Uyku, nedense kampın üçüncü gecesi bana küsmüştü. Yastıkla boğuşuyordum resmen.
“Bu dağda böcekler bile çift olmuş, ben hâlâ yalnızım,” dedim içimden. Çadırdan çıktım. Serin bir geceydi ama yıldızlar beni içten içe ısıtıyordu. Yavaşça ateşin yandığı alana yürürken, onun silüetini gördüm.
Derya. Ateşin başında dikiliyordu. Yüzü yarı karanlık, yarı aydınlık… Tıpkı kalbim gibi. Ona doğru yürüdüm. Ayağım birkaç dal parçasına bastı, ses yaptı. Döndü baktı.
Göz göze geldik.
“Uyku mu kaçtı?” dedi nöbet tonu. Sesi sertti ama altında bir tanıdıklık vardı.Omuz silktim, “Aynen, uyku kaçtı da yakalayamıyorum.”
Bir adım daha attım.
“Ateşin başında biraz oturacaktım. Bana eşlik etmek ister misin?” dedim.
“Ben nöbetteyim Can. Oturamam,” dedi hemen. Cevap netti. Bekliyordum. Ama ben de Can’dım.
“Tamam o zaman… Oturmayalım,” dedim, gülümsedim. “Ayakta kalalım. Hem bak, bu ateş sihirli bir şey. Yanında durunca kalbin konuşuyor.”
Gözleri kısıldı. Sonra sonra bir şey oldu. Gülümsedi.
Benim için yemin ederim, o gülümseme Nobel Barış Ödülü gibi bir şeydi. Zaten Can’ı bir gülümseme ısıtır. Derya’nın gülümsemesi ise içime bahar getirdi.
Yanına yaklaştım. Alevlerin sesi, geceyi usulca kesiyordu. Ve ben, bugüne dek hiç olmadığım kadar ciddi, hiç olmadığım kadar açık bir şekilde konuşmaya başladım.
“Derya… Benim hayatım hep şakayla geçti. Mizah, zırhımdı. Ama… Seni görünce o zırhın yeterli olmadığını fark ettim.”
Başını çevirip bana baktı. Hiçbir şey söylemedi ama bakışlarında bir “devam et” vardı.
“Seninle konuşmak kolay değil. Sen sessiz bir kalenin içindesin. Ben ise bağır çağır gezen bir sokak çocuğuyum gibi… Ama seni tanıdıkça… o sessizliğin altında ne olduğunu merak etmeye başladım. O sessizliğe dokunmak istedim. Seni gülümsetmek… öyle güzel ki. Sanki hayatın bile şaşırıyor o an.”
Derya’nın gözleri buğulanmış gibiydi ama hâlâ dimdik duruyordu.
“Belki senin için sadece bir adamım, geçici, şakacı… Ama ben sana karşı kendimi hiç geçici hissetmiyorum.
Ve Derya…
Ben senden bir şans istiyorum.
Sadece bir tane.
Seni tanımak için, sana dokunmadan önce kalbini öğrenmek için, birlikte susmak için…
Bir şans.”
O an zaman durdu sandım. Alevler bile rüzgârla birlikte kıpırdasa da, kalbim öyle sabit, öyle gürültülüydü ki Derya sessizdi. Bir adım attı bana doğru.
“Seni anlamakta zorlanıyorum Can,” dedi kısık sesle.
“Biliyorum.”
“Bana yaklaşmak kolay değil.”
“O yüzden senden bir adım istedim, yüz adım değil.”
Gülümsedi yine.
“Ve bu gece sanırım o adımı attım.”
Dedi. Ben öylece kaldım. O, hayatımın en güzel cümlesini kurmuştu.
“Peki o zaman,” dedim.
“Bir şans dedim… Başladık bile.”
Birbirimize baktık. Sadece baktık. Ne elini tuttum ne saçına dokundum. Ama o gece kalbini tuttum. Ateşin sesi sürüyordu.
Ama artık o sessizlik, korkutan değil saran bir şeydi.
Uyku… Bazen rüyalara kaçış, bazen gerçeklerden kaçış.Ama bu gece hiçbirimiz kaçamıyorduk.
Derya’yla o ateş başındaki konuşmadan sonra içim biraz hafiflemişti.
Ama bir süre sonra bir silüet yaklaştı.
Sert, iri adımlarla, duruşu bile “asker” diye bağıran o adam: Savaş.
Derya onu görür görmez bir refleksle esas duruşa geçti. Ben içimden “bu kadar disiplin fazla” diye geçirirken, o buz gibi sesini duydum:
“Komutanım, kamp çevresini kontrol etmek için çıkıyorum. Her şey normal.”
Savaş başını salladı. Derya hızlı adımlarla gözden kayboldu. Ve biz ateşin başında yalnız kaldık.
Savaş sessizce kamp sandalyelerinden birine oturdu. Ben de karşısındaki sandalyeyi çekip oturdum. Bir süre sadece ateşin çıtırtısı vardı.
Sonra ben dayanamadım.
“İçinden ne geçiyorsa söyleyebilirsin. Ben sadece eğlenceli değilimdir ha. Gerekirse psikolog moduna da geçerim.”
Bir kaşını kaldırdı. Gülümsedi mi? Yok artık.
Evet, belli belirsiz bir şey oldu yüzünde. Gülümseme demeyelim ama kasıldı sanki dudak kenarı. İyiye işaret.
Derin bir nefes aldı.
“Can… Ben hata yaptım,” dedi.
O anda kalbim küt etti. Duygusal olarak bu kadar net konuşan bir Savaş Kılıç? Tarihe not düşülsün.
“Herkes hata yapar,” dedim. “Ben bu sabah Derya’yı uyanmadan önce kahvesiz konuştum, ölüm tehlikesi atlattım. Hatalar konusunu açarsak sabaha kadar sürer.”
Gülmedi. Ama gözleri kısık, dikkatli. Ben şaka yaptıkça onunla ilgilenmediğimi düşündüğü o rahatlığa giriyor. Ve işte orada, döküyor içindekileri.
“Seher beni bir zamanlar çok sevdi. Ben onu o hâliyle kabul edemedim. O zamanlar çocuk gibiydi. Savunmasızdı. Sanki ona dokunsam kırılırdı. Ben ise hep serttim, suskundu. Ona zarar vermekten korktum belki de. Ama yanlış yaptım Can. Onu kırarak, yok sayarak uzaklaştım. Şimdi ise…”
Sustu. Bir an başını ellerinin arasına aldı.
Savaş, o güçlü adam, o dağ gibi adam şimdi geceye karşı savunmasızdı.
“Sanki artık büyümüş ama soğumuş da. Ve en kötüsü, artık bana bakarken o eski ışığı görmüyorum.”
“Sevgiden soğukluğa geçiş,” dedim fısıltıyla. “Tehlikeli bir yol. Ama eğer sevgi gerçekten içindeyse sıcaklık geri dönebilir.”
Bana baktı.
“Bazen düşünüyorum. Eğer o zaman farklı davranmış olsaydım, bugün elimde ne olurdu? Belki bir hayat,belki bir ev,belki Seher’le bir masa başında sabah kahvesi”
“Belki de tüm bunların zamanı şimdi başlıyordur,” dedim.
Savaş başını iki yana salladı.
“Bilmiyorum Can. Ama şunu biliyorum. Onun gözlerine her baktığımda, geçmişte sustuğum her cümle beni boğuyor.”
Ağır bir sessizlik oldu. Alevler, geceye doğru dans ederken ben içimden şöyle dedim:
“Bu adam, kalbinin haritasını kaybetmiş. Ve hâlâ pusulası Seher.”
Sonra yavaşça ayağa kalktım.
“Savaş,” dedim. “Benim şakalarımdan bir tanesi çok kıymetlidir: Her düşen yeniden kalkar. Ama en zor kısmı, kendi elini tutup kalkabilmektir.”
Başını kaldırdı, bana baktı. İlk defa o sert bakışlarda bir yumuşama gördüm. Yorulmuş bir adamdı bu. Ve belki de ilk defa, yükünü biriyle paylaşmanın rahatlığındaydı.
“Sağ ol Can,” dedi.
“İlk defa resmiyetten çıktın, galiba ilerleme var,” dedim gülümseyerek.
Yüzünde bir tebessüm belirdi.O da ayağa kalktı. İkimiz de birbirimize kısa bir selam verdik.Ve gecenin sessizliğine doğru dağıldık.