AYDENİZ'E KAÇIŞ

1508 Words
Deniz kokusunu içine çekmek ne büyük nimetmiş insan buna hasret kalınca anlıyordu. Kıyıya yanaştığını hissettiğim geminin içinde koynumda küçük yavru kuşumla birlikte cehennemden kaçmanın verdiği o yorgunluğu sırtımda taşıyordum. Bitmişti. En azından hatırı sayılır bir süre nefes alabilecektik. Kendi memleketimde kendi kasabamda hem bir o kadar bildiğim hem de bilmediğim insanların içinde öylece kaybolacaktık. Kaybolmalıydık. Biraz daha zaman geçti. Biraz daha araya mesafe koydum cehennem ile ama kim bilirdi ki vardığım yerinden de cehennemin başka katı olduğunu? Bende bilemedim. Ben Manolya, elinde hayatının parçalanmış ezilmiş un ufak olmuş zerreleri ile bir zamanlar doğduğum büyüdüğüm nefes alıp yollarında yürüdüğüm bu kasabaya yeniden hayat bulmak için geldim. Belki de sadece kızımın hayatını kurtarmak için bitmiş benliğimle kaçıyordum. ***** Yaklaşan yük gemisi limanda durduğunda sabaha karşı dörttü. Çalışan vinçler, bağıran insanlar, tanıdık ama bir o kadar yabancılaşan şiveleri ve insan kalabalığı. Genç kadın arkasına sığındıkları büyük kasaların kıyısından bakarken gözleri kızarmıştı. Çünkü uykusuzdu. Uyuduğu kısıtlı zamanlarda kabus görüyor ve kızı Amina’yı korkutuyordu. Bunu istemiyordu. Onu daha büyük korkulardan kaçırmışken kendinden de korumalıydı. “Anne geldik mi?” Kızının uyku mahmuru kırık Türkçe’si ile sorduğu soruyla irkilse de soluğunu hafifçe bırakıp göğsündeki kalbini sakinleştirmeye çalıştı. “Geldik kızım birazdan ineceğiz.” “Tamam anne ben çok acıktım. O söz verdiğin susamlı şeylerden alacaksın değil mi?” Amina simitten bahsediyordu. Manolya kızını son üç saattir ara ara uyandığında acıktığını söylediği için indiğimizde sana simit alacağım tadı çok güzel, az daha sabret kızım diyerek oyalamıştı. Şimdi gözlerine bakarken gülümsemeye çalıştı. “Alacağım tabi kızım. Hem de yanına peynir ve meyve suyu da alacağım ki güzelce yiyebil.” Küçük kız “Yaşasın benim kahraman annem” diyerek ellerini çırparken onu hemen tutup bunu engelleyen kadın gözlerini korku ile büyüttü. “Yavaş bebeğim gürültü yapmamalıyız unuttun mu?” Büyük bir suç işlemiş gibi gözleri dolan ve korkan kız çocuğu dudaklarını bükerken “Özür dilerim anne ben unuttum” dedi ama sesi cılızdı. Manolya kendini o kadar kötü hissetti ki evladına bunu yaşattığı için ruhundan nefret etti. Lakin başka çaresi de yoktu. Onların olduğu tarafa doğru ayak sesleri geldiğinde kızına sarılıp nefesini tuttu. Büyük demir kapı aralandığında “Hey, hey size diyorum” diyen kısık sese karşın başını kıyıdan çıkaran Manolya “Buradayız” dedi. Onun da sesi alçaktı ve başka birinin duymaması için insan üstü bir çaba sarf ediyordu. “Beş dakika sonra sizi indireceğim. Yeşil renk bir kamyonete bineceksiniz ve limandan çıkacaksınız. Gideceğiniz yere kadar sizi götürecek. Limandan çıkana kadar sakın kendinizi göstermeyin.” Genç kadın başını salladığında yanına aldığı sırt çantasını omuzlarına geçirdi. Kızını kucağına aldığında hala otursa da onun masum gözlerine bakıp “Birazdan çıkacağız bebeğim” diyerek biraz daha sakin kalmasını sağlamaya çalışıyordu. Sonunda adam gelip onları çıkardığında gecenin karanlığında iki ürkek serçe gizlice limanda bekleyen yeşil kamyonetin arkasına bindiler. Üzerlerine örtülen mavi brandanın altında kıvrılırken temmuz ayının sıcağı fayda etmiyordu. Denizden gelen serin hava iliklerine dolarken kızına biraz daha sıkı sarıldı. Araç hareket ettikçe nefesi kursağında tıkalı kalıyordu. Orada onu neler bekliyor bilmiyordu. Tek