9.Bölüm – “Çelik Gibi Sabah”

1148 Words
Yeni gün, Hakkâri’nin sabah serinliğini yüzlere vururken başlamıştı. Güneş henüz tam yükselmemişti ama gökyüzü açık, dağların eteklerinden süzülen hafif sis yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Bu sabah, sıradan bir gün olmayacaktı. Ne Can, ne Elif, ne de Seher… kimse tam anlamıyla neyle karşılaşacaklarını bilmiyordu. Ama tek bildikleri şey; artık dönüşü olmayan bir sürecin içine adım atıyorlardı. Elif, büyük sırt çantasını zar zor arabanın bagajına yerleştirdi. Yanında Can vardı, her zamanki gibi enerjikti. “Bunlar ne böyle kuzum? Uzaya mı çıkıyoruz, dağa mı?” diye takıldı. Elif dudaklarını büzerek cevap verdi. “Sen konuşma, sabah sabah vitesin yine beşte Can!” Seher evin kapısını çekerek yanlarına geldi. Üzerinde motor montu, altına dizden korumalı kot pantolon giymişti. Saçları toplanmıştı, gözleri kararlıydı. “Ben motorla gideceğim,” dedi doğrudan. Elif ve Can aynı anda ona döndü. Can kaşlarını kaldırdı. “Ne o? Hollywood aksiyonu mu çekiyoruz? Hani beraber gidiyorduk?” Seher gülümsedi ama bu gülümseme derindi. “Biraz hava almak istiyorum Can. Kafamı toparlamam lazım. Yarım saatlik yol.Sizi takip ederim.” Can başta itiraz edecek gibi oldu ama sonra duraksadı. “Peki… Ama bir şartla. Dağ yolunda bize iki kez korna çal. Yoksa seni timin eline verip kaçarım.” Seher başını sallayıp motorunun yanına yöneldi. Elif, Can’a döndü. “Biliyor musun? O motorun arkasından yürüyen bir kadın varsa onun kimseye ihtiyacı kalmamıştır.” Can iç çekti. “Bana kalsa bırakırım motoru, yürüsün dağa kadar.” Gülüştüler ve yola çıktılar. ⸻ Karargâhın bahçesinde sabah başka bir ciddiyetle başlamıştı. Savaş, içtima alanında kısa bir konuşma yapmış, gerekli brifingleri vermişti. Tim üyeleri hazırdı. Canın arabası karargaha girmişti. Askerler Ellerindeki listelerle Can’ın arabasındaki kamp malzemelerini araçlara yüklüyorlardı. Tuğrul, sırtını bir araca yaslamış gözlerini yola çevirmişti. Yanına yaklaşan Savaş’a, “Seninki gelmeyecek galiba,” dedi sessizce. Savaş cevap vermedi. Gözlerini yere indirdi. Bir yandan içinde garip bir rahatlama, bir yandan sıkışan bir boşluk vardı. “Gelse bile bir şey değişmeyecek” diyordu iç sesi. Ama onun kendini kandırma hali, gerçekliğin sesi kadar kuvvetli değildi. Tam askeri araca yönelmişti ki bir motor sesi yankılandı. Hızla yaklaşan, güçlü bir ses. Bahçeye giren simsiyah bir motosiklet, tozu dumana katarak ilerledi. Direkt Savaş’ın önünde durdu. Ani bir frenle yere düşen tozlar… Motorun üzerinde kasklı bir figür. Savaş’ın gözleri büyüdü. Kaskın vizörü yavaşça kalktı. Önce gözleri sonra dudakları sonra tamamı göründü. Seher. Uzun kirpiklerinin ardında kararlı bakışları vardı. Motorun üstünde oturuşu, nefes kesiciydi. Ve Savaş, belki de ilk kez bir kadını bu kadar güçlü, bu kadar özgür görmüştü. İçinden gelen ses, o ana kadar susturduklarının isyanı gibiydi. “O artık çocuk değil.” Seher, hiçbir şey demeden motorun yan ayağını indirip indi. Kaskı çıkartıp motorun üzerine bıraktı. Uzun atkuyruğu omzundan aşağıya düştü. Savaş, gözlerini kaçırmak istedi ama bakamamak daha zordu. Yutkundu. Sadece bir saniyelik tereddütle önüne döndü. Yüzü ifadesizdi ama gözleri darmadağındı. O an Can, iki elini yana açarak yürüdü. “İşte şimdi oldu! Filmin giriş müziği geldi. Yalnız motoru biraz daha hızlı kullansaydın Seher, Savaş’ın kucağına düşecektin valla!” Tim üyeleri gülüşmeye başlamıştı. Tuğrul da başını öne eğip güldü. Ama Savaş’ın tek kaşı oynadı. Gülmedi. Gülemiyordu. Seher, motorunun arka kısmına bağladığı kamp çantasını askeri araca doğru uzattı. O sırada Savaş araya girdi. “Çantanı timden biri alır. Sen hazırlığını yap.” Seher ona kısa bir bakış attı. Soğuktu. Ama öyle kararlıydı ki Savaş ilk defa bu kadar net anladı: “O eski Seher yok.” Ve onu belki de bu haliyle ilk kez tanıyordu. Tim araca son eşyaları yüklerken, Tuğrul Can’ın yanına sokuldu. “Yolda sohbet edelim