Güneş, Mardin’in dikey yamaçlarına kurulu taş evlerin üzerinden çekilirken geriye bakır rengi, ağır bir hüzün bırakıyordu. Avludaki eski dokuma tezgahının gıcırtısı, gün boyu süren koşturmacanın ardından nihayet susmuş, yerini akşam rüzgarının fısıltısına bırakmıştı. Peri, oturduğu tahta sedirde elindeki yazmanın kenarını sıkıca tutuyor, gözlerini karşı duvardaki eski kilim motiflerinden ayıramıyordu. O motiflerin her bir ilmeğinde geçmişin, yaşanmışlıkların ve en çok da bu evde harcanan ömürlerin izi vardı. Şimdi ise o izlere yenileri eklenecekti; hem de hiç silinmeyecek, ömür boyu taşınacak cinsten. İçeriden gelen tencere kapaklarının sesi, evdeki gergin bekleyişi bölen tek şeydi. Mutfakta hummalı bir hazırlık vardı ama bu hazırlık bir bayramın ya da neşeli bir kavuşmanın habercisi değildi; bu, iki farklı hayatın zoraki bir şekilde birleşmesinin, genç bir kızın üzerine çökecek olan o amansız gölgenin hazırlığıydı.
Adımlarının ağırlığından yüreğindeki yükün ne denli büyük olduğu anlaşılan Esma, mutfak kapısının eşiğinde belirdi. Yüzündeki derin çizgiler sadece yaşın değil, bu çatının altında on beş yıldır biriktirdiği gizli acıların, her gece sessizce döktüğü gözyaşlarının birer nişanesi gibiydi. Bakışları, avlunun ortasında adeta bir heykel gibi sessizce oturan Peri’ye kaydı. Genç kadının gözlerinden süzülen tek damla yaş, yanağında kuruyup gitmişti ama bıraktığı iz hâlâ taze görünüyordu. Esma derin bir iç çekti, omuzlarındaki tülbenti düzelterek ağır adımlarla sedire doğru ilerledi. Aralarında ne bir kelime konuşulmuş ne de bir sitem dile getirilmişti; ancak ikisi de aynı kaderin iki farklı ucundan tuttuklarını çok iyi biliyorlardı. Bu ev, artık sadece bir barınak değil, iki kadının ortak yalnızlığını, aynı adama ait olmanın getirdiği o sessiz kahrı paylaşacağı bir zindana dönüşmek üzereydi.
Her şey, bu toprakların değişmez, esnemez ve acımasız kurallarının Karayel konağının duvarlarına çarpmasıyla başlamıştı. Esma, on beş yıl önce bu konağa büyük umutlarla, davul zurnayla gelin gelmişti. Konağın beyiyle evlendiğinde herkes onun talihine gıpta etmiş, Midyat’ın en şanslı kadını ilan etmişti. Ancak zaman, akıp giden nehirler gibi acımasızca ilerlerken konaktaki sessizlik bir türlü bozulmadı. Ne ilk yıl ne de ondan sonraki yıllar konağın avlusunda bir bebek ağlaması yankılandı. Günler ayları, aylar yılları kovaladıkça Esma’nın üzerindeki baskı da bir çığ gibi büyüdü. Kapı arkalarındaki fısıltılar, akrabaların acıyan ya da suçlayan bakışları, en nihayetinde kayınvalidenin "Soyumuzun kurumasına izin vermem, bu konağa bir varis gerek" diyen katı emrine dönüşmüştü.
Esma, gitmediği doktor, çalmadığı şifacı kapısı bırakmamıştı. Dualar etmiş, adaklar adamış, her ay umutla beklediği o acı gerçeğin karşısında odasına kapanıp hıçkırıklara boğulmuştu. Sorun kimdeydi, neydeydi bilinmezdi ama faturanın kesileceği tek bir kişi vardı: Kadın. "Kısır" damgası, bir yafta gibi Esma’nın alnına yapıştırıldığında, kocasıyla arasındaki sevgi bağları da yavaş yavaş aşınmış, yerini ağır bir mecburiyete bırakmıştı. Ve en sonunda o amansız karar verilmişti: Konağa yeni, taze, soyu sürdürecek bir kuma alınacaktı. Esma için bu, yaşayan bir ölüye dönüşmekle eşdeğerdi; kendi elleriyle kurduğu yuvaya, kendi yatağının yanı başına bir başka kadını buyur etmek zorundaydı.