derdi kızı ile Faruk Allame’den uzakta olmaktı. Çünkü bıçak kemiğe dayanmamış bıçak kemiği sıyırmış hatta o kemiği parça parça etmişti. Araba hızlandığında yola çıktıklarını anladı. Çok sürmeden araba durduğunda branda çekildi ve kirli sakallı aksak bir adam “Öne gel bacım sabah ayazına donarsınız burada” değince indiler. Öne bindiklerinde Amina kocaman gözlerle sahil yolunu denizi ve gemileri sağ taraflarında olan dağları izliyordu. “Anne, çok güzel burası.” “Evet kızım çok güzel.” Güzeldi. Memleketiydi. Uzak kaldığı yıllar içinde elbette bir şeyler değişmişti ama aldığı koku hep tanıdıktı. İnsanın koku hafızası asla kaybolmuyordu. Yoğun oksijen burun deliklerini yakarken boğazına oturan büyük yumruyu yutamıyordu. Şehir içine girdiklerinde yeşilleri her bir sokağı kaldırım taşını evi taradı. Çok değil altı yıl evvel dolandığı bu sokaklar şimdi onu yabancı gibi görüyor muydu? Kaçtığı cehennemden kurtulmak için köklerine tutunmaya çalışmak onu daha mı yakacaktı yoksa biraz olsun yangınına su mu olacaktı bilmiyordu. Sonunda evin birkaç sokak ötesinde durduklarında “Bacım ben burada sizi indirmeliyim. Şahzadenin sınırlarına giremem. Bundan sonra sende. Para peşin ödendi. Allah yolunuzu açık etsin” diyen adam sote bir yere arabayı çekmişti. Manolya, duyduğu şeyle nefesini tuttu. Şahzade. Bu lakabı duymayalı ne kadar olmuştu. Üç gün? Beş gün? Belki de on? Faruk dilinden düşürmezken unutması mümkün müydü? Asla Şahin Lazoğlu demiyordu. Canını yakmak için her defasında şahzade diyor onu kıvrandırıyordu. Zihni kararırken o dipsiz kuyuya düşmemek için hemen toparlandı. “Tamam abi Allah razı olsun biz gideriz.” Kızı ile indi. Adam basıp gittiğinde o köşe başında sanki anasından doğmuş da kimsesiz kalmış gibi duruyorlardı. Amina, havadaki kokuyu içine çektiğinde kocaman gülümsedi. “Anne, çok güzel kokuyor. Karnım acıktı.” Manolya havayı kızı gibi kokladığında daha önce fotoğrafçı olduğunu hatırladığı dükkanın fırın olduğunu gördü. Mis gibi gevrek simit kokusu sokağı sarıyordu. Kendi de yutkundu. O da açtı ama önceliği kızıydı. Bu nedenle çantasından gözlüğünü çıkardı. Saçlarını açtı ve yüzüne dağıtıp kızının elinden tuttuğu gibi fırına girdi. Sakin ve düz bir tonla simit peynir meyve suyu ve su aldı. Ardından biraz daha yürüdüler. Saat yediyi geçiyordu. İnsanlar sokağa dökülmüş hayat koşturması başlamıştı. Kimse onu tanıyamazdı. O genç kız değildi artık. Yüzünde hemen sağ gözünün kıyısında şakağından yanağının yarısına kadar inen yara izi vardı. Kırılan burnu yüzünden biraz büyük olan burnu küçülmüştü. Teni kavruk değildi. Sürekli kapalı kalmaktan beyazlamış kullanmak zorunda kaldığı ilaçlar yüzünden soluk bir ten rengine sahipti. Saçları sarıya dönüktü gittiğinde. Şimdi ise siyahtı. Kömür karası saçları vardı. Yeşillerinin ışığı sönmüş mezarını kendi içinde taşıyordu. Küçük şirin bir kafenin önünde durduğunda burada oturmak istedi ama aldıklarını burada yiyemezlerdi. O yüzden sahile indiler. Ağaç diplerinden birine çantasındaki küçük ince battaniyeyi serip kızını oturttu. Kendi de oturduğunda ona simidi koparıp koparıp verdi. Tıpkı anneciğinin beslediği kedi yavrusu gibiydi küçük Amina. Peynirle yediğinde gözleri büyüdü. Annesi gibi yeşilleri vardı. Mavi ile karışıktı ama yeşil renk daha ağırdı. “Anne, bunun tadına bayıldım.” “Afiyet olsun bebeğim benim. Meyve suyundan da iç yutman kolay olsun.” Küçük kız bir güzel karnını doyurdu. Arada annesinin ağzına da birkaç lokma simit verdi. Anne kız ilk kez özgürce dışarıda oturup bir şeyler yiyorlardı. Fas da kaldıkları yer onlara aitti ama Faruk o kadar hasta ruhluydu ki başlarında adamlarla dolaşmalarına izin verirdi. Manolya o adam aklına geldikçe geriliyordu. Bir yanı acaba şu an ne yapıyor diyordu? Diğer yanı ise canı cehenneme değip geçiyordu. Ülkeden çıkış yasağı olduğu için peşlerine düşemezdi ama adamları konusunda o kadar emin değildi. Eli sanki yüreğini sıkıyormuş gibi göğsüne gittiğinde hissettiği sızı ile duraksadı. Kızını kucaklarken sararken hissetmiyordu ama kendi dokunduğu an sızı incecik bir yılan gibi boğazına dolanıyordu. Simitler bitmiş köşedeki umumi tuvalette kızının ve kendinin ihtiyaçlarını gidermişti. Ardından sırt çantasını omuzuna takıp kızının elinden tuttuğu gibi evinin yolunu tuttu. Baba ocağının. Altı yılda neler olmuştu bilmiyordu. Kardeşleri ve babası onu nasıl karşılardı hiçbir fikri yoktu. Korkak ama bir yandan da güvenilir liman diye gittiği evin kapısını çalarken evin bile ne kadar değişip büyüdüğü görebiliyordu. Gecekondu gibi olan yer şimdi iki katlı ve lüks denebilecek kadar iyiydi. Kapı açıldığı an gözleri büyüyen kadın üvey annesiydi. Belki de Faruk’tan sonraki en büyük düşmanı. Bir düşmandan kaçarken diğerinin karşısına dikilmek resmen trajik bir sahneydi ama baba ocağından başka gidecek yeri yoktu. Babasına kendini anlatmalıydı. Artık deniz taşmış limanı sular almış o ise okyanusta boğulmuştu. “Manolya.” “Neriman Hanım.” Hanım diyordu çünkü ona hiç anne dememişti. Resmiyeti de babası için koruyordu yoksa yüzüne bakılacak kadın değildi. “Sen, sen neden nasıl geldin? Faruk nerede?” “O yok. Babamın ocağına geldim Neriman Hanım sana hesap mı vereceğim?” O sırada arkada bir erkeğin sesi duyuldu. “Kim o Neriman?” Bu sesin babasına ait olmasını çok isterdi ama değildi. Kapı daha da aralandığında görünen adam babası değil onun yaşına yakın başka bir adamdı. “Hiç kimse değil İdris. Sen geç içeri ben geliyorum.” Manolya’nın kaşları çatıldı. “Ne demek hiç kimse? Kocan Hasan’ın kızıyım. Babam nerede? Bu adam kim? Neriman Hanım neler oluyor?” İdris kaşları çatılmış genç kadına bakarken arkadan başka bir ses “Kim lan o babamın adını anan?” dedi. Bu Mehmet’ti. Kapıda duran kadınla adamı geçtiğinde gördüğü yüzle gözleri büyüdü. “Sen” dedi sadece. Manolya ise gözleri dolarken başını hafifçe omuzuna yatırıp “Mehmet, kardeşim” dediğinde kaşları çatılan delikanlı sert soluklar alıyordu. “Sus. Kes sesini. Sen kimsin de bana kardeşim diyorsun. Yetmiyor bu kapıya elinde piçinle geliyorsun. Gebertirim lan seni!” Manolya kardeşinden işittikleri ile mi yıkılsın yoksa kızının önünde yanağına yediği tokatla yere serildiğine bilemedi. Baba ocağının önünde yerde sırf canlarını korumak istediği kardeşinden yediği tokatla öylece duruyordu. Mehmet durmadı. Ağlayan Amina’ya bile acımadan ablasının saçlarından tuttuğu gibi yüzünü çevirdi ve tükürdü. “Bu kapı para için namusunu iki paralık eden, sözlüm dediği adamı en yakın arkadaşı ile aldatan, orospuluk eden, siktir olup giden, babasının ölümüne neden olan bir pisliği kabul etmez. Git kime kendini yamadıysan onun kapısında al soluğu. Defol elimden bir kaza çıkmadan.” Manolya. Zavallı kadın. Yaralı kadın. Herkesin gözünde paragöz olan fahişe. Sevdasını onun kan kardeşi ile aldatan orospu. Bir sabah tek bir mektupla memleketine veda eden kaçak. Babasının kriz geçirip ölmesine neden olan lanet evlat. Manolya. Kadınların yüz karası. Şahzadenin bitmeyen yarası. Nefreti. İhanetin adı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD