SAVAŞ:
Rüzgâr çadırın kumaşını hışırdatırken, ben gözlerimi tavana dikmiş öylece yatıyordum.
Uyuyamıyordum. Ne zaman onu görsem, aklım darmadağın oluyordu. Motorla karargaha girişini düşündüm. Kaskı çıkarırken o savrulan saçlarını… Sırtındaki montun altına gizlenmiş, ama içinden taşan o gücü…
Gözümün önünden gitmiyordu.
Zihnimde bir şeyler çatırdıyordu.
Her zamanki kontrolüm, bu defa beni taşıyamıyordu. Bir iç çekişle battaniyemi ittim üzerimden. Çıkmalıydım.
Çadırın dışına adım attığımda, ayaz yüzümü yaladı. Ama ondan daha keskin bir şey vardı o gece… Vicdanım.
Ateşin başına yürüdüm. Sonra adımlarımı yavaşlattım. Çünkü oradaydı.
Seher.
Küçük kamp sandalyesine oturmuş, ateşi izliyordu. Alevlerin turuncu ışığı, yüzüne bir masal gibi düşüyordu. Yüzü ifadesizdi, ama gözleri… Gözleri susmuyordu.
Bir an durakladım. Geri mi dönsem?
Yoksa o sandalyenin yanındaki boş sandalyeye oturup, nihayet susmak yerine konuşmalı mıydım?
Derin bir nefes aldım. Şimdi konuşmazsam, bir daha hiç konuşamayacağımı biliyordum.
Yanına yürüdüm. Sessizce oturdum. Başını çevirmedi. Yüzü hâlâ alevlerdeydi. Hiçbir şey demedik bir süre.Sadece ateşin çıtırtıları vardı.
Ve biriken yıllar…Çatırdayan anılar.
Sonunda cesaretimi topladım ve konuştum.
“Sana yaptığım her şey için üzgünüm Seher.”
Gözleri alevlerden bana dönmedi. Ama omuzlarındaki gerginlik bir anlık titredi.
“Hangisi için?” dedi. Sesi soğuk değildi.Ama yorgundu. Çok yorgun.
Yutkundum. Bu sorunun ne kadar haklı olduğunu biliyordum.
Hangi biri için?
“O gün… o üniversite bahçesinde seni küçük gördüğüm için mi?
Anneni kaybettiğinde seni en çok ihtiyacın olan anda reddettiğim için mi?
Yoksa burada, sen karşıma çıktığında, seni tanıyıp da hâlâ sustuğum için mi?”
Şimdi başını bana çevirdi. Gözlerinde gözyaşı yoktu ama içinde kurumuş denizler vardı.
“Hepsi için,” dedi.
“Ama en çok beni bir çocuk gibi görüp, beni yok saydığın için.”
Sessiz kaldım. Bu cümle beni yere çaktı.
“O günden sonra Seher öldü Savaş,” dedi.
“Senin çocuksu bulduğun, gözlerinde masumiyet taşıyan o Seher yok artık.
Ben o cümleden sonra kendimi bile sevemedim. Seni affedersem, o kızı da affetmiş olurum. Ama ben henüz o kadına bile sarılamıyorum.”
Yutkundum. Bunu duymaya hazır değildim. Ama duymalıydım. Çünkü onun ne kadar kırıldığını sadece tahmin ediyordum, bilmiyordum.
“Ben o telefonu kapattıktan sonra…” dedi usulca.
“İçimdeki bütün çocukları gömdüm Savaş. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Ve sen bugün bana ne söylersen söyle… Ben o günlerden sonra yeniden inşa ettiğim kadını kolay kolay yıkmam.”
İçimde bir şeyler devrildi. Ona hak vermekten başka elimden hiçbir şey gelmiyordu.
“Biliyorum, geç kaldım,” dedim.
Seher bir süre sustu. Sonra başını yana eğip, ateşe döndü. Yutkundum. Yenildiğimi biliyordum. Ama bu yenilgi hak edilmişti.
“Peki şimdi ne yapacağız?” dedim.
Kafasını yere eğdi derin bir nefes aldı.
“Sen işini yapacaksın. Ben araştırmamı.
Aynı rotada yürüyeceğiz, aynı dağın eteklerinde… ama farklı yollarla.”
Bana bakmadı. Ama varlığımı reddetmedi. Ve bu, şu anlık bana yeterdi.
Ateşin alevleri, gecenin içinden sessizce yükselirken,
İkimiz de geçmişin külleriyle oturduk o gece.
Konuşmamız bittiğinde, ikimiz de sustuk.
Ama bu sefer…
Sessizlik kaçış değil, bir duraklama olmuştu.
SEHER:
Kampın geri kalanı çoktan sessizliğe gömülmüştü. Ateşin çıtırtısı, dağ rüzgârına karışıyor, bazen söndü sanıyor ama yeniden kıvılcımlanıyordu. Tıpkı içimdeki yangın gibi.
Sönmüyor, sadece gizleniyordu.
Gözlerim ateşin alevlerinde, ama aklım gözlerinden kaçırdığım adamdaydı.
Savaş. Bu ismin içimde hâlâ yankı uyandırıyor oluşuna öfkelenmeliydim belki. Ama yapamıyordum. Sadece içimdeki sessizliği dinliyordum.
Üzerime aldığım hırka bile yetmemişti dağ ayazına. Ama tenimin değil, ruhumun üşüdüğünü biliyordum. O yüzden ellerimi ateşe biraz daha yaklaştırdım.
Ve işte o an…
Ayak sesleri.
Sessiz, kararlı, ağır.
Omzumun üzerinden bakmadım. Kim olduğunu hissettim. Çünkü başka kimse böyle susarak yaklaşmazdı bana.
Savaş yanıma geldi.Bir kelime etmeden sandalyeye oturdu. Aramızda bir karış boşluk vardı ama o boşlukta bir ömür sığardı.
Bir şey demedi. Ben de demedim. Ama o ateşin çıtırtısı bile bizim sessizliğimiz kadar gürültülü değildi. Zihnimde, yıllardır kurduğum tüm duvarlar, Savaş’ın suskunluğuyla yeniden çatlamaya başlamıştı.
Sonunda konuştu.
“Sana yaptığım her şey için üzgünüm Seher.”
Bu cümleyi yıllar önce duymam gereken andaydım. Ama şimdi duyduğumda, neyin eksik olduğunu daha iyi anlıyordum.
Zaman. O özür, olması gereken yerde değildi artık.
Başımı çevirmedim.
“Hangisi için?”
dedim. Sesimde hüzün vardı belki ama acındırma yoktu. Sadece bir cevap bekledim.
Belki yılların hesabını alacak bir cümle…
Ve o başladı. Savaş, ilk kez saklamadan, savunmadan konuştu. Her şeyiyle, hatalarıyla, yıkımlarıyla kendini ortaya koydu.
“O gün… o üniversite bahçesinde seni küçük gördüğüm için mi?
Anneni kaybettiğinde seni en çok ihtiyacın olan anda reddettiğim için mi?
Yoksa burada, sen karşıma çıktığında, seni tanıyıp da hâlâ sustuğum için mi?”
Sanki kalbime basarak konuşuyordu. Sanki içimdeki geçmişi tek tek açıyordu önüme.
Ama onun gibi konuşmak kolaydı…
Ben o acıları yaşarken susmuştum.
Gözlerimi ona çevirdim. Alevlerin gölgeleri yüzüne vurmuştu. Eskisinden daha yorgundu belki ama daha gerçekti.
“Hepsi için,” dedim.
“Ama en çok… beni bir çocuk gibi görüp, beni yok saydığın için.”
Bir an içim titredi. Annemin ölümünü hatırladım. O karanlık gün. Toprak, annemin üzerine kapanırken, ben bir ses beklemiştim.
Sadece bir cümle, bir kelime…
Ama onun sesi buz gibi çarpmıştı:
“Beni arama. Seni sevmedim. Hiç sevmedim.”
Gözümden yaş akmadı. Çünkü o gün ağladığım kadar, bir daha ağlamadım zaten.
“O günden sonra Seher öldü Savaş,” dedim.
“Senin çocuksu bulduğun, gözlerinde masumiyet taşıyan o Seher yok artık.
Ben o cümleden sonra kendimi bile sevemedim. Seni affedersem, o kızı da affetmiş olurum. Ama ben henüz o kadına bile sarılamıyorum.”
“Ben o telefonu kapattıktan sonra içimdeki bütün çocukları gömdüm Savaş. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Ve sen bugün bana ne söylersen söyle… Ben o günlerden sonra yeniden inşa ettiğim kadını kolay kolay yıkmam.”
“Biliyorum geç kaldım.” Dedi
Onun gözleri doldu sanki. İlk defa gerçek bir pişmanlık gördüm yüzünde. Ama o pişmanlık ne geçmişi değiştirdi ne de içimdeki taşları eritti.
“Peki şimdi ne yapacağız?” diye sordu fısıltıyla.
Kafamı yere eğdim.
“Sen işini yapacaksın. Ben araştırmamı.
Aynı rotada yürüyeceğiz, aynı dağın eteklerinde ama farklı yollarla.”
Ateşe döndüm yeniden. İçimde kalan son cesaretle susmayı seçtim. O orada kaldı bir süre. Konuşmadı artık. Ama gitmedi de.
Biz o gece Aynı acıyı iki ayrı kalple taşıdık.
Konuşarak değil susarak anlaştık.