Kaderin bu acımasız çarkı dönerken, o çarkın dişlileri arasında ezilen tek kişi Esma değildi. Birkaç köy ötede, yoksulluğun ve çaresizliğin pençesinde kıvranan bir başka ailede, Peri kendi dünyasında bambaşka hayaller kuruyordu. Peri, henüz on sekizinde, gözleri hayat doluyan, kasabanın lisesini yeni bitirmiş ve öğretmen olma hayalleri kuran gencecik bir kızdı. Ancak onun hayalleri, babasının üzerine çöken kumar borçları ve tefecilerin kapıya dayanmasıyla bir gecede paramparça oldu. Ailenin onurunu, babasının canını kurtarmanın bedeli, Karayel ailesinin sunduğu o "kurtuluş" akçesiydi. Karayeller, borçları kapatacak, karşılığında ise soyunu sürdürecek o genç ve sağlıklı kızı, Peri’yi alacaktı.
Peri için bu teklif, ölüm fermanından farksızdı. Ağladı, yalvardı, annesinin dizlerine kapanıp "Beni o konağa kurban etmeyin, ben okumak istiyorum" diye feryat etti. Ancak törenin ve yoksulluğun hüküm sürdüğü bu topraklarda, bir genç kızın çığlığı dağların sessizliğinde kaybolup giderdi. Babası gözlerinin içine bakıp "Eğer gitmezsen hepimizin sonu olur, kardeşlerin aç kalır" dediğinde, Peri’nin içindeki o neşeli kız çocuğu sonsuza dek sustu. Kendini feda etmek, ailesinin yükünü omuzlamak zorundaydı. Okul önlüğü yerine ona biçilen kuma elbisesini giydiği gün, ruhunu o eski evde bıraktığını hissetti.
İşte şimdi, o düğün görünümlü cenazenin ardından Peri, bu yabancı konağın avlusunda, gelecekteki en büyük yoldaşı ya da en büyük düşmanı olacak kadınla, Esma’yla yan yana oturuyordu. Geleneklerin ve törelerin amansız kuralları, insanların iradesini bir çırpıda yutardı; kimse kimseye ne hissettiğini, kalbinin hangi köşesinin kırıldığını sormazdı. Peri, kendi rızası dışında yazılan bu senaryoda ona düşen rolün, sessizce boyun eğmek ve bu evin "kuma"sı olarak bir erkek çocuk doğurmak olduğunu çok iyi biliyordu. Esma ise yıllarca tek başına hükmettiği, acısıyla tatlısıyla sahiplendiği bu yuvaya bir ortağın gelişini, kocasının bir başka tene dokunacak olmasının verdiği o dayanılmaz sızıyı kabullenmek zorundaydı. İki kadının bakışları havada kesiştiğinde, ne bir nefret ne de bir düşmanlık vardı; sadece birbirini çok iyi anlayan ama durumun çaresizliği karşısında elleri kolları bağlanan iki ruhun sessiz feryadı okunuyordu.
Dışarıda, köyün dar ve taşlı yollarında yankılanan ayak sesleri ile yaklaşan araba motorunun gürültüsü, beklenen o geri dönülmez anın geldiğini haber veriyordu. Zaman, sanki Peri’nin aleyhine işliyor, her saniye göğsündeki sıkışıklığı, kalbindeki ritmi biraz daha artırıyordu. Esma, genç kızın yanına oturdu, elini yavaşça onun titreyen dizine koydu. Bu dokunuş, bir teselliden ziyade, "Ben de geçtim bu yollardan, ben de bu avluda öldüm; şimdi dik durmak zorundasın" demenin sessiz, kelimesiz bir yoluydu. Anadolu'nun bu ücra köşesinde, sisli dağların gölgesinde var olmaya çalışan kadınlar için ağlamak bir lüks, acıya rağmen ayakta kalmak ise hayati bir zorunluluktu. Dokuma tezgahının ipleri gibi, hayatları da başkalarının ellerinde bükülüyor, düğümleniyor ve hiç istemedikleri bir desene dönüşüyordu.
Akşamın karanlığı avluyu tamamen esir aldığında, konağın büyük ahşap kapısının sürgüsü büyük bir gürültüyle çekildi. O ses, Peri’nin yüreğinde bir şeylerin sonsuza dek koptuğunun, eski hayatının kapılarının yüzüne kapandığının ilanıydı. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş, bu evin taş duvarları arasına yeni bir kader mühürlenmişti. İçeri giren adımların sesi yaklaşırken, iki kadın da bakışlarını kapı eşiğine, onları bu kadere mahkum eden güce doğru çevirdi. Esma’nın gözlerindeki o katı ama içten içe kanayan ifade, Peri’nin çaresiz bakışlarıyla birleşti. Gece, bu evde saklanan gizli acıların, doğmayan çocukların ve feda edilen gençliklerin üzerine örtülürken, her iki kadın da kendi içsel dehlizlerinde, hiç bitmeyecek olan o uzun, sancılı ve ortak yalnızlığın ilk sayfasını açtıklarını biliyorlardı.