Royce'un kollarında kalenin taş merdivenlerini tırmanırken dünya bir uğultudan ibaretti. Başım onun göğsüne yaslıydı; gövdesinin sertliği yüzüme batıyor ama altındaki o muazzam sıcaklık bedenime yayılan soğuk acıyı uyuşturuyordu. Bir İngiliz'in gözyaşları bir İskoç savaşçısının üzerini ıslatıyordu. Bunun ne demek olduğunu biliyordum; zayıflıktı, teslimiyetti. Beni odaya getirip yatağa bıraktığında hareketleri beklediğimden çok daha kontrollüydü. Acıyla karışık bir inilti dudaklarımdan döküldüğünde Royce'un kapıdaki nöbetçilere kükrediğini duydum. "Şifacıyı getirin! Hemen! Kadın olanı gelsin çabuk!" İçeri geri döndüğünde yatağın başında dikildi. Acıdan nefes alamıyordum. Gözlerimi de açamıyordum. "Neden yaptılar bunu?" diye kendine mırıldandığını duydum sinirle ama cevap veremedim. Sesi

