Her düğünün mutlu yanı vardır. Genellikle sevinenler evlenenler olarak kabul edilir ama bu düğünün en mutlusu hem vicdan azabından kurtulduğunu hem de günahını kefaretini Berçem'e yardım ederek ödediğini düşünen Ferman Ağa'ydı. Davullar, zurnalar çalıyor, insanlar halay çekiyordu. Gelin ve damat henüz gelmemişlerdi ama bekleyen herkes daha heyecanlıydı. Yeni gelen bu gelini görmek için can atıyorlardı. Bir evlat verilmesi için getirilen bu kimsesiz kızı görmek istiyorlardı. Dilleri bu dedikoduyu yapmak için durmadan ağızlarının içinde dönüyordu zira bu düğünün olmasını beklerken Şilan ve gebe kalamayışı hakkında tüm dedikoduları bitirmişlerdi.
BERÇEM
Gelinliği üzerime geçirdiklerinden beridir bu beyazlık bana sadece kefeni andırıyordu. Dedemin sarıldığı beyaz kefenden başka bir şeyi anımsamıyordum. Gözlerimden yaşlar akıyordu ancak elimden hiçbir şey gelmiyordu. Biri benim için karar vermiş ve artık evimin burası, kocamın işe Miran olacağını söylemiş de ben de kabul etmiş gibiydim. Aslında tam olarak da yaşadığım buydu.
Konağın üst katında bir odada öylece tek başıma oturmuş bekliyordum. Bana bir şeyler söylerlerse yapıyordum, ne yapacağımı bilmemenin verdiği bu çaresizlik bana kendimi onların her dediğini uygulamalar yükümlü bir tutsak gibi hissettiriyordu. Tutsak bir gelin... Tutsak bir kuma...
Yerimden kalkmaya bile dermanım yokken bugünü nasıl atlatacaktım ki?
Odanın kapısı açılınca irkilerek oraya doğru döndüm. Zehra Hanım'ın içeriye gelmesini bekliyordum ancak gelen Narin'di. Onu görünce birden bire dermansız olan bacaklarım kendine geliverdi ve ayaklandım. Hızla kapıyı kapattı ve bana doğru koşup sarıldı.
"Buraya gelmene nasıl izin verdiler?" diye sordum telaşla.
"İzin almadım ki! Hem, seni görmek için izin almam mı gerekir yani?"
"Ne bileyim. Buradakiler nasıl hayatlar yaşar onu da bilmem ki. Yanıma ne gelen var ne de giden var. Ne yapacağımı da bilmem. Burada öylece bekliyorum işte."
"Aşağısı pek bir kalabalık vallahi. Arka bahçelerinin bu kadar geniş olduğunu düşünmüyordum doğrusu. Hiç penceren bakmadın mı?"
"Yok, başımı bile uzatmadım o tarafa. Gelen seslerden sonra bakmaya cesarette edemedim."
"Sen de haklısın. Ben bile onca insanı hayatımda böyle bir arada gürültüye konuşurken görmemiştim. Hepsi nasıl birbirini tanıyor ona da şaşkınım ya zaten. Bir kere insanın aklında kalmasının çok zor olması lazım ama bunlar her gördüklerine bin yıllık ahbapmış gibi sarılıyorlar. Gelenlerin içinde de tek fakir olan biziz. Zehra Hanım bizzat davet etmese gelemezdik zaten de..."
"Zehra Hanım mı çağırdı sizi?" diye şaşırarak sordum.
"Ben de çok şaşırdım duyunca. Anneme sebebini sordum, altında bir şey olduğu çok belliydi bana göre. Belki bana yine çok ön yargılı diyeceksin ama zengin aşiretler pek güvenim olmuyor niyeyse."
"Yok, demeyeceğim bu sefer hatta bundan sonra hiç demeyeceğim sana öyle. Geldiğimde beni nasıl karşıladıklarını bile hatırlamıyorum. Hepsinin omzu o kadar dik bir duruş sergiliyorum ki ayaklarımdan başka yere bakamadım. Hangisi kimdir hafızamda pek yoklar."
Narin istemeden gülünce ben de istemeden tebessüm ettim.
"Söylesene, neden davet etmiş sizi? Fatma Teyze söyledi mi sana?"
"Neden olacak? Çok küçük bulmuş seni, yol yordam bilmediğini ama düğünde de seninle uğraşamayacağım fark edince annemi çekip çağırmış. Akşam gelesin de kıza sahip çıkasın, bizi rezil etmesin ele güne karşı demiş. Yani konuk olarak değil de bekçin olarak geldik gibi bir şey. Duyunca çok kızdım doğrusu."
"Beni aşağıda görmelerine kızma ne olursun. Bunu zaten en başından beri biliyorduk öyle değil mi? Görmeye bile gelmediler. İnsan hiç merak etmez mi oğluma kimi alıyorum diye..."
"Vallahi beni sinir eden de budur ya işte! İnsan bir gelin alacağı kıza bakmaya gelir. Konuşur tanışır elbet değil mi? Neyi biliyor neyi bilmiyor bu kadar önem veriyorsa bir görmek ister. Ben anlamadım bu işten bir şey."
"Anlaşılacak bir şey değil zaten, üzerine düşünmene bile lüzum yoktur. Zehra Hanım beni gelini olarak görmez de ondan gelmemiştir bunca zaman. Hiç aklına gelmez mi be Narin? İnsanlar beni, oğullarına bir evlat vereyim diye gelinlerine kuma olarak alırlar sadece. Kimsesiz olmam da işlerine gelir. Hem kendilerini insanlara iyi gösterdiler hem de oğullarına evlat verecek birini aramalarına gerek kalmadı. Kumalığı kabul edecek insan bulmak da zor. Hiç zorlanmadılar. Kader bana kötü davranırken onlara iyi davrandı."
"Neresinden tutarsam tutayım seni elbette ikna edemem ama inan bana bu konağa kuma olmak için bile olsa girmek isteyen birçok kadın gösteririm sana aşağıda. Yerinde olmak isteyen onlarca kız var! Gözümüzde büyüteceğimiz kadar güzel bir şey değil ama nasıl desem bilemem ki... Olabilecek en iyi şey de buymuş gibi geliyor bana artık. Ne olursun dediğimi yanlış anlama, senin kötülüğünü isteyebilecek son kişiyim bunu çok iyi bilirsin. Kırılmayasın da bana."
Narin, karşımda çırpınırken daha fazla kendini anlatmak için ağzını yormasın diye elimi omzuna koydum ve konuşmasını durdurdum:
"Seni ben zaten anlarım kız kardeşim. Dediklerine de kırılmam çünkü ne demek istediğini çok iyi bilirim. Benim halime belki benden çok üzülür ve ayırırsın ama ben daha da üzülmeyeyim ve mutsuz olmayayım diye her şeyi bana iyi tarafından göstermeye çalışırsın. Ne diyeyim ki sana şimdi?"
"İçimi rahatlatasın Berçem, rahatlatasın ki bugün gece evime gittiğimde başımı yastığa koyunca köşe bucak uykumu aramayayım."
"Ne diyeyim de rahatlatayım seni kız kardeşim? Ne duymak ister kulakların söyle ben de sana onu söyleyeyim."
"Miran nasıl biridir? Kocan nasıldır onu de hele bana. Yaşlı mıdır çok?"
"Yok, değildir. Benden büyük orası doğru ancak öyle çok yaşlı değil. Aramızda belki de yedi sekiz yaş ya vardır ya yoktur."
"Gördün mü peki onu?"
Bu soruyla, Miran'ı ilk gördüğüm ana gitti aklım anında. Keskin çehresi, kara gözleri, kara kaşları... Bir erkeğe göre küçük ve şekilli olan burnu, düzensiz sakalı, boyu ve iriliği... Aklımda büyük bir yankı uyandırdı.
"Döndün kaldın, çok mu çirkin yoksa bu adam?"
"Değildir ama..."
"Ama ne?"
"Ne bileyim işte, benden oldukça uzun, benden oldukça iri! Neredeyse iki katım bir adamdan bahsedeyim sana o halde. Birazdan görürsün nasıl olsa."
"Peki karısını gördün mü?"
"O da nereden çıktı şimdi?"
"Aşağıda pek bir dedikodusu döner. Söylediklerine göre güzel, ince belli, kibar bir kadınmış. Şilan'a yazık olacak derlerdi."
"Yazık olanın ben olduğunu bilselerdi böyle konuşmazlardı."
"Deme öyle, onların baktığı yönden bakarsak eğer her şey yolunda giderse şayet yazık olacak olan Şilan'dır. Olur da sana gönlünü kaptırırsa ve bir de evlat verirsen kucağına bu konakta Şilan'ın adının bir önemi kalmaz. Hanım olursun konağa vallahi!"
"Hevesim yoktur ki böyle şeylere, sen de bilirsin. Sakın ve sade bir hayat düşlemiştim hep. Şu gelinliğin şatafatlı bile rahatsız eder beni. Beni benden alıp kendi istedikleri gibi birine dönüştürmek istiyorlar gibi geliyor. Canımı sıkıyor bu durum."
"Bırak da onlar seni kendilerine göre şekillendirsinler. Buna da izin vermek zorundasın Berçem. Burası bizim köy değil, etrafta kerpiçten ya da taştan evler yok. Tek bir inerk ahırı görecek mi gözlerin çıkınca bir bak etrafına, burası onların yeri. Hepsi zengin, hepsi sinsi, hepsi açık arayıp dedikodu yapmak için can atıyorlar. Zehra Hanım'ın sözünden çıkmayasın ve seni şekillendirmesine izin veresin Berçem. Yoksa işin hayli zordur."
Dediklerinde haklılık payı elbetteki vardı ancak ne diyeceğimi ne yapacağımı bilemez bir haldeydim. Ne desem bir çıkmaza sürükleyecek beni.
"Zaten karşı koyacak dermanım da yoktur, karşı çıkmak için sebebim de yoktur Narin. Ne derlerse yapmaktan öteye gidemem. Hem ne diye karşı çıkacağım? Beni kimsesizlikten kurtardılar. Sebebi ne olursa olsun beni Allah bilir hangi felaketlerden ve ne kadar kötü bir gelecekten kurtardılar."
"Böyle düşünmene nasıl sevindim anlatamam kız kardeşim! İnşallah da mutlu bir hayatın olur bundan sonra. Bakarsın evliliğin sürdükçe gönlünüzü birbirinize kaptırırsınız. Nikahta keramet vardır derler."
"Gönül işleriyle işim olmaz benim. Anlamam öyle şeylerden. Hem adamın hali hazır da sevdiği bir karısı var zaten. Ne yazık ki sevdiği kadından bir çocuğu olmuyor. Kadıncağız sırf bu yüzden neye katlanmak zorunda kalıyor şimdi..."
Şilan'a üzülüyor gibi görünsem de aslında içimin yandığı asıl kişi bendim. Kendi halime ağlar, kendi halime üzülür ama yine kendimi kendim avuturdum. Neresinden tutarsam tutayım elimde kalacağını bildiğim için koşulsuz bir teslimiyet içindeydim elbette. Artık, ne olması gerekiyorsa olmasını bekleyecektim.
"Çok uykusuz görünüyorsun Berçem, gece uyuyakalmayasın sakın."
Birden kendime geldim ve Narin'in söylemesiyle birlikte bugünün gecesinde olması gereken gerek gerçeği zihnime bir darbe misali çöktü.
"Ben... Ben o kısmı..."
Kekeleyerek karşısında kalakalmıştım. Benim bunca zaman aklıma gelmediğini anladığında ise ne demesi gerektiğini bilemedi. Tam bir şeyler söylemek için aklındakileri toparlıyorum ki odanın kapısı açılıverdi. İçeriye Fatma Teyze ve Zehra Hanım girmişti. Zehra Hanım, Narin'in benim odamda olduğunu görünce önce kızdı ama bir şey demeden bu tavrı geçip gitti.
"Sen burayı nasıl buldun?" dedi sakince.
"Çok zor olmadı." diyerek yanıtladı Zehra benim yanımdan annesinin yanına doğru geçip gitti.
"Madem yakın arkadaşısın, odadan çıkarken yanında olan sen ol. Birazdan aşağıya bahçeye inecekler. Miran ve Civan sizi bekliyorlar. Biz önden gideceğiz, biraz bekleyip siz de gelirsiniz."
Zehra Hanım'ın talimatlarının hep bu kadar net olup olmadığını düşünmeden edemedim. Gerçekten, bu kadar net ve ketum bir kadın mıydı her zaman? Bu kadınla bir ömrümü aynı konağın içinde mi geçirecektim? Hiç alışkın değildim. Benim ailem hatırladığım kadarıyla çok güler yüzlüydü, dedem de öyleydi. Hiçbir zaman bağırdığını ya da üzgün olduğunu görmemiştim.
Fatma Teyze ve Zehra Hanım odadan çıkarlarken biz de arkalarından çıktım. Kollarımı saran ancak omuzlarımı açık bırakan gelinliğin üzerinde taşların oluşturduğu desenler vardı. Duvağım ve gelinliğimi kuyruğu yerde beni izliyordu. Taşımakta gerçekten zorlandığım açıkça yürüyüşünden belli oluyordu yine de elimden geldiğince bunu fark ettirmemek için kararlı bir duruş sergilemeye çalışıyordum.
İlerlediğimiz koridordan sonra onlar aşağıya inerken, biz merdivenlerin tepesinde kaldık. Civan, bizimle birlikte oradaydı ancak Miran'ı görememiştim. Yeniden başım önümde beklemeye başladım. Kafamı neden kaldıramadığımı kestiremesem de kaldıramıyordum işte. Kimsenin gözünün içine bakamıyordum sebepsizce.
"Birazdan burada olur. Merak etme." diyerek Miran'ı burada olmamasının stresini atmaya çalıştı Civan ancak Narin, biraz fazla sert çıkıştı Civan'a:
"Olur elbet, ne de olsa damat."
"Siz kimsiniz?"
"Kız kardeşiyim."
"Bir kardeşi olduğunu bilmiyordum."
"Öz değiliz zaten. Yakın arkadaşıyım."
"Anladım, zaten öz deseniz çok şaşıracaktım ama bir kardeşi olduğunu duymadığım için değil. Birbirinize hiç benzemediğiniz için şaşıracaktım. O çok sakin duruyor ancak sizin diliniz pek bir sivri gibi."
"Bu küstahlığınıza bakılacak olursa siz de bu ailenin bir yakınsınız sanırım."
"Miran'ı amcasının oğluyum."
"Hiç şaşırmadım doğrusu."
Civan, Narin ile olan atışmasından keyif almış gibi gülümsüyordu ancak bir kızın kendisine böyle davranmasına pek alışkın değil gibi görünüyordu.
Miran'ı ayak sesleri bize doğru yaklaşınca birden hepimiz içinde bulunduğumuz halden sıyrıldı ve normale döndük. Bir anlığına ona bakmak için yeniden önüme eğdiğim başımı kaldırdım ve geldiği yöne baktım. Siyah takım elbisesi, beyaz gömleğini zorlayan vücudu ile bize doğru geliyordu. Bize henüz bakmıyordu ama ağır adımlarla bize doğru ilerliyordu. Gözleri bana çevrildiğinde derin bir nefes aldığımı fark ettim. O an bu nefesin, sadece nefes almak için olmadığını hissettim. Gözlerimiz kısa bir an buluştu, sonra hemen yere indirdim bakışlarımı. Kalbim göğsümde bir davul gibi çalarken, ne düşünmem gerektiğini bilemiyordum. Onun bana bakışı… Sanki yargılayan değil, anlamaya çalışan bir bakıştıı hatta bana acıyan bakışları ben gözlerimi kaçırmadan hemen önce kendini belli etmişti.Yine de kafamda bir şeyleri toparlayıp, bunu bir avuntu saymaktan öteye geçemiyorum. Belki... Bana dokunmazdı...
Miran’ı ilk gördüğüm an düşündüğüm gibi, o hem ürkütücü derecede güçlü hem de garip bir biçimde kendine çeken bir görüntüye sahipti. Onu tanımak için insanların can atacağı bir sakinliği var gibiydi üzerinde. Giydiği siyah takım elbise, geniş omuzlarını ve güçlü duruşunu daha da belirginleştiriyordu. Ancak ne kadar iri olursa olsun, gözlerindeki bir şey –belki de insanın içine işleyen o kara bakışlar– bana karşı yumuşak bir tavır vaat ediyordu en azından ben buna inanmak istiyordum. İçimden bir ses onun sert görünümünün ardında başka bir yüz olduğunu söylese de diğer ses daha güçlüydü; bu adama karşı temkinli olmam gerektiğini hatırlatıyordu. Ne kadar kaçabilirim ki? birazdan kocam olacaktı.
O da beni süzüyor gibiydi. Başım eğik olduğu halde gözlerimi kaldırmak zorunda hissettim. Onun o kısa anlık şaşkınlıkla dolu bakışını yakaladım. Gözleri yüzümde, sonra üzerimdeki gelinlikte gezindi. Kendimi onun bakışları altında adeta çıplak gibi hissediyordum, ama bu rahatsız edici bir durum değildi. Sanki bir an için her şeyi unuttum. Bir şey söylemek istiyordum ama boğazımdan tek bir kelime bile çıkmıyordu. Yüzümde istemsiz bir kızarıklık olduğunu hissediyordum.
Miran ise duraksadı. Narin ve Civan’ı selamlamasına rağmen bakışlarını benden çekmedi. Üzerimdeki sessiz etkisi daha da ağırlaşıyordu. Yüzünde hafif bir şaşkınlık vardı. Bu ifade, sanki beni beklediğinden farklı bulduğunu gösteriyordu.
"Artık gidelim. İmam nikahı için bizi bekliyorlardır. Herkesin hazır olduğunu düşünüyorum."
Civan ve Narin hazır bir şekilde duruşlarını düzelttiler. Miran, koluna girmem için kolunu içeriye doğru büktü. Şaşırarak ona baktım:
"Annem ve babam böyle olmasını istiyorlar." diyerek kendince bir açıklama yapıp bunun kendisiyle bir ilgisi olmadığını açıkça belli edince koluna girdim. Merdivenlerden inerken kokusu burnuma geliyordu. Ferah ve kesinlikle onu yansıtan bir kokuyu bu. Yürümekte zorlanıyordum ve her seferinde ayağımı kaldırmama birlikte gelinlik bana daha da ağır geliyor ve dengesizleşiyordum.
"Çok mu ağır?"
Bu soruyu sormasını beklememiştim ancak sorusuna ona bakmadan kafamı sallayarak onay verdim.
"Biraz sabret, tüm gece yerinden kalkmasan da kimse bunu yadırgamaz. Masaya kadar yürümen yeterli olacaktır."
Hiçbir şey demeden önüne döndü ve zemine ulaştığımız arka bahçeye doğru çıkan tarafa döndük. Karşımızda büyük bir açıldı. Dışarıdaki herkesin uğultusu kapının açılmasıyla sona erdi. Hepsi bizi, beni görmek için pür dikkat bekliyorlardı. Elimde olmadan Miran'ı girdiğim kolunu elimle sıktım heyecandan. Bunu birkaç adım sonra elimin kasılmasından fark ettim ve hemen gevşettim.
"Özür dilerim." dedim çekingenlikle.
"Sorun değil, eğer seni rahatlatıyor daha sıkı sıkabilirsin. Canımı acıtamayacak kadar narinsin."
Bana bakmadan ciddi bir tavırla konuşuyordu. Kapının önüne gelince dışarıya ilk adımımızı attık. Serinleyen hava esince beni kendime getirdi. Sanki biraz uyanmış gibiydim ancak hâlâ çok fazla uykum vardı. Her an uyuyakalabilecek gibi hissediyordum.
Miran'ı yardımıyla masaya ulaştım, oturmam gereken süslü sandalyeyi çekti ve Narin'in gelinliğimi düzeltmesiyle oturdum.
Masanın yanında oturan kişi ise bir nikah memuru değil de bir imamdı. Nikah kıyılması için Zehra Hanım başıma beyaz, kenarları işlemeli bir çember getirdi ve başıma yerleştirdi. Omuzlarımı kapatacak kadar büyüktü.
İmam nikahına daha önce şahit olmasam da sorulan soruların hepsine doğru yanıt verdim. Şahitlerim Civan ve Narin olmuşlardı. Konu mehire geldiğinde ise Miran işi bana bırakmadan kendisi yanıtladı.
"Üzerine bugün takılacak tüm takıları ona mehir olarak veriyorum." dedi.
Zehra Hanım buna şaşırmıştı. Belli ki bunu daha önce hiç konuşmamışlar ancak böyle bir yanıt da beklemiyolardı Miran'dan.
Nikah kıyıldıktan sonra Civan, Miran'ı alıp halay çekenlerin arasına götürdü. Masada yanıma Narin oturdu ve bir müddet ikimiz de hiç konuşmadık. Civan ve Miran gözden kaybolduğunda ancak benimle konuşmaya başlamıştı.
"Nereye kayboldular?" diye sordu.
"Bilmiyorum, neden sordun ki?"
"Bilmem, insanlar laf edebilir diye sanırım."
"Ben ikinci karısıyım, bunu önemseyeceklerini sanmıyorum."
"Şunların sana bakışlarına bir baksana! Senin gibi güzel bir karısı olduğu için Miran'ı ne kadar şanslı olduğunu konuştuklarına eminim. Hayran hayran bakıyorlar güzelliğine! Elbette önemserler."
"Alay etme benimle..."
"Aynaya bir daha ki sefere daha dikkatli bak kız kardeşim. Güzelliğinin farkında bile değilsin!"
Beni ikna etmeye çalıştığı güzelliğimin ardından neden 'bahtı güzel olsun' denildiğini anlamıştım. Gerçekten insanın bahtı güzel olmalıydı, yüz güzelliği bir işe yaramıyordu.
Saatler geçti, Narin beni geceyle ilgili birkaç kez sakinleştirmeye çalıştı ilerleyen saat nedeniyle. Civan ve Miran'ı da ara ara görüyorduk ama Miran her seferinde daha dağılmış ve gamsız şekilde dönüyordu oynayanların arasına. Alkol aldıklarından yürüyüşüne dikkat ettikçe emin oluyordum.
Misafirlerin çoğu takısını takmışlar, tebrik etmişler ve gitmişlerdi. Zehra Hanım ile Fatma Teyze bana doğru gelince o anın geldiğini anladım. Zehra Hanım, yanıma geldiğinde elini omzuma koydu ve geniş gülümsemesiyle konuştu:
"Hadi, artık seni odanıza götürelim."
Tepki bile vermeden yerimden kalktım ve arkalarından yürümeye başladım. Konağın içine girerken kapıda bekleyen bir kadın bana öfke dolu bir şekilde bakıyordu. Zehra Hanım onu fark edince kolundan yakaladığı gibi kendine çekti:
"Odana dön Şilan." diyerek emir verdi. Kuması olduğum kadını ilk kez o an görmüştüm. Bana öfkeyle bakarak adımlarını arkaya doğru attı ve uzaklaştığında arkasını ancak döndü. Koşarak kendi odasına gitti. Zehra Hanım yürümeye devam edince ben de onu takip etmeye devam ettim. Bir yerden sonra Fatma Teyze bizimle gelmeyi bıraktı. Sabah beklediğim odadan daha farklı bir odaya götürüyordu beni. Olduğumuz kattan bir kat daha yukarıya çıktık ve o kattaki tek odaya doğru ilerledi.
"İçeriye gir ve Miran'ı bekle. Duvağını da yüzüne ört."
Kapıyı açtı ve benim içeriye girmem için bekledi. Onu daha fazla bekletmemek için ve onunla daha fazla bir arada kalmamak için odaya girdim.
Loş bir ışıkla aydınlatan odadaki geniş yatak beyaz bir nevresim takımıyla süslenmişti. Yatağın üzerinden aşağıya inen beyaz tüller bu odayı masası gösteriyordu. İçeride aynalı bir makyaj masası, boydan ayaklı bir ayna, açıkta olan ayaklı bir elbise askılı vardı. Yatağın üzerine bırakılan geceliklere ve hemen yatağın yanındaki komodinin üzerine bırakılan yedek beyaz çarşafa gözüm takıldı. Yapılmasını istedikleri oldukça netti...
Berçem, korkuyordu. Hayatta hiç olmadığı kadar korkuyordu çünkü nasıl hissedeceğini ve bugünden sonra kendini her zamanki gibi sevip sevemeyeceğini bilmiyordu. Miran'ın ona nasıl davranacağından bile emin değildi. Şimdiye kadar birkaç kelimeden öteye sohbeti olmayan bu adamla evlenmişti ve bu gece bir birliktelik bekliyorlardı. Miran ise öyle çok alkol kullanmıştı ki kafasında her şeyi netleştirdiğini düşünecek kadar sarhoştu. Gülüşünün altında gizli olan bir düşünce hakimdi zihnine; Berçem'i gelinlikle gördüğü ilk an ve ardından zihnini başka bir düşünce kapladı. Berçem'in kolunu sıkması... Zarif ve narin kızın kendini belli ettiği ve vücudunda ilk kez bir hissi oluşturduğu ilk an. Neden onun hakkında böyle düşündüğü konusunda pek emin değildi ama içindeki bir ses bunu vicdan azabına yormak konusunda oldukça ısrarcıydı. Miran'ın yeni karısından etkilenmediğini düşünmesini asıl sebebi ise Berçem ile ortak bir tecrübesizlikten geliyordu. Nasıl sevebileceklerini, sevmenin nasıl geliştiğini bilmemelerinden gelen bir tereddüttü bu. Bilmedikleri diğer şey ise, önce akla düşer, sonra kalbi yakardı aşk. Birlikte öğrenecekleri çok şey vardı sadece onlar henüz bunu fark etmeyecek kadar az zaman geçirmişlerdi. Artık evlenen bu iki kader tutsağı, geceyi aynı odada ve aynı yatakta geçirmek zorunda oldukları için ikisinin de vücudunu bir heyecan bastı. Görünürde ikisi de bu geceyi yaşamak istemiyordu ancak kaderleri onları tüm gece aynı odada tutacaktı.