mi? Bu ekipte en çok sen konuşuyorsun zaten.” Can hemen atıldı. “Ben konuşmasam siz birbirinizi dağda kaybedersiniz. Ben ortam dengecisiyim!” Elif de araya girip gülümsedi. “Bir de kendi şarkını yazarsın Can: Dağlarda Denge.” Kahkahalar arasında araçlar çalıştırıldı.Yeni bir yolculuk başlıyordu. Ama bu sadece doğanın derinliklerine değil, kalplerin en saklı yerlerine doğru bir yolculuktu. SAVAŞ: Sabah karargâha ilk gelen bendim. Her şeyin kontrolüm altında olması gerekiyordu. Plan, rota, koordinatlar… Tim hazırdı. Her zamanki gibi düzenli, disiplini bozmadan görev bilincindeydi herkes. Ama içim nedense huzurlu değildi. Gelmez sandım. Gelirse içimde tuttuğum o şeyi daha fazla susturamayacağımı biliyordum. Can’ın arabası geldiğinde gözüm Seher’i aradı. Yoktu. Kendime hak verdim: “Bak işte, biliyordum.” Ama kalbimin tam ortasına bir şey battı. Neydi bu? Üzüntü mü? Hayal kırıklığı mı? Rahatlama mı? Sonra o ses motor sesi! İlk başta bir uğultu gibi geldi. Yolun kenarında bir başka aracın geçişidir sandım. Ama o ses gittikçe yaklaştı… Güçlendi. Kulaklarımdan içime işleyen, kalbimin kapısını tekmeyle açan bir şey gibiydi. Sonra… Bahçeye o motor girdi. Simsiyah. Tozun, taşın, hâkimiyetin sesiyle. Direkt önümde durdu. Fren sesiyle birlikte yüreğim durdu sanki. Kasklı bir figür… O an içimde bir şey kıpırdadı ama bastırdım. Görmeyeceğim sandım Ama o vizör kalktı. Ve ben yandım. Seher’di. O gözler…O duruş… O kararlılık… Bu kadın… benim tanıdığım Seher değildi. Tanıyamadım. Ama hissettim. O bendeki izini hiç silmemişti. Sustum. Gözlerimi yere indirdim ama kafamın içi bağırıyordu. “Bu nasıl dönüş kadın? Sen neye evrildin böyle?” Kaskını çıkarıp motosikletin üzerine bıraktı. Göz göze gelmemeye çalıştım. Ama o kadar güzeldi ki… O dik omuzları, rüzgârda salınan atkuyruğu, gözlerinden süzülen o gurur… Bana, “Beni kaybettin,” diyordu. Yüzümü sertleştirdim. Güçsüz görünemezdim. Komutandım ben. Timim önümdeydi. Zayıf olamazdım. Ama içim darmadağındı. İtiraf edemediğim duygularla boğuşurken Can her zamanki gibi girdi araya. “İşte şimdi oldu! Filmin giriş müziği geldi. Yalnız motoru biraz daha hızlı kullansaydın Seher, Savaş’ın kucağına düşecektin valla!” İçimden “Düşseydi de tutardım be!” diye bağırdım ama dilim dönmedi. Sadece bir kaşımı kaldırdım, soğuk kalmaya çalıştım. O sırada çantasını motorun arkasından çıkardı. O an müdahale etmem gerektiğini hissettim. “Çantanı timden biri alır. Sen hazırlığını yap,” dedim. Sesim soğuktu ama içimden geçen, “Elini bile sürme. Yorulmasın o eller,” idi. Bana kısa bir bakış attı. Diken gibiydi. Ne bir gülümseme, ne de öfke… Sadece buz gibi bir boşluk. “Bu kadını ben mi böyle yaptım?” ⸻ Yola çıkarken, arka araçtaydım. Gözüm hep onun motorundaydı. Önde, tozu dumana katarak ilerliyordu. O eski çocuksu Seher gitmişti. Yerine ne geçmişti bilmiyorum ama her halini izlemekten kendimi alıkoyamıyordum. Dağ yolu zordu. Virajlı, inişli çıkışlıydı. Ama daha zor olan, her virajda onunla aynı havayı soluyup ona hâlâ yabancı kalmaktı. Bir mola sırasında yanına yaklaştım. Motorunun yanına çömelmişti, zinciri kontrol ediyordu. “Yorulduysan yer değiştirebiliriz,” dedim. Normal bir teklifti. Ama cevabı buz gibi geldi. “Yorulmadım. Alışkınım. Motorla saatlerce yol yaptım.” İçimden bir cümle yükseldi. “Peki, benimle yaptığın hiçbir yolculukta bu kadar soğuk değildin…” Ama diyemedim. Çünkü artık ona hiçbir şeyi söylemeye hakkım yoktu. Motoruna yaslandı, güneş gözlüğünü taktı. “Yola çıkalım mı komutanım?” dedi alayla. Komutanım… Eskiden “Aşkım, hayatım yada Savaş” derdi. Yumuşak, sıcak, derinden. Şimdi her harfiyle beni boğuyordu. Araca döndüm. Kendimi kaybetmemeliydim. Ama içimdeki adam, o motorun arkasında duran kadına hâlâ çocuk gibi bakıyordu. “Gitme.” Demek istedim. Ama ben sadece “devam” dedim. Yol uzun. Kalp yorgun. Ve bu savaş, dağlardan daha dik bir yokuşa sahipti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD