Adam yapmaması gerektiğini biliyordu.
Uzun zamandır yaptığı gibi uzakta durmalı ve sadece izlemeliydi.
Arkadaşlarının kendisine bu kadar sert davranmasını tuhaf bulmuyordu, onlara kızmıyordu bile. Haklılardı. Bir kez onun yüzünden evlerinden kovulmuşlardı. Şimdi verdiği söze rağmen yine onları tehlikeye atacak bir işe kalkışmıştı.
Onu, gözlerinde derin bir kederle gördüğünde kendine engel olamamıştı. Oysa daha kötü hallerde sessizce gölgelerin arasından onu izlediği zamanları hatırlıyordu.
Mutlu, aşık, hüzünlü, aşağılanmış...
Neredeyse her halini izlemiş, bunları ruhunda derin birer yara izi olarak taşımaya başlamıştı ve yok olana kadar -artık bu ne zaman olursa- taşıyacağına da emindi.
Her zaman ona yakın olmak için insanların arasına karışır ve yeni meslekler, yeni insanlar tanır onlar gibi görünmek için elinden geleni yapardı. Bu son zamanlarda yapmaya başladığı bir alışkanlıktı. Ondan önce sadece gölgelerin arasından onu izlerdi.
Bunun ona yettiğini düşünürdü.
Son elli yıla kadar.
Şimdi onunla konuşuyor, gözlerinin içine bakıyordu. Bu durumun kendisini mutlu etmesi gerekirdi ama gözlerinde onu tanımadığını gördüğü her an kürek kemiklerinin ortasına keskin bir acı saplanıyordu. Bu ona kızın kendisini neden hatırlamadığını anımsatıyordu.
Verdiği sözün.
Yaptığı hatanın
Çektiği acıların
Bir anımsatıcısıydı.
Şimdi geri dönülmez bir yola girmişti. Önünü göremiyordu.
Yine de bundan pişman değildi.
****
Gençti. Tanıdık bir cüssesi vardı.
Önce neden bir anda gözlerim ona sabitlenmişti anlamadım. Sonra gencin hızlı olan adımları birden sarsak bir hal almıştı. Sanki her an düşebilirmiş gibi. Etrafıma baktığımda onu benden başka kimsenin fark etmediğini gördüm. Sanki o da bir şekilde benim gibi görünmezdi. Bir an tökezlediğinde düşecek sandığım için yüzümü buruşturdum ama hayır hemen kendini toparladı ama sanki bu onun son kalan enerjisini de alıp götürmüştü. Caddede yolun kenarlarına konulan banklardan birine ulaştığında kendini banka bırakıp başını geriye attı. İşte o zaman sokak lambalarının aydınlattığı yüzünü gördüm.
Sol gözü şiş ve mordu. Dudağı patlamıştı ve yanağında tırnak izi gibi uzunca, kanlı bir iz vardı. Tüm o yaralara rağmen onu tanımıştım. Bu adımlarımın durmasına neden oldu. İnsanlar homurdanarak etrafımda yürürken ben bir heykel kadar hareketsiz bankta oturan gence bakıyordum. Daha bir hafta olmadan onunla üçüncü defa karşılaşıyordum. Kıyafetleri hırpalanmıştı ve onun sağlam bir kavgadan çıktığını anlayabiliyordum. Yüzünü gören bir iki kişi hızla ondan uzaklaşmayı seçmişti. Yaraları canını acıtıyor olmalıydı.
O an önümde iki seçenek olduğunu biliyordum. Ya onu umursamadan yoluma devam edecektim ya da ona yardımcı olacaktım. Onunla arkadaş olma gibi bir derdim yoktu. Ruh hali oldukça karışık olan biriyle iletişimin kurabileceğimi sanmıyordum ve her zaman bir kız arkadaşım olmasını istemiştim. Bu akşam Yeliz'e yardım edebilecekken kendimi geriye çektiğim o an geldi. Doğru an geldiğinde hareket bile edemeyen eziğin tekiydim.
Kararımı vermiştim. Hızla geldiğim yola geri döndüm.
Elimde yaralanmalara için aldığım ilaçlarla onun oturduğu bankın olduğu yere giderken orada olmama ihtimalini düşündüm. Belki de gitmişti. Nedense gitmiş olma düşüncesi içimin rahatlamasına neden oldu. O kadar gergindim ki midem içinde ne varsa çıkarmakla tehdit ediyordu beni. Yine de hayatım buna bağlıymış gibi yürüdüm. Çok geçmeden malum bank görüş mesafeme girdiğinde onun hala orada oturmakta olduğunu gördüm. Artık cadde daha sakindi ve ben onu nasıl bıraktıysam aynı o şekilde duruyordu.
Durmadım.
Aynı hızla devam ederek banka ulaştığımda ona selam vermek için tek kelime etmeden yanına oturup poşetin içinden merhemi çıkardım. Ben yanına oturduğumda o bir an için aynı kalmış sonra da başını çevirerek isteksiz bir şekilde bakmıştı. Sonra beni gördüğünde sağlam olan gözünde şaşkınlık belirdi.
"Demek yine sen," dedi patlak dudağına rağmen gülmeye çalıştı ama bu dudağından çenesine ince bir sızı halinde kan akmasına neden oldu. Üzerinden leş gibi alkol kokusu geliyordu. Bazı geçeler babamın eve geldiğinde koktuğu gibi. Annem sadece şarap içerdi. Öyle ağır parfüm sıkardı ki insanın burnu işlevsizleşirdi.
Peçeteyi hızla dudağına bastırırken "Konuşma," dedim. Eline uzanıp peçeteyi bastırması için parmaklarını dudağına bastırdıktan sonra merhemin kapağını açıp yaralarıyla ilgilenmeye başladım. Gözüne de marketten aldığım buzları koymak için başını hafifçe geriye ittim. Ne yaparsam yapayım tek kelime etmeden yerine getiriyordu. İlaçları alırken nasıl yapmam gerektiğini sorduğum eczacının anlattığı şekilde merhemi sürmeye başladım. Canı yandıysa bile tepki vermedi.
Orada ne kadar süre oturduk emin değildim. Belki birkaç dakika belki bir saat ama tek kelime etmeden onun yaralarını temizleyip sararken kendimle gurur duyuyordum. Tamam konuşmuyorduk ama bir şekilde başka bir insanla bağ kuruyordum. Adını bile bilmediğim biriydi ama o kadar da ince düşünmeye gerek yoktu değil mi? Üstelik onunla başka insanlara göre çok şey paylaşmıştım. Ne kadar hepsi kötü anlar olsa da.
Yüzündeki yaralar tamamlandığında sol elini elime aldım. Parmakları uzundu. Elime göre oldukça geniş olan eline bakarak bile ileri de iri ve güçlü bir adam olacağını görebiliyordum. Şimdi bile yaşıtlarına göre daha kalıplı sayılırdı. Eklemlerindeki yaralara merhem sürerken o bu haldeyse kavga ettiği insan nasıldı merak etmekten kendimi alamadım. Sıcak elini hissederken içimde oluşan tuhaf duyguya anlam veremiyordum. Belki de ilk defa bir erkeğin elini tutmanın verdiği bir histi. Her ne kadar yaralarını temizlemek için olsa bile. Bu duyguyu umursamadan işimi yapmaya devam ettim. Onun dikkatli bakışları altında bu zor olsa da umursamamaya çalıştım.
Üzerimize yağmur çiselemeye başladığında elinin işi de bitmişti. İlaçları toparlarken hala beni izlediğinin farkındaydım. Bir şeyler söyleyebilirdim ya da ona ne olduğunu sorarak merakımı giderebilirdim ama bunları yapmak istemiyordum. Bu zamana karşılaşmalarımızda hep ben dezavantajlıydım. Ona mahremiyet borçluydum. Bu yüzden ona bir şey sormadım. Eşyalarımı topladım. Ayağa kalktığımda son bir kez ona baktım. O da bana buzu tutmadığı gözüyle baktı. Ardından tek kelime etmeden yanından ayrıldım. Biraz tuhaftı ama oturup konuşacak halde olmadığını görebiliyordum. Evine kadar bırakılacak derecede kötü olduğunu düşünmüyordum. Biraz dinlendikten sonra evine gidebilirdi. İçimden bir ses onun ilk kavgası olmadığını söylüyordu.
Onu ne zaman görsem bir girdaba kapılmak üzere olduğumu hissediyordum. Sonunun iyi bitmeyeceğini bileceğim bir kitap gibi. Onunla yakınlaşmak bana iyi gelmeyecekti sanki. Bunlar benim aptalca korkularım olabilirdi ama bir süre onları dinlemek istiyordum. Hislerime her zaman güvenirdim.
Eğer onunla karşılaşmamız kaderimizde varsa bir daha görüşeceğimizi biliyordum. Sorun bunu isteyip istemediğimdi. Bunun düşüncesi nedense midemin gerilmesine neden oldu. Durağa geldiğimde çok geçmeden otobüste geldi. Kendimi otobüse atıp oradan uzaklaştığımda rahatladığımı hissettim.
Ama aynı zamanda bir huzursuzlukta baş gösterdi.
İçimde bir fısıltı vardı. Onun yanında olmam gerektiğini söyleyen bir fısıltı.
Dinlemedim.
Otobüs beni ondan uzaklaştırırken doğrusunun bu olduğunu kendime birkaç kere tekrarlamam gerekti.
Doğrusu buydu.
Doğrusu buydu.
Uzak kalmak en doğru seçenekti.
Peki o halde neden huzursuz hissediyordum?