Gece sever mi gündüzü, hiç kavuşamayacağını bile bile?
Kavuşamazlar çünkü biri, diğeri yok olduğunda var olabiliyor ancak.
Gece bendim, gündüz o. Karanlık bendim, aydınlık o. Ay bendim, güneş o. Tümüyle zıttık. Biz bu kadar zıtken nasıl ortak paydada buluşacaktık? Ondan da önemlisi buluşmak istiyor muyduk? Zıt kutuplar birbirini çeker derler bu bizde geçerli olur muydu? Gecenin bu hayattan hiçbir isteği kalmadığı ortadaydı, peki ya gündüzün? O ister miydi ortada buluşmayı?
İsterdi.
Cemil Alp bana ulaşmayı her şeyden çok isterdi.
Bense adım atmayı yeni öğrenen bir bebek gibiydim. Günlerdir onunla konuşuyordum fakat konu benim özelime, buradaki kalış nedenime, kendime kestiğim cezaya gelince susuyordum. Anlatamıyordum, anlatmak istemiyordum çünkü o buradan çıktığımda hayatımda olmayacak biriydi. O yalnızca benim buradan çıkış biletimdi. Biletimi kullandıktan sonra yırtıp çöpe atmam gerekecekti. Bunu yapabilecek miydim?
Her gün onunla aramızda kurduğumuz bağı güçlendiriyorduk.
Dolayısıyla bu soruya eskisi kadar keskin bir cevap veremiyordum.
Son günlerde ona açıktım. Ne düşünürsem söylüyordum. O da bunun farkındaydı. Hayatıma aldığımı söylediğim andan beri farkındaydı ve bu durumdan fazlasıyla memnundu. Artık açık açık kaçış konusunu söyleme vaktim gelmişti. Erteledikçe, böyle kalmaya devam ettikçe yakınlığımız artıyordu. İkimiz de aramızda bir kapı yok gibi davranıyorduk. Çünkü o ince kapıdan daha kalın bir duvar örmüştüm zamanında aramıza. O duvarı da kendi ellerimle yıkmıştım. Baştaki yıkış amacımı hatırlatmalıydım kendime. Her şey buradan çıkmak içindi, bunu unutmamalıydım. Ama Cemil Alp... Ona bunu nasıl yapardım?
Yatakta uzanmış bunu düşünüyordum. Havanın soğuk olmasına rağmen verdikleri incecik pike üzerimde değildi. Yatağın bir tarafından aşağı sarkıyordu. Üzerimdeki tek şey beyaz pijama takımımdı. Uzun kolluydu ve bu sefer uzun kollarının avucumun içine kadar çekmiş sıkıyordum. Düşündükçe dipsiz bir kuyuya çekiliyordum sanki. Önümü göremiyordum, göremedikçe avuçlarımı sıkıyordum. Gündüzleri elimden geldiğince onu düşünmemeye, planımı düşünmeye çalışıyordum. Çünkü onu, 5 aydır yanımda oluşunu düşünürsem planımda aksama, duygularımda duraksama olurdu. Bunun olmasını istemiyordum. Artık yanan olmak istemiyordum.
Ben fazlasıyla yakmak istiyordum.
İçim ateş dolmuştu. Geceden daha kara bir ateşle.
Gözlerim tavanı kolluyordu, biraz da onun yollarını... Yollarını gözlediğin adama ihanet mi edeceksin Hafsa? Gerçekten bu kadar değiştin mi? Dedikleri gibi canavar mı oldun?
Mecburum.
"Hafsa?"
En büyük ikilemim de geldi işte.
Zaman kavramı yeniden belirdi zihnimde. Saat gecenin 1'i olmalıydı. Sakince yattığım yerden doğruldum. Doğrulurken sırtımda kabuk bağlayan yaralar biraz sızlamıştı ama umursamamıştım. O günün üstünden birkaç gün geçmişti. İkimiz için de konu unutulmuş gibiydi. Hukuksal açıdan ne yaptığıyla ilgilenmiyordum ama beni sürükleyen güvenlik görevlilerinin bahçede benden en uzak köşeye gittiklerini görebiliyordum. Taşkınlık yapsam dahi beni durdurmaya çalışmıyorlardı. Hemşireler dahil herkes tarafından tuhaf karşılanıyordu bu durum. Tek tuhaf karşılamayan bendim. Çünkü işin arkasında onun olduğunu biliyordum.
Yarısı doğallığını koruyan, yarısı hala nefret ettiğim o kızıllığa ev sahipliği yapan saçlarımı sırtımdaki yaraların üstüne savurup, "Efendim?" dedim. Bu verdiğim en kibar cevap olarak yazıldı zihnimize.
"Nasılsın?"
"Kötüden hallice, sen?"
Güldü. "İyiden hallice, çünkü sesini duydum."
Sesimi duymayı seviyor.
Cevap veremedim. Soran yine o oldu. "Ne var ne yok?"
Kaşlarımı çatım. "Aynı sorunun bir başka versiyonu?"
"Ne yapayım, o güzel sesini duymak için ne sorayım, bilemiyorum ki..."
"Bunu sorma," ...Cemil Alp diyecek olduğum an duraksadım. Yutkunup kendi kendimi toparladıktan sonra devam ettim. "İlle de merak ediyorsan cevabımı söyleyeyim. Çokça delilik var, iyi olan hiçbir şey yok."
İç çekti. "Bugün de ağzınızdan bal damlıyor Hafsa Hanım."
"Balın tadını bile unuttum burada."
"İstediğin bal olsun, ben sana getiririm."
Bunu istemiyordum. "Dışarıda kendim alarak yemeyi tercih ederim."
Öncekiler gibi direkt cevap vermedi. Dizlerimi kendime çekip merakla beklemeye başladım. Zeki bir adamdı o. Cümlemin nereye çıkacağını bilirdi. Benim için önemli olan ise bilmesi değil, bildiği şey karşısında vereceği tepkiydi.
"Anlıyorum buradan çıkmak istiyorsun. Anlayamadığım şey bunun için neden çaba sarf etmiyorsun?"
Neden dönüp dolaşıp aynı konuya geliyordu ki? Ruhsal açıdan çöküntüde olduğumu ama akli yetkimi kontrollü şekilde kullandığımı usulünce doktorlara anlatıp beni buradan çıkarmalarını söyleyebilirdim, Cemil Alp'in de istediği buydu. Fakat vaktim yoktu. Ben bunu şu an onlara söylesem beni izlemeye alırlardı, sözlerimin doğrulunu anlamak için gözlem yaparlardı. Bu günlerce sürerdi, benim buna vaktim yoktu. Bir an önce çıkmalıydım buradan. Sabırlı olmaya çalışarak açıkladım bir kez daha. "Sana söylemiştim. Çabaladım. Hiçbir halta yaramadı. Ben de onların istediği çabayı göstermeyi bıraktım artık, isteklerimi kendi bildiğim yoldan elde edeceğim."
"Benim sana sunduğum teklifle elde edeceğini söylüyorsun yani."
"Bu olayı başıma mı kakacaksın?" diye sordum çattığım kaşlarımın altından. "Seni böyle bir şey yapmaya zorlayan olmadı, kendin teklif ettin. Sen olmadan da buradan kaçarım."
Belki kaçabilirim belki kaçamam, orası önemli değil. Önemli olan ona muhtaç olmadığımı bilmesi. Düşsem de kendime, kalksam da. Kimseye muhtaç değilim ben.
"Evet, ben teklif ettim ve ettiğimden pişman değilim. Başına kakacak da değilim, sakin ol. Elbette ben olmasam da kaçabilirsin, kafana koyduğunu tek başına yaparsın. Sana bana mecbursun demeye çalışmıyorum, aksine sana yardım etmeye ne kadar istekli olduğumu göstermeye çalışıyorum. Sana yardım edeceğim. Sen buradan ne zaman çıkmak istediği söyle bana yeter."
Sakin ol. Düzgün düşünebilsem sakin olacağım da. Aklım sürekli bir olaya odaklıydı, diğer konulara tam anlamıyla odaklanamıyordum. Odaklanamadığım için de sakin kalamıyordum. Ancak şu fevri hareketime bir son vermeliydim. Eski ben olmalıydım, bana aşıladıkları öfkeyi zihnimde söküp atmalıydım. Bunun için yapacağım ilk adım buradan çıkmak olacak. "Hemen, şimdi çıkmak istiyorum."
"Şimdi olmaz."
Olsa şaşardım zaten.
"Söylemen yeter demiştin." Yetmemişti ama... "Yalancılık kötü bir huydur."
"Yalan demeyelim de sendeki gerçek cevabı merak ettim diyelim. Hemen isteyeceğini tahmin etmiştim. Yoksa konuyu direkt buraya getirmezdin."
Biliyorum, beni çok iyi tanıyorsun. Analiz ve gözlem yeteneğin harika ama bunlara şimdilik bir ara mı versen Cemil Alp? Teklifinin altını doldurduğunu düşünerek başka bir konuya geçiş yaptım. "Bir planın var mı nasıl kaçacağımla ilgili?"
"Bir planım var, evet. Kaçma işini şimdi yapamayız ama yakında yapacağız. Ben ayarlayacağım her şeyi. Gündüz olacak."
"Gündüz mü?" Başımı iki yana sallayarak sırtımı duvara yasladım kederle. "Sen kaçıl değil, yakalanış planı yaptın herhalde. Gündüz herkesin yakalayacağı anda kaçış planı mı yaptın? Gece karanlığına saklanarak kaçmak varken gündüz milletin gözünün içine baka baka mı kaçacağım? Mümkünatı yok, yakalanırım."
Belki de planı ben yapmalı ona sadece gereken görevi vermeliydim.
Bu mesele çocuk oyuncağı değildi, yıkıp yeniden yapamazdım. Eğer ilk denemede başarısız olursam bir daha başarılı olma şansım kalmayacaktı. Burada artık ne şekilde tutulurdum düşünmek dahi istemiyordum. İşi şansa bırakamazdım. Plan kusursuz olmalıydı ötesi berisi yoktu. Plan kusursuz uygulanmalıydı ötesi berisi yoktu. Bu işten geri dönüşüm de yoktu artık.
Tam yeni plan girişiminde bulunacaktım ki konuşmaya başladı. "Hafsa bilir misin? İnsanlar gözünün önündekini görmezler çoğu zaman. Bir şey aradıklarında önce kuytu köşelere bakarlar. Sonunda bir bakmışlar aradıkları şey diplerinde, gözlerinin önündeymiş."
Evet, genelde böyle olurdu ama konumuz bu muydu?
"Eee?" dedim devamında ne geleceğini merak ederek. "Eesi şu; evet gündüz insanların gözünün içine baka baka kaçacaksın. Hepsi gözünün önündekini uzakta arayan insanlar, seni fark etmeyecekler, fark etseler bile engel olamayacaklar. Aralarından geçip gideceksin. Saklanarak değil, telaşa kapılarak değil. Özgürce, dimdik, gözlerinin içine baka baka, her adımınla ses getirerek çıkıp gideceksin buradan. Arkanda bir iz bırakarak, belki bir harabe... Bunun olmasını istemez misin?"
Cemil Alp öyle şeyler söylüyordu ki sanki benim ne yapmam gerektiğini benden daha iyi biliyormuş gibi. Beni, benden daha çok düşünüyor, önemsiyormuş gibi konuşuyordu. Her şeyi planlıyordu, bana göre planlıyordu hem de. Dedikleri hoşuma gitmişti. İttire kaktıra sokulduğum yerden başım dik özgürce çıkmayı her şeyden çok isterdim. Anlatarak yapabilirdim bunu, kaçarken yapabileceğimi hiç düşünmemiştim. Şimdi o diyordu ki ben senin düşünmediğin ihtimali düşündüm ve gerçekleşeceğini söylüyorum. Gerçekten yapabilir misin bunu Alp?
Çünkü ben böyle gitmeyi her şeyden çok isterim.
"İs.. İsterim tabii," dedim heyecanla. "Ama nasıl olacak?"
"Nasıl olacağı reklamlardan sonra," dedi keyifle. "Şimdi kitap okuma zamanı."
Yüzüme yerleşen heyecan ve mutluluk bir anda solarken burun kıvırdım. "Kitap mı? Şu an kitap okumanın zamanı mı sence?"
"Kitap okurken daha katlanılabilir biri olduğumu söylemiştin."
Ah şu mesele... Gıcıklığına, "Doğru söylemişim," dedim. Oysa gayet alttan aldı. "Tamam işte istediğin gibi katlanılabilir biri oluyorum." Cevabını verdi.
Gözlerimi kısıp kapıya baktım sinirle. Öyle bir bakmıştım ki bu bakışımı görmediğine, kapının arkasında olduğuna şükrederdi. Bakışımı en sade haliyle dile getirdim. "Sinir bozucusun."
"Bir varmış bir yokmuş..."
Resmen beni takmamıştı!
Kurduğu cümle kulaklarıma ulaştığı anda alay ettim. "Ne o bana masal mı okuyacaksın?"
Oysa gayet ciddiydi. "Evet."
"Şaka yapıyor olmalısın!"
"Hayır yapmıyorum ve üzülerek söylüyorum, ses tonunu düşürmelisin. Geçen geceki gibi bir olay yaşamak istemeyiz. O gece ucuz yırttık, lütfen tekrarlanmasın. Hem vaktim de daraldı, kısıtlı zamanda masal okumam en doğrusu olacaktır."
"Madem bu kadar korkuyorsun yakalanmaktan gelmesene," dedi dilim, gönlüm tam tersini söylerken. Onun cevabıysa direkt gönlüme ithafen oldu. "Kendim için korkmuyorum..."
Benim için korkuyor.
Yutkundum ama boğazımdaki yumru gitmedi.
"Her neyse. Seveceğini düşündüğüm bir masal okuyacağım sana, Uyuyan Güzel'i."
Homurdandım yeniden surat asarak. "Yirmi sene önce olsaydı belki." 6 yaşımdayken falan sevebilirdim...
"Masal dinlemenin yaşı yoktur," dedi, derken sesi çok keyifli geliyordu. Resmen bana masal okuyacağı için mutluydu. Keyifliydi. Verdiğim ters cevaplar sinirini bozmak şöyle dursun, keyfini daha çok yerine getirmişti. Ne tuhaf adamdı bu Cemil Alp. "Hadi güzelce yat ve beni dinle. Seni masal okuyarak uyutacağım."
Altı ayın hiçbir gününde bu saatte uyuyamadım, şimdi uyur muyum?
Hı hı, kesin yaşanır bu. "Uyumayacağım."
"Buna masalı bitirdiğimde ben karar vereceğim."
Yok ya?
Pes ederek sesli bir yanıt vermedim ona.
Ses etmediğimde onayladığımı sanmış olacak ki masalı okumaya başladı yeniden. "Bir varmış, bir yokmuş... Çok eski zamanlarda, ülkelerin birinde Kral ile Kraliçe yaşarmış. Yıllar yılı çift hep bir çocuk sahibi olmayı beklemiş durmuş. Sonunda ise bekledikleri gerçekleşmiş. Çift bir çocuk sahibi olmuş. Yeni doğan çocuklarının şerefine tüm halka ziyafet vermişler. Kral verdiği ziyafette bebeğiyle yaşadığı tatlı ekşi deneyimleri anlatıp herkesi güldürüyormuş. Derken konukların bebek Prenses'e hediyelerini verme zamanı gelmiş. Konuklar hediyelerini verdikten sonra sıra Kral'ın özel olarak çağırdığı 12 periye gelmiş. Periler sırayla küçük bebeğin karşısına geçmişler. Onun için iyi dileklerde bulunacaklarmış. 'Benim Prenses'e hediyem Mutluluk,' demiş birinci peri. Konuklar sevinçle alkışlamışlar, Kral'ın ağzı kulaklarına varmış. 'Benim hediyem Güzellik,' demiş ikinci peri. 'Benim hediyem Akıl,' demiş üçüncü peri. Böyle böyle on bir peri hediyelerini tek tek vermişler. Sıra on ikinci yani sonuncu olan periye geldiğinde peri tam hediyesini vermek üzereymiş ki, duyulan gök gürültüsüyle birlikte sarsılmış bütün saray. Kapılar ardına kadar açılmış, içeriye yaşlı bir kadın girmiş ayaklarını sürüye sürüye. Onu gören herkes korkudan gözlerini kapatmış. '13. Peri!' diye bağırmışlar hep bir ağızdan."
Dayanamayıp araya girdim. "Ve on üçüncü peri gelip, su saçmalığa bir son verin demiştir, okuyucu susmuştur, mutlu son."
Güldüğünü işittim. Öyle ki neredeyse kahkaha atacak, herkesi başımıza toplayacaktı. Bir de beni tembihliyordu ses etmeyeyim diye. Çabuk toparlandı. Toparlanır toparlanmazsa dediğime yorum yapmadan masala devam etti. "Kral son periyi sorun çıkaracağını bildiğinden çağırmamış, on üçüncü peri ise ziyafete davet edilmediği için çok öfkeliymiş. Öfkeyle minik Prenses'in kundağının yanına gitmiş. Bebek agu bugu deyip minik elini ona doğru uzatırken peri birden, 'Benim de prensese hediyem, on sekizinci yaş gününde parmağına iğne batar batmaz ölmesi,' demiş iğrenç bir kahkaha atarak. Yine bir gök gürültüsüyle, kötü peri kaybolup gitmiş. Sarayın kapıları gürültüyle kapanmış ardından. Korkunç bir sessizlik kalmış geriye. Kraliçe bebeğinin başına gelecekleri düşünüp ağlamaya başlamış, Kral'ın tüm mutluluğu uçup gitmiş. Tam da o sırada on ikinci peri öne atılmış. 'Ben hediyemi vermedim daha,' demiş yumuşak bir sesle. 'Kötü büyüyü bozamam belki, ama onu değiştirebilirim. Benim hediyem de büyüyü, Prenses'in parmağına iğne battığında ölmesi yerine, yüz yıl uyuması şeklinde değiştirmek olsun o zaman,' demiş."
Dileyecek başka dilek yoktu sanki. Ah şu saçma masallar. Bu zamana kadar dinlemediğim de okumadığım da iyi olmuş.
"Yıllar geçmiş aradan. Bebek büyümüş, sağlıklı, güzel, mutlu ve akıllı bir genç kız olmuş. Kral'la Kraliçe kötü büyüyü çoktan unutmuşlar. Zaten ülke içinde ne kadar iğne varsa, daha Prenses bebekken yok edilmiş, bu yüzden içleri rahatmış. Prenses uzun yıllar güvendeymiş. Fakat tam da on sekizinci yaşına bastığı gün Prenses daha önce hiç fark etmediği bir kapı keşfetmiş sarayda. Kapıyı açmış, kıvrıla kıvrıla yukarı çıkan bir merdivenle karşılaşmış. Merdiven basamaklarını tırmanınca üzerinde altın anahtar bulunan bir kapıya varmış. Merakla kapıyı açmış..."
Kendimi sırt üstü yatağa bırakırken, "Salak Prenses," diye homurdandım. "Ne diye bilmediğin kapıları kurcalıyorsun? Herkes bilir ki böyle gizemli yerlerin sonunun kötü bittiğini..."
Ne? Gerçekten şu an masal mı yorumluyordum ben?
İlk defa bir masal dinlediğimden olabilirdi, nasıl tepki vereceğimi şaşırmıştım.
Cemil Alp homurtumdan habersiz devam etti masal aşkına. "Kapıyı açınca, içerideki küçük odada dikiş makinasını çalıştıran yaşlı bir kadın görmüş. 'Ne yapıyorsunuz öyle?' diye sormuş Prenses. Yaşlı kadın gülümseyerek 'iplik eğiriyorum' demiş ve eklemiş. 'Orada öyle bakıp durma. Gel, bir de sen dene'. Hemen sonrasında da elindeki iğneyi Prenses'e doğru uzatmış. Prenses sorgulamadan iğneyi almış ve o anda olanlar olmuş. İğnenin sivri ucu Prenses'in parmağına batmış, Prenses oracıkta yere yığılıp kalmış. Dışarıda, avluda tavuklar gıdaklamayı kesmiş. Prenses'in köpeği, aşçının kedisini kovalamaz olmuş. Çalışma odasında kızının doğum günü davetiyesini yazmakta olan Kral'ın elinden kalem düşmüş. Mutfaktaki ocaklar sönmüş. Tüm saray Prenses'le birlikte derin uykuya dalmış."
Mayışan vücuduma anlam veremeyerek yattığım yerde huzursuzca kımıldandım. Gözlerimi kapatarak bu işkencenin bitmesini bekledim.
"Yıllar yavaş yavaş akıp gitmiş. Olaydan yüz yıl kadar sonra bir gün yakışıklı bir Prens o civardan geçiyormuş. Uzaklarda dikenli çalılarla kaplı bir yer gözüne ilişmiş. Adamları bu büyülenmiş sarayla ve içindeki Uyuyan Güzel'le ilgili duydukları hikayeyi aktarmışlar ona. 'Ya doğruysa,' diye düşünmüş Prens ve atını dikenli çalılarla kaplı yola sürmüş. Önce çalılardan geçilecek hiç yol bulamamış. Çalılar hem çok sıkmış hem de üstüne tırmanılamayacak kadar dikenliymiş. Bakmış olacak gibi değil, çekmiş kılıcını, yolunu açmak için çalıları kesmeye başlamış. Çalılıkları aşan Prens gördüklerine inanamamış. Her yer bir heykel gibi kıpırdamadan duran hayvanlar ve insanlarla doluymuş. Sarayın içinde dolaşmış. Güneşle aydınlanan pencerelerde tek bir sinek bile vızıldamıyormuş. Hiç kimse kımıldamıyor, hiç kimse cevap vermiyormuş sorularına. Derken kapısı yarı açık bir kuleye varmış. İçeri girmiş, kıvrıla kıvrıla yukarı doğru uzanan bir merdivenle karşılaşmış. Prens merdivenlerin bittiği yerde, tepede altın bir ışık görmüş. Işığa ulaşmak için merdivenleri çıkmış ve kendini ışıklar içinde uyuyan Prenses'in önünde bulmuş."
Durdu, beni yoklar gibi bekledi, devam etti.
Uyuyayazdım.
"Adamlarının anlattıkları hikayenin gerçek olduğunu anlamış. Prens, 'Uyuyan Güzel,' demiş fısıltılı bir sesle. Kızın güzelliğine dayanamamış, eğilip alnından öpmüş bir kez. Prens onu öper öpmez Prenses gözlerini açmış. Onun uyanmasıyla birlikte sarayın mutfağındaki ocak tekrar yanmaya başlamış. Çalışma odasında Kral elinden düşürdüğü kalemi almış ve kızının doğum günü davetiyesini yazmaya devam etmiş. Tavuklar yerdeki buğday tanelerini gagalamaya başlamış. Prenses'in köpeği aşçının kedisini gördüğü yerde peşine takılmış. Kulenin en üst katındaki odada yatan Prenses gözlerini açar açmaz karşısında duran Prens'i görmüş. Yüz yıldan sonra ilk defa dudaklarında bir tebessüm belirmiş. Gülüşünü gören Prens, 'Benimle evlenir misin?' diye sormuş Prenses'e heyecanla. 'Evet!' demiş Prenses ve Prens'i öpmüş. Kral bu güzel haberi alınca muazzam bir ziyafet hazırlatmış. Prens ile Prenses evlenmişler, on üçüncü perinin kötü büyüsü onların aşkıyla bozulmuş. Prenses ve Prens ömür boyu mutluluk içinde yaşamışlar.'
Masal bitti.
Ben de bittim.
Uykuyla uyanıklık arasında gittiğim o anlarda hayal meyal sesini duydum Alp'in. Bana, "Hafsa?" diye seslendiğini işittim. Cevap vermek istedim, veremedim. Uyku beni büyük bir güçle kendine çekmişti çünkü. "Uyuyacağını biliyordum. Eğer uyumuyor olsaydın masalın sonunda 'ilk görüşte evlenme teklifi etmek mi saçmalık!' diye söylenirdin. Şu an Prenses olan senken, Prens'in yerinde olmak isterdim." Derin bir nefes aldı. "Huzurlu uykular, uyuyan güzel."
Ne ben prensesim ne o prens. Ama bir şeyde haklı, bugün gecem huzurlu.
Ve ben o huzurlu gecede ilk defa dinlediğim masal eşliğinde uyuyakaldım.
Cemil Alp bir mucizeyi daha gerçekleştirdi, 6 aydır geceleri uyuyamadığım yerde beni masal okuyarak uyuttu.