süre bekledim, öfkemin ve o sert maskemin biraz soğumasını izledim. Sonra tepsiyle beraber tekrar odasına yöneldim. ​Kapıyı çalmadan içeri girdim. Lara hala bıraktığım gibi, o bir parça kuru ekmeğe bakıyordu. Gözlerinde sadece yorgunluk değil, derin bir hayal kırıklığı vardı. ​Tepsiyi masanın üzerine, o kuru ekmeğin yanına sertçe bıraktım. ​"O kuru ekmeği unut," dedim sesimi biraz olsun yumuşatmadan. "Vücudun şu an bir enkaz gibi. Onu onarmak için kaliteli yakıta ihtiyacın var. Bu yemeğin hepsini bitireceksin. Tek bir lokma bile kalmayacak." ​Lara şaşkınlıkla bana bakarken devam ettim: ​"Benim yanımda kalacaksan, sadece ruhunu değil, bedenini de çelikten yapman gerek. Aç kalarak değil, doğru beslenerek güçlenirsin. Şimdi ye. Bitirdiğinde tepsiyi mutfağa getir ve hemen uyu. Yarın sabah, bugünkünden çok daha ağır olacak. Kasların ağrıyacak, her adımında canın yanacak; ama o yemekteki protein o kasları yeniden inşa edecek." ​Kapıdan çıkmadan önce son bir kez durup ona baktım. O küçük omuzları biraz dikleşmişti sanki. ​"Ve şunu bil Lara... Ben seni aç bırakarak terbiye etmem. Ben seni sınırlarını zorlayarak terbiye ederim. Şimdi o yemeği ye ve gerçek bir eğitime hazır ol." Odada sessizce bekliyordum. Elimdeki eğitim sopasını ritmik bir şekilde avucuma vuruyordum. İçimden, "Acaba pes etti mi? Acaba eşyalarını topladı mı?" diye geçiyordu. Saatime son bir kez baktım. Tam ayağa kalkıp koridora yönelecektim ki, odasının kapısının hafifçe gıcırdayarak açıldığını duydum. ​Duraksadım. Nefesimi tuttum. ​Lara, üzerinde o dünkü bol eşofmanlar, saçlarını sıkıca arkadan toplamış, yüzünde dün geceki o baygınlıktan eser kalmayan bir kararlılıkla mutfağa doğru yürüdü. Beni karanlıkta görmemişti. Adımları hala yorgun ama sarsılmazdı. Buzdolabından bir bardak su aldı, tek dikişte içti ve antrenman ayakkabılarının bağcıklarını sıkılaştırmak için yere çömeldi. ​Karanlığın içinden seslendim, sesim beklediğinden çok daha yakındı: ​"Erkencisin." ​Yerinden sıçradı ama çığlık atmadı. Sadece gözlerini kısıp beni görmeye çalıştı. Bakışları dün geceki o ağlayan kızın bakışları değildi artık; o bakışlarda bir parça buz, bir parça da meydan okuma vardı. ​"Sen gelmeden hazır olmak istedim," dedi sesi hafifçe titreyerek ama geri adım atmadan. ​Yavaşça gölgelerin arasından çıktım. Sopayı omzuma dayadım. İçimdeki gururu maskemin arkasına gömdüm. "Aferin," dedim içimden, "İşte benim kanımı taşıyan kız bu." ​Dışarıyı işaret ettim: ​"Güzel. Şaşırtılmayı sevmem ama bu kez kabul edilebilir bir istisna. Dün sadece koştun. Bugün, ciğerlerin yanana kadar durmayacaksın. Ve bugün... O sopanın yere düşmesine izin vermeyeceksin. Dışarı çık, ısınmaya başla. On dakika sonra arabanın motorunu çalıştıracağım. Eğer ben kapıdan çıktığımda hazır olmazsan, dün geceki yemeği son kez yemiş olursun." ​O hızla dışarı süzülürken arkasından baktım. Artık sadece hayatta kalmaya çalışmıyordu; benimle savaşmaya başlamıştı. Ve bir savaşçıyı yetiştirmenin en iyi yolu, ona savaşacak bir hedef vermektir. O hedef, şimdilik bendim. Laranın anlatımı şimdiki zaman İstanbul'un bitmek bilmeyen trafiği dikiz aynamda silikleşirken, zihnim çocukluğumdaki o ilk dersin yankılarıyla doluydu. "Kendini korumayı, sessizce savaşmayı ve gerekirse en yakınına bile şüpheyle bakmayı öğreneceksin," demişti amcam. Şimdi o "en yakınıma şüpheyle bakma" dersi, bizzat onun gidişiyle test ediliyordu. ​Direksiyonu sıkıca kavrarken, amcamın o aceleci ses tonunu analiz etmeye çalışıyorum. "İş seyahati." Bu kelime bizim sözlüğümüzde genellikle "namlunun ucunda bir mesele var" anlamına gelirdi. Ama beni bu kadar uzağa, kasabadaki o eski, izole eve göndermesi... Bu sadece bir iş seyahati değil, bir tahliyeydi. Beni oyunun dışına, güvenli bir kaleye itiyordu. ​Kasabanın girişindeki tarlaların arasından geçerken, evin o heybetli silüeti karanlığın içinden yükseliyor. Işıklar yanıyor. Amcam yok ama gölgesi orada. ​Arabadan iner inmez kapının önündeki o devasa figürü seçiyorum. Pee Chaiya. Onu görmek, içimdeki o fırtınayı bir anlığına dindiriyor. Amcamın sert, buzdan dünyasının aksine Chaiya, her zaman o çatlaklardan sızan güneş ışığı gibiydi. Gerçi yedi yıl önce, amcamın beni eğitmeye karar verdiği o ilk zamanlarda, Taylandlı bu dev adamın antrenmanlarda canımı ne kadar yaktığını düşününce "sıcakkanlı" kelimesi biraz ironik kalıyor. O zamanlar benim için sadece "vurduğu yerde gül bitmeyen o yabancıydı." Hiç düşünmeden adımlarımı hızlandırıp boynuna atılıyorum. Chaiya, sarsılmaz bir kaya gibi dursa da, o koca elleriyle sırtımı sıvazlarken yaydığı o güven hissi paha biçilemez. ​"Pee Chaiya!" diyorum nefes nefese. "Amcam nerede? Gerçekten ne olduğunu biliyor musun?" ​Beni yavaşça yere bırakıyor. Yüzündeki o her zamanki dingin ama bir o kadar da derin ifadeyle gözlerimin içine bakıyor. Ellerini birleştirip hafifçe eğilerek beni selamlıyor, sonra o aksanlı ama yumuşak sesiyle konuşuyor: ​"Lara... Göktuğ Bey, fırtınanın yaklaştığını söyledi. Sen sadece misafirsin burada, öyle düşünmeni istiyor. Ama biliyorsun..." Bakışlarını karanlık ormana çeviriyor.